An’anelerimize bağlı kalalım
Bir millet, bir toplum; vatanı, dini, dili, tarihi, kültürü, gelenek ve göreneklerine bağlılığı ile milletler topluluğu içinde yaşama hakkı elde eder. Bu vasıfl
Bir millet, bir toplum; vatanı, dini, dili, tarihi, kültürü, gelenek ve göreneklerine bağlılığı ile milletler topluluğu içinde yaşama hakkı elde eder. Bu vasıflar bir toplumu millet yapar, devlet yapar. Vatanı, dini, dili, tarihi, kültürü, gelenek ve göreneği olmayan veya olup da sahip çıkmayan milletler ve toplumlar yok olmaya mahküm olur. Böyle toplumlar aşağılık duygusuna kapılır, taklitçilikten kurtulamaz. Böyle bir toplum içinde yaşayan kişilerde şahsiyetsizleşir.
- Asım Çavuşoğlu
Bu gerçekler herkes tarafından bilindiği içindir ki, bir milleti veya toplumu yıkmak, içinden çökertmek isteyen düşmanlar, o milletin önce dinini, dilini, tarihini, kültürünü, gelenek ve göreneklerini, özellikle gelecek nesillerin rûhundan söküp atmaya, bunların yerine kendi gelenek ve göreneklerini, kendi kültürlerini yerleştirmeye çalışırlar. Yani tam misyonerlik görevini ifa ederler.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, dinine, kendi kültür ve târihine, âdet ve an’anelerine bağlılığı ile ün yapmıştır. Ancak düşmanlarımız da boş durmamaktadır. Azınlığımızın dinine, gelenek ve göreneklerine, kültür değerlerine karşı bağlılığı çok iyi bilindiği içindir ki, bu alanlarda geniş bir faaliyetle karşı karşıya bulunmaktadır.
Özellikle gençlerimizi maddeten ve manen çökertmek için uğraşan karanlık güç odakları, genç aileleri parçalamak için tamamen azınlık mensuplarının yaşadığı yerleşim bölgelerinde batakhaneler, barlar, kumarhaneler açılmasına özen göstermektedirler. Bu noktada kurtuluş yolu olarak, gençlerin yanlış düşüncelerden korunup doğru değerlendirmelere yönelmelerini sağlamaya çalışmak her halükârda yine hane halkından yaşlılara ve anne babalara düşmektedir. Başka ne diyebilirim ki?
İnsanoğlu gerçekten gariptir. Başıboş bırakıldığı zaman bazı ölçüleri kendi kendine koyabilmektedir. Bir zamanlar komşusunun başına gelen felâkete kendisine gelmiş gibi üzülen, acısını dindirmek için elinden geleni yapan insan, bugün “Beni sokmayan yılan bin yaşasın” diyebiliyorsa, bu toplum için bir çöküşün sinyali değil midir?
O yılan bugün sokmuyorsa, bu, ol kişiyi saf dışı bıraktığı için değil. O yılan, eline fırsat geçtiği ilk anda ol kişinin servetini yutacak, ciğerini yiyecek, dünyada da, ahirette de yaramaz hale gelecektir.
Öbür taraftan, toplumumuzdaki yılbaşı günlerinin manzarasına bakarsak, misyonerlerin oldukça başarılı sonuçlar aldıklarını da üzüntü ile görürüz. Görmesine görürüz, hattâ durup seyrederiz de. Kendimizi seviyorsak, milli varlığımızın, bütünlüğümüzün devamını istiyorsak, kendimize dönelim. Başka dinlerin geleneklerini aslâ taklit etmeyelim.
Kendi öz değerlerimize sahip çıkıp, onları yalnız gençlerimiz arasında değil, yaşlılarımızın da arasında canlı bir şekilde yaşatalım. Nesilden nesile gelenek ve göreneklerimizin devamını sağlayalım. Diğer taraftan gençlerimize insanın öz karakterini zedeleyici taklitçilik illetinin tahribatını anlayacakları dilden anlatalım. Taklitçilik, toplumu atalete, tenbelliğe sürükleyen bir hastalık olduğunun üzerinde hiç durduk mu?
Bir başka konu da, bildiğiniz gibi son yıllarda yapılan düğünlerin kahir ekseriyeti köylerde önceden hazırlanmış köy meydanlarında, seyrek de olsa otel salonlarında sazlı – sözlü yapılır iken bazı düğünler de mevlit okutularak yemekli yapılmaktadır. Mevlitler, genellikle köy camiinde okunmaktadır. Ne var ki; günden güne her şeyde olduğu gibi, düğünlerdeki güzel, neşeli ve faydalı adetler de yozlaşmaya hattâ unutulmaya yüz tutmuştur. Meselâ, mevlithanlar, mevlid-i şerifi cami içerisinde okur iken dinleyen cemaat maalesef altı köyden beş kişiyi geçmediler!
Bir başka mevlitte ise, önceleri mevlithanlar sayıca cami içindeki cemaatten daha çoklarsa da, damat tarafının gelmesiyle caminin yüzü güldü.
Şimdi bu noktada insanın sorası geliyor: Bunca kişi neden caminin içerisine girip de okunan mevlid-i şerifi huzur içerisinde dinlemiyor da dışarıda oturmayı tercih ediyor? Burada bir sorun var, ama o sorun ne ve kimden kaynaklanmaktadır? Cami Müslümanların namaz kılmak için toplandıkları yerdir. Acaba bu Müslüman kardeşler, kendi örf – adetlerine sahip çıkmayıp sırt çeviren toplulukların er veya geç dağıldıklarını, benliklerini kaybettiklerini hiç okumadılar mı? Birilerinden hiç duymadılar mı?
Osmanlı’dan beri halen Batı Trakya’da değişik vesilelerle coşkuyla okunmakta olan Mevlid-i Şerif hakkında takınılan tavra değinmek isterim. Üzülerek ifade etmek isterim ki, son yıllarda diğer kültür değerlerimize gösterdiğimiz ilgide yozlaşmalar olduğu gibi, özellikle okunan mevlide, mevlid esnasında okunan kaside, ilâhi ve Kur’an-ı Kerim’e gösterilmesi gereken saygının azaldığını görüyoruz. Cemaatin caminin içerisinde olması gerekirken, dışında sigaralarıyla muhabbetlerine devam etmesi, dini değerlerimizden uzaklaşma değil de nedir? Hele Ukbâya merdiven dayamış kişilerin de bu tür hayâsızca davranışları paylaşmaları manidar değil midir?
Burada diğer bir hatamıza daha işaret etmek istiyorum: Her haliyle tenakuzlar bataklığında bocalayan topluluk olduk. Yarın kıyamet gününde Hz. Peygamber Efendimizin huzuruna vardığımızda hangi yüz, hangi insaf ve hangi ümmetlik gerekçesiyle, “Bize de şefaat et Ya Resûlallah” diyebileceğiz?
Sayın okuyucum, bu şefaat meselesini biraz açalım ve kendimize soralım:
-Tarla sürülmeden ekilir mi?
-Ekilmeden hiç biçildiğini duydunuz mu?
-Arpa ekenin buğday biçtiği görülmüş müdür?
-Gaflet ve meskenet eken, sonunda hüsran biçmez mi?
Öyle ise hayatımız boyunca Kitap ve Sünnete uyup, amel etmemiz gerekmez mi?
Cenab-ı Hak, El-Asr suresini (1 ve 2. ayetleri ) sanki bugün ve bugünün insanları için göndermiş: “Andolsun Asr’a ki, muhakkak insanoğlu kat’i bir hüsrandadır.”
Mevlit kelimesi, “doğum, doğum yeri ve doğum vakti” gibi anlamlara gelir. Kadir, Mi’rac, Regaib, ve Berat gecelerinde veya sünnet, evlenme, ölüm gibi önemli olaylar vesilesiyle yapılmaya başlanmış ve toplumsal geleneğimizde yer alan önemli bir dînî-kültürel öğe olmuştur.
Kur’an bizim bireysel ve toplumsal hayatımızın merkezinde yer alır. Çocuklarımızın doğumunda, ölenlerimizin cenazelerinde, çeşitli merasimlerde hep Kur’an vardır. Bununla beraber her halimizle günahkâr bir cemaat olduk. Şükür yok, küfür çok. Kanaat yok, ihanet çok. Aileler çekilmez bir gaile haline gelmiş.
Osmanlılar döneminde mevlid törenine ayrı bir önemin verildiği bilinmektedir. Süleyman Çelebi’nin yazdığı mevlid okunur ve bu esnada Medine’den getirilmiş olan hurmalar camide bulunanlara ikram edilirdi. Günümüzde de Türkiye Diyanet Vakfı, Peygamberimizin doğumunu anmak ve kutlamak amacıyla o haftayı “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilân etmesi, yüzyıllardan beri süregelen bu geleneğe ayrı bir anlam katmaktadır.
Son olarak, Batı Trakya’da Azınlık durumunda yaşayan medeni, nazik ve kibar Müslüman Türklerine ihsana karşı isyan değil, teşekkür yakışır. Hatadan dönmek fazilettir. Hatada ısrar da en büyük rezalettir, bilelim.
Özetin özeti: Galiba çocuklarımızın yanı sıra yaşlılarımıza da dini değerlerimizin öğretilmesi zaruret halini almış gibi!
[Asım Çavuşoğlu, Batı Trakya Medrese Mezunu Müslüman Muallimler Cemiyeti'nin son başkanıdır.]