Bir başka açıdan İzmir’in işgali ve Mitropolit Hrisostomos zihniyeti

Türk-Yunan ilişkilerinin en önemli dönüm noktalarından biri, Yunan ordusu öncülüğünde 15 Mayıs 1919 tarihinde resmen başlayan, 9 Eylül 1922 tarihinde son bulan

Köşe Yazıları 29 Eylül 2018
Bir başka açıdan İzmir’in işgali ve Mitropolit Hrisostomos zihniyeti

Türk-Yunan ilişkilerinin en önemli dönüm noktalarından biri, Yunan ordusu öncülüğünde 15 Mayıs 1919 tarihinde resmen başlayan, 9 Eylül 1922 tarihinde son bulan İzmir’in ve Anadolu’nun işgalidir. Türk-Yunan ilişkilerini değerlendirirken, genellikle yapılan en büyük hatalardan biri, olayları tek tek münferit olaylar olarak değerlendirmektir. Oysa Türk-Yunan ilişkilerinin zemininde bin yıllık bir tarihî geçmiş vardır. Türk-Yunan ilişkileri bir bütün olarak ele alınmadan değerlendirilmeye çalışılırsa, çok yanlış ve yanıltıcı sonuçlarla karşılaşılır.

Bazı olayları daha net bir şekilde görebilmek için gözümüzü bir tek ağaca dikip ormanı gözden kaçırırsak hata ederiz. İzmir’in, Anadolu’nun işgalini, Balkan Savaşları’ndan ayrı değerlendirmek çok eksik olur. Çünkü olaylar birbirine tamamen bağlantılı, oyunlar, tezgâhlar ve oyuncular hep aynıdır. Kurtuluş Savaşı veya Yunanlıların deyimiyle Küçük Asya Felâketinin öncesini ve sonrasını dikkate almadan, bağlamından kopararak değerlendirmek, aynı şekilde çok farklı sonuçlara götürür.

Bilindiği gibi, Ekümenist Fener Rum Patrikhanesinin ana gayesi olan “Megali İdea”sı, Türklerle ve İslâm’la mücadele etmek, Müslüman Türkleri Balkanlardan ve Anadolu’dan sürmek, İslâm’ın bütün eserlerini ortadan kaldırmaktır. Hazreti İsa, İncil, Kilise ve ruhbanlık, karanlık emellerini gerçekleştirmek için sadece birer maskedir.

Balkan Savaşları’nda ve Anadolu işgalinde ön plâna çıkan iki çok önemli aktör göze çarpmaktadır. Biri Athinagoras, diğeri Hrisostomos’tur. Bu iki aktörün ortak özellikleri pek çoktur. Her ikisi de Heybeliada Ruhban Okulu’nun en başarılı sözde ruhban, ama aslında “taliban”larındandır. Çünkü her ikisinin hayat tarzına ve mücadele anlayışına bakıldığı zaman, Hazreti İsa’nın ve Havarilerinin hayat ve mücadele tarzıyla uzaktan yakında hiç alâkası olmayan, tam aksine birer çete başı “taliban” misali hayat sürmüşlerdir.

Hrisostomos, 1902’den 1910’a kadar Drama bölgesinde mitropolit kisvesiyle, okullar, kiliseler, sözde spor kulüpleri vs. kurarak emperyalist güçlerin sağladıkları para ve silâhlarla Yunan çetecilerini eğitip Osmanlı Devletine karşı örgütlemiştir. Athinagoras ise, 1910’dan 1917’ye kadar Makedon ve Epir bölgelerinde Hrisostomos’un bıraktığı yerden, ecdadımız Osmanlı Devleti’ne karşı bütün haydut komitacıları örgütlemeye devam etmiştir.

Balkan Savaşları döneminde, Athinagoras ve Heybeliada Ruhban Okulu’ndan gelen, özel yetiştirilmiş ruhban kıyafetli Kastorya Mitropoliti Germanos ve Grevena Mitropoliti Emilianos gibi “taliban”larla bütün Balkan coğrafyasında çeteleri örgütlemişlerdir. Atinagoras’ın da Hrisostomos’un da Fenerli zengin silâh kaçakçıları ve emperyalist güçlerin generalleri nezdinde itibarları çok büyük olduğunu da unutmamak lazımdır.

Çünkü Fener Rum Patrikhanesi, profesyonel bir şekilde yetiştirdiği tercümanları, kâtipleri, doktorları, avukatları ve tüccarları,  Osmanlı Devletinin bütün yönetim kademelerine sızdırmayı, istedikleri bilgileri rahatlıkla elde etmeyi, hatta alınan bazı kararlara etki etmeyi bile başarabiliyorlardı. Fener Rum Patrikhanesi’nin tarihten gelen tecrübeyle kazandıkları bu tür meziyetleri, emperyalist güçlerin işine çok yarıyordu. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılmış ruhban kılıklı fesat ajanları aracılığıyla her yere rahatlıkla sızabiliyorlardı. Fener Rum Patrikhanesi tarih boyunca, emperyalist güçler için tam bir Truva Atı görevini yapmıştır.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda hâkimiyetini kaybetmesi, tamamen Heybeliada Ruhban Okulu’nda profesyonel bir şekilde Osmanlı Devletine karşı yetiştirilen, Ruhban kılıklı “taliban”ların önderliğinde ve rehberliğinde olmuştur. Balkanlarda akıtılan kanların, işlenen cinayetlerin ve yerlerinden yurtlarından sürülen ecdadımızın yaşadıkları bütün acı ve trajedilerin kaynağında, Fener Rum Patrikhanesi ve Heybeliada Ruhban Okulu “Taliban”larının olduğunu bütün tarih kaynakları kaydetmiştir.

Fener Rum Patrikhanesi’nin en büyük hayallerinden biri, Heybeli Ada Ruhban Okulu’nda özel olarak yetiştirilen ruhban kılıklı “taliban”lar öncülüğünde, Anadolu’da kutsal bir kurtuluş ordusu kurarak, “Megali İdea”yı gerçekleştirmektir. Bin yıldan beri Anadolu’yu yurt edinmiş olan Türkleri bu topraklardan sürmek ve Anadolu’yu tekrar Helenleştirmek için, Bizans’ın manevî varisi sayılan Fener Rum Patrikhanesi, hedefine ulaşmak için faaliyetlerini aralıksız bir şekilde sürdürmüştür.

Hrisostomos, Drama bölgesinde Müslümanlar ve Ortodoks Bulgarlara karşı örgütlediği çete isyanları neticesinde 1910 yılında Drama mitropolitliğinden İzmir mitropolitliğine tayin edilmesine sebep olmuştur. Hrisostomos, İzmir’e gelir gelmez hemen, İeros Polikarpos adında bir dergi çıkarmıştır. Hrisostomos, örgütleyicilik faaliyetlerini daha yoğun bir şekilde İzmir’de de devam ettirmiştir. Anadolu’da faaliyet gösteren, Heybeliada Ruhban Okulu’nda özel yetişmiş Konya Mitropoliti Prokopios, Ayvalık Mitropoliti Grigorios ve Amasya Mitropoliti Eftimios gibi Ruhban kılıklı talibanlarla bir araya gelerek, Fener Rum Patrikhanesi’nden gelen emirleri tatbik etmek için ortak kararlar alıyorlardı.

İtilâf Devletlerinin sağladıkları imkânlarla, kiliseler, spor kulüpleri Kızılhaç gibi sözde hayır cemiyetleri kuruyor, bunlar aracılığıyla Anadolu’nun köylerinden topladıkları Rum ve Ermeni gençler izcilik görüntüsüyle eğitiliyor, tıpkı Balkanlar’da yaptıkları gibi, Anadolu’da da Osmanlı hâkimiyetine son vermek için örgütleniyorlardı. Görünüşte siyasi amaçları olmayan ve sadece sporla ilgilenen bu gençler, aslında askeri eğitimden geçiriliyor ve silahlandırılıyorlardı.

Hrisostomos’un bu kışkırtıcı ve düşmanca faaliyetleri, bölgede büyük huzursuzluklara sebep oluyordu. Din adamından ziyade bir fesat ajanı gibi faaliyet gösteriyordu. Bu kışkırtıcı davranışları yüzünden Mayıs 1916’da İstanbul’a sürülüyor. İzmir’e tekrar döneceğine dair yemin ediyor ve Rahmi Bey’e meydan okuyarak Valilikten azlettireceğini söylüyordu. İstanbul’da kaldığı 2,5 yıl boyunca siyasi faaliyetlerini Fener Rum Patrikhanesi’nde sürdürmüştür.

Hrisostomos, İstanbul’da iken boş durmadı. Vali Rahmi Bey’i İzmir’den göndermek için hakkında, ‘Rumlara karşı katliamlar düzenlediği’ yalan ve iftiralarla dolu düzmece raporlarla Fener Rum Patrikhanesi aracılığıyla, ‘İtilâf Devletleri Yüksek Komiserliği’ne şikâyetlerde bulunuyordu. Gelen baskılar neticesinde 25 Ekim 1918 tarihinde Rahmi Bey valilikten azil ediliyordu. Rahmi Bey’in yerine daha milliyetçi olan Sakallı lakabıyla tanınan Nurettin Paşa hem valilik makamına hem de İzmir ve Çevre Komutanlığına tayin ediliyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Mondros mütarekesini fırsat bilen Fener Rum Patrikhanesi, Hrisostomos’u yarım kalan görevini tamamlaması için tekrar İzmir’e gönderdi. 2 Ocak 1919’da İzmir’e gelişinden 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaline kadar geçen dört buçuk ay zarfında İzmir limanında olağan üstü hareketlilikler yaşandı. İtilâf Devletleri’ne ait gemilerin sayısı günden güne arttı. Sürekli silâh, mühimmat ve asker taşındı. Fakat Hrisostomos için en büyük engellerden biri, Vali ve İzmir Çevre Komutanı Nurettin Paşa idi. Vali hakkında, Rumlara karşı gizli örgüt kurmak ve silâhlandırmak, Rumlara ağır savaş vergileri yüklemek gibi şikâyet dilekçeleri, özel bir tutanak halinde İstanbul’a Saray’a gönderdi. Damat Ferit Paşa hükümeti, İtilâf Devletlerinin baskılarına boyun eğerek 8 Mart 1919’da Nurettin Paşa hem valilik makamından, hem İzmir ve Çevre Komutanlığından azledildi. Nurettin Paşa, Hrisostomos’un hışmına uğrayan ikinci valiydi. Bu iki örnek, Fener Rum Patrikhanesi’nin İstanbul Hükümeti üzerindeki etkisini ve gücünü göstermesi bakımından önemlidir.

Nurettin Paşa’nın yerine İzmir’in yeni valisi, Hrisostomos’un karşı çıkmadığı Kambur İzzet olarak bilinen Ahmet İzzet bey oluyor. Artık Hrisostomos rahat bir nefes alıyor ve Yunan ordusunun İzmir’i işgaline büyük bir heyecanla gün saymaya başlıyor.

Hrisostomos, 14 Mayıs’ta Agia Fotini Kilisesinde verdiği vaazda Rum halkına, yarın kurtarıcılarının geleceğini müjdeliyordu. Yaptığı konuşmada kısaca şunları ifade ediyor: “Kardeşlerim! Asırlarca beklenen o an gelmiştir. Olağanüstü yıllar yaklaşmıştır. Milletimizin büyük umudu, anavatanımız Yunanistan ile birleşmek yolunda, bağrımızı kızgın demirler gibi yakan ve kavuran o şiddetli ve sıcak arzumuz, işte bugün tarihte minnetle anılması gereken gündür. İşte bugünden itibaren, ölümsüz, şanlı, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyoruz. Ordumuz Küçük Asya sahillerine çıkarma yapmaya başlamıştır. Yarın hep birlikte büyük bir coşkuyla karşılamaya hazır olun!”

15 Mayıs sabahı Hrisostomos, bol işlemeli süslü tören elbisesiyle Yunan askerlerini ellerinde mavi beyaz Yunan bayrakları, “Zito Elas” “Zito to ethnos” sloganlarıyla takdis ederek, Yunan marşları eşliğinde karşıladılar. Hrisostomos sevinç gözyaşlarıyla yere kapanarak Yunan bayrağını öpüyordu. Tören alanında tam bir bayram havası yaşanıyordu. Artık “Megali İdea” hayali gerçek olmuştu. Yüzlerce yıl sonra Anadolu toprakları tekrar Fener Rum Patrikhanesi’nin oluyordu. Tören alanında, büyük “Megali İdea”cı Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos’un mesajı okunuyordu. İyi niyet göstergesi olarak İzmir’deki Türk, Ermeni, Yahudi ve Avrupalılara iyi davranılması isteniyordu.

Üç buçuk yıl boyunca, ( 15 Mayıs 1919-9 Eylül 1922) İtilâf Devletlerinin kışkırtmaları ve silâhlandırmalarıyla, Fener Rum Patrikhanesi’nin öncülüğünde, Yunan ordusu Anadolu’yu işgal ediyor, direnenlere karşı her türlü işkence, vahşet ve cinayetleri uyguluyorlardı. Bu sırada, Fener Rum Patrikhanesi, Balkanlar’da komitacılıkta büyük tecrübesi olan azgın İslâm ve Türk düşmanı Athinagoras’ı Atina Başpiskoposluğu’na sekreter olarak tayin ediyordu. Athinagoras, Balkan ve Makedon Savaşları’nda eğittiği ve kullandığı ne kadar komitacı varsa, yenilerini de ekleyerek Atina ve adalar üzerinden Anadolu’ya sürekli savaşçı çeteler sevk ediyordu.

Fener Rum Patrikhanesi öncülüğünde Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgalinden hemen sora, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıkıyor ve işgale karşı Anadolu halkını örgütlemeye başlıyor. Süratle, Anadolu’yu işgalcilerden temizlemek amacıyla İzmir’e doğru hareket ediyor. 26 Ağustos’ta başlayan Sakarya Meydan Muharebesi, 30 Ağustos 1922’de büyük bir zaferle sonuçlanıyor. İtilâf Devletleri destekli Yunan ordusu büyük bir bozguna uğruyor, Türk ordusunun İzmir’e doğru ilerlediğini duyan Yunanlılar ve diğer gayr-i Müslim halk paniğe kapılıp kaçmaya başlıyorlardı.

1922 Eylül ayının ilk günlerinde artık kontrolü tamamen kaybettiğini anlayan Hrisostomos büyük bir telâş içerisinde, sırasıyla İtilâf devletlerinin konsolosluklarından yardım talebinde bulunmaya çalışıyor, fakat umduğu desteği hiç kimseden bulamıyordu. İşgal yıllarında Hrisosomos’a destek veren batılı devletlerin diplomatları Türk ordusunun İzmir’e doğru yaklaştığını öğrenince, mitropolit Hrisostomos’u ve Yunan halkını yapayalnız terk ettiler. Büyük bir telâş içerisinde her ülke kendi vatandaşlarını kurtarıp diğerlerine sırt çeviriyorlardı.

Çok büyük zorda kalan Hrisostomos ümitsiz bir şekilde, Atina’da seçimleri kaybetmiş, o sırada Fransa’da bulunan kadim dostu büyük Megali İdea’cı Venizelos’a mektup yazarak, artık kaçınılmaz sonun geldiğini ve Megali İdea’nın en az yüz yıl ertelenmek zorunda kaldığını yazar. 8 Eylül akşamı Agia Fotini kilisesinde, İzmir’den kaçamayan Rumlarla düzenlediği ayinde artık acı gerçeği kabullenmek ve dua etmekten başka çare olmadığını yaşlı gözlerle anlatıyordu.

9 Eylül 1922 sabahı çeşitli yönlerden İzmir’e giren Türk ordusu Konak istikametine doğru ilerledi. Bir grup subay Hükümet Konağı’na giderek Türk bayrağını göndere çekti ve Anadolu’nun düşman işgalinden kurtulduğunu ilân ettiler. 10 Eylül günü Mustafa Kemal ve Nurettin Paşa Vilâyet’e yerleştikten sonra, Mitropolit Hrisostomos Mustafa Kemal ile görüşmek için yanına Rum Yaşlılar Kulübü’nden Kilimanoğlu ve Çürükçüoğlu adında iki Rum’u da alarak Hükümet Konağı’na gittiler. Mustafa Kemal Hrisostomos ile görüşmek istemez ve Nurettin Paşa’ya sen görüş der.

Çünkü Hrisostomos, 2 Ocak 1919’da İstanbul’dan İzmir’e geldiğinde valilik makamında Nurettin Paşa vardı. Hrisostomos, Nurettin Paşa hakkında düzdüğü yalan ve iftiralarla dolu raporlarla İstanbul Hükümeti’ne şikâyet etmesi üzerine görevden alınmıştı. Nurettin Paşa, Hrisostomos’un bulunduğu odaya girer ve Hrisostomos’a kızgın bir şekilde “Allah’ın adaletini gördün mü? Sen beni valilik makamından azlettirdin, şimdi ben seni mitropolit olarak tanımıyorum. Kendine vekil tayin et, artık yargılanacaksın ve bütün yaptıklarının hesabını vereceksin!” dedi. Polislere karakola götürmeleri için emretti.

Zaferi kutlamak için Hükümet Konağı’nın önünde toplanan kalabalık halk Hrisostomos’u görünce öfkeyle linç etmeye kalkışır. Hrisostomos ve Rumlardan Kilimanoğlu ile Çürükçüoğlu ezilerek çok vahşi bir şekilde öldürülürler. Mustafa Kemal, bu trajik olayı öğrenince Nurettin Paşa’ya sıkı tedbir almadığı için çok kızar ve bu olay böyle trajik bir şekilde sonuçlanmamalıydı der. Bir an evvel canilerin yakalanması ve cezalandırılması için emreder. Fakat o dönemlerde İzmir tam bir cehennem, kimse kimseyi tanımıyordu. Tam bir kaos, her taraf mahşeri andırıyordu. Failler aransa da bir sonuç alınamıyordu. İzmir’in yakılması ve Hrisostomos’un katledilmesi olayı günümüze kadar faili meçhul olarak kalmıştır.

İzmir’in yakılması ve Hrisostomos’un katledilmesi olayları Türkiye’de ve dünyada farklı şekillerde anlatılıyor. Batı’da çok az istisnalar hariç, genellikle Yunan tezleri doğrultusunda Türkiye’yi suçlu olarak görürler. Yunanistan’da ise, tam bir suçluluk psikolojisi ve kendi vahşetlerini ve cinayetlerini örtme telâşıyla aşırı abartılarak ve dramatize edilerek anlatılır. Türkiye’de, Hrisostomos’un hunharca katledilmesi olayı ile ilgili farklı tezler vardır. Çoğunluğa göre Hrisostomos’un İzmir’de ve Anadolu’nun diğer bölgelerinde uzun yıllardan beri sebep olduğu acı olaylar ve cinayetlerden gına getiren yerli halk linç ederek katletmiştir. Kimine göre düzenli ordudan bağımsız hareket eden başıbozuk çeteciler, kimilerine göre ise Nurettin Paşaya bağlı askerler Nurettin Paşa’nın intikamını almak için linç etmişlerdir. Bazılarına göre ise Hrisostomos’un yargılanmasını istemeyen İtilâf devletlerinin provokatör ajanları tarafından cinayet işlenmiştir. Mustafa Kemal’e bağlı ordu mensupları tarafından işlenmiş olabileceği ihtimali ise, çok zayıftır. Çünkü Mustafa Kemal bu trajik olayı öğrendiğinde çok kızmış ve Nurettin Paşa’yı çok azarlamıştır.

İzmir’in yakılması ve Hrisostomos cinayeti beraber değerlendirildiğinde, Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk ordusunun büyük zaferi, faili meçhullerle gölgelenmek istendiği anlaşılacaktır. Çok profesyonel bir şekilde mağduriyet algısı oluşturularak Hrisostomos’un şahsında İtilâf Devletleri ve Fener Rum Patrikhanesi’nin yargılanmasının önüne geçilmek istendiği anlaşılmaktadır. İzmir’in işgalini, Hrisostomos’un faili meçhul cinayetini anlayabilmek için, Balkan ve Makedon Savaşları ile beraber değerlendirmek kaçınılmazdır.

6-7 Eylül İstanbul olaylarını, Kıbrıs olayları, 15 Temmuz ve Fetö olaylarını da birbirinden bağımsız görmemek lazımdır. Bütün bu olayların, Fener Rum Patrikhanesi, Heybeliada Ruhban Okulu ve küresel emperyalist güçler şeytan üçgeni etrafında döndüğü açık ve net bir şekilde görülecektir. Bütün bu olaylarda, başrolde Patrik Athinagoras vardır. Hangi taş kaldırılsa Patrik Athinagoras çıkıyor. Balkan Savaşları’nda Athinagoras başrolde, Anadolu işgalinde Hrisostomos başrolde, ama Atina’dan Balkanlar’dan bütün koordinasyonu yine Athinagoras sağlıyor. 6-7 Eylül İstanbul olaylarının merkezinde yine Athinagoras var. Kıbrıs Olayları’nda Makarios başrolde, ama onun da başında Athinagoras var. Fetö bir Athinagoras ve Fuller projesi, Selânik özel Pedagoji Akademisi bir Athinagoras projesi ve Bartholomeos’u yetiştiren yine Patrik Athinagoras’tır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin kodları ve şifreleri çözülmeden hiçbir şey net anlaşılamaz. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında Fener Rum Patrikhanesi’nin nasıl bir fesat ocağı olduğunu açık ve net bir şekilde görmüş, Patrikhane’nin bütün kodlarını ve şifrelerini çözmeyi başarmıştır. Bunun için Lozan Barış Konferansı müzakereleri esnasında, “bu fitne ve fesat ocağının muhakkak Türkiye sınırları dışına çıkarılması”gerektiğini ısrarla savunmuştur. Fakat İngilizlerin ricası ve ısrarı üzerine, sadece İstanbul Rumlarının dinî vecibelerini yerine getirme kaydıyla İstanbul’da kalması müsaade edilmiştir.

Günümüzde Fener Rum Patrikhanesi, Lozan Barış Antlaşması’na ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı bir şekilde, sadece Batı Trakya Mitroplitliklerini ve Müftülüklerini değil, bütün Orta Doğu’yu ve Afrika’yı karıştırmaktadır. Bütün İslâm Dünyası’nda, Batı Trakya’da olduğu gibi marjinal harici grupları destekleyerek Müslümanlar arasında fitne ve fesatlara sebebiyet vermektedir. Bunun için Fener Rum Patrikhanesi, Hazreti İsa ve Havarileri’nin yoluna ve İncil’e dönmezse, İslâm dünyasında da, Hıristiyan dünyasında da bu kaoslar bitmez. Çünkü Fener Rum Patrikhanesi Hıristiyanlığın değil, tamamen küresel emperyalist güçlerin hizmetindedir. Görünüşte ruhbandır, ama gerçekte hepsi “Angrew Brunson” gibi fitne ve fesat ajanlarıdır. Bizdeki versiyonu ise FETO.  

Küresel emperyalist güçlerin “Truva Atı” gibi faaliyet gösteren Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenist ruhbanlarının Hıristiyanlıkla, din ile iman ile uzaktan yakından hiçbir alakaları olmadığı, günümüze kadar sergiledikleri mücadele tarzından açık ve net bir şekilde anlaşılmaktadır. Nitekim Balkanlar’da Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti sona erdikten sonra din kardeşleri sayılan Hıristiyan Ortodoks Bulgarlara, Makedonlara, Sırplara ve Arnavutlara Ekümenizmi ve Hellenizmi dayatmak için yapmadıkları baskı, işlemedikleri cinayetler yoktur. Günümüzde halen Bulgarlara, Sırplara ve Makedonlara Ekümenist Hıristiyanlığı dayatmaya devam etmektedirler.

Fener Rum Patrikhanesi, kendileri gibi küresel emperyalizme hizmet etmeyen, Ekümezim’i kabul etmeyen samimimi Hıristiyanlar ile de tarih boyunca sorunlar yaşamıştır. Günümüzde de küresel emperyalist güçlerden aldıkları maddi manevî desteklerle daha baskıcı bir şekilde diğer Hıristiyan kiliselerine Ekümenizmi dayatmaya devam etmektedir. Son olarak Ukrayna örneğinde olduğu gibi. Bu konuyu inşallah bir başka yazıda anlatmaya çalışacağım.

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr