Gavroğlu ve Kalancis, Helen Müslüman Müftü Naiplerini tebrik etti
Batı Trakya Müslüman Türklerinin bütün itirazlarına rağmen, Yunan devletinin azınlık politikasını belirleyen Fener Rum Patrikhanesinin güdümündeki derin mekaniz
Batı Trakya Müslüman Türklerinin bütün itirazlarına rağmen, Yunan devletinin azınlık politikasını belirleyen Fener Rum Patrikhanesinin güdümündeki derin mekanizma, Batı Trakya Müslüman Türkleri’ne Helen Müslüman Müftüler dayatmaya devam ediyor.
Bilindiği gibi, Batı Trakya Müslüman Türklerinin bütün azınlık politikalarını direkt olarak belirleyen kurum Fener Rum Patrikhanesidir. Patrikhanenin haberi ve onayı olmadan Türk Azınlık ile ilgili her hangi bir kararın alınması söz konusu değildir. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının 45 yıldan beri yaşadığı bütün problem ve sıkıntıların baş mimarı 1974 yılından beri Patrikhaneyi yöneten Bartholomeos’un olduğu Batı Trakya Müslüman Türkleri tarafından gayet iyi bilmektedirler.
Batı Trakya Müslüman Türklerinin en kronik temel sorunları; milli kimlik, vakıflar, müftülükler ve eğitim sorunlarıdır. Bir önceki yazımda, eğitim sorununa kısmen değinmeye çalıştım. Bu yazımda ise Müftülükler Sorununu izah etmeye gayret edeceğim: Batı Trakya Müslüman Türklerinin bütün haklarını teminat altına alan, en kapsamlı ve en detaylı antlaşma 1913 Atina Barış Antlaşması’dır.
1913 Atina Barış Antlaşması, Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türkler açısından çok büyük bir öneme sahiptir. Osmanlı Devleti ile Atina hükümeti arasında, 1832 ve 1881 gibi uluslararası düzeyde yapılan antlaşmaların yanı sıra, Osmanlı Devletiyle Atina hükümetleri arasında yapılan ikili anlaşmalarla da, Atina hükümetlerinin yönetimi altında yaşayan Müslümanların hukuku defaatle teminat altına alınmıştır. Ancak Atina hükümetleri hiçbir zaman sözünde durmamış, her defasında yönetimleri altında yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlara karşı baskı ve zulümlerini artırarak devam ettirmişlerdir.
Çünkü Balkan Savaşlarıyla, Fener Rum Patrikhanesinin ana gayesi, Osmanlı Devletinin Balkanlarda hâkimiyetine son vermek ve balkanlardan bütün İslâm eserlerinin izlerini ortadan kaldırmaktır. Balkan Savaşlarından günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş olan Müslümanları ve İslâm eserlerini tamamen ortadan kaldırabilmek için, her türlü fitne ve fesat projelerini sürdürmeye devam etmektedir.
Balkan savaşlarından sonra, 1-14 Kasım 1913 tarihlerinde Atina’da Osmanlı Devleti ile Atina hükümeti arasında görüşmeler başlamış ve 1913 Atina Barış Antlaşması, savaş halini ortadan kaldıran barış antlaşması olarak imzalanmıştır. 1913 Atina Barış Antlaşması’yla Atina hükümetlerinin yönetimi altında kalan Yunan uyruklu Müslümanların her türlü hukuku, özellikle; baş müftülük, vakıflar, müftülükler ve müftülerin; aile hukuku, şahsın hukuku, nafaka, velâyet ve miras hukuku gibi kadaî görevleri de teminat altına alınmıştır.
Batı Trakya Müslüman Türkleri, antlaşmalarda belirlenen konularda kendi aralarında İslâm hukukunu uygulamak, baş müftü ve müftü gibi din önderleri, cemaat başkanları, mütevelli ve encümen heyetleri, Müslüman Türk Cemaati tarafından seçimle belirlenir. Vaizler, hatipler, imamlar ve müezzinler, Müslüman Türk cemaatlerinin seçimle belirledikleri müftüler tarafından tayin edilir ve denetlenir. Menkul ve gayr-i menkul vakıf emlâkinin tasarruf ve yönetimi, eğitim ve hayır kurumlarının sevk ve idaresi, yeni eğitim ve hayır kurumlarının tesis edilmesi, Batı Trakya Müslüman Türk Cemaatinin seçtiği mütevelli ve encümen heyetleri tarafından yönetilir, baş müftü ve müftüler tarafından denetlenir. Batı Trakya Müslüman Türkleri, manevî yönden hiyerarşik olarak da, bütün din hizmetlileri bölge müftülerine, müftüler baş müftüye, baş müftü ise, İstanbul’daki Şeyh’ul- İslâmlık makamına bağlı olması ön görülmektedir. Bu şekilde Batı Trakya Müslüman Türkleri, manevî yönden başsız kalmayacak, Şeyh’ul-İslâmlık makamıyla ilişkilerini sürdürmüş olacaktır.
Görüldüğü gibi, 1913 Atina Barış Antlaşması’yla, Batı Trakya Müslüman Türklerinin bütün azınlık hakları gayet açık ve net bir şekilde teminat altına alınmış, tam bir muhtariyete sahiptir. 1913 Atina Barış Antlaşması esas kabul edilerek, 2345/1920 sayılı kanun ile de Yunan iç hukukuna derc edilmiştir. Bu yeni düzenlemeye göre de “Müftü ve Baş müftü intihabıyla, İslâm Cemaatine ait varidat-ı evkafın sureti idaresine müteallik kanun” Yunan hükümet gazetesinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
1913 Atina Barış Antlaşması ve 2345/1920 sayılı kanun ile teminat altına alınan Batı Trakya Müslüman Türklerinin her türlü hukuku, 1923 Lozan Barış Antlaşması için de esas kabul edilmiştir. Zikredilen antlaşma, kanun ve düzenlemelere atıfta bulunulmuş, 1913 Atina Barış Antlaşması’nda yer alan bütün hükümler bir kez daha Lozan Barış Antlaşması’yla onaylanarak, teminat altına alınmıştır. Bütün uluslararası antlaşmalara göre, 1913 Atina Barış Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşmasının hükümleri halen geçerliliğini muhafaza etmektedir. Çünkü 1913 Atina Antlaşması ve Lozan Antlaşmasının Batı Trakya Müslüman Türkleriyle ilgili hükümlerini lağvedecek uluslar arası herhangi bir antlaşma veya sözleşme söz konusu değildir.
1985 yılında Gümülcine Müftüsünün vefatı ve 1990 yılında İkeçe Müftüsünün vefatıyla boşalan yerlerine, (1913) Atina Antlaşması, (1920) 2345/1920 Yunan yasası ve (1923) Lozan Barış Antlaşmasına aykırı bir şekilde, Batı Trakya Müslüman Türklerinin görüşü alınmadan, Gümülcine ve İskeçe müftülüklerine zorla müftü naipleri dayatılmıştır. Batı Trakya Müslüman Türkleri, uluslar arası antlaşmalara ve Yunan yasalarına aykırı bir şekilde dayatılan müftü tayinlerine itiraz etmiş, hür iradeleriyle seçtikleri müftülerinin Yunan devleti tarafından onaylanmasını talep etmiştir.
Ancak Yunanistan, yukarıda zikredilen uluslar arası antlaşmalara aykırı bir şekilde yaptığı müftü naibi tayinlerini yasallaştırmak için 1991 yılında, 2345/1920 sayılı yasayı, 1920/1991 sayılı yasayla tek taraflı olarak iptal etme yoluna gitmiştir. Bu yeni yasayla müftü seçimleri iptal edilmiş, Batı Trakya Müslüman Türklerinin dinî önderlerinin (Patrikhane güdümlü) gayrimüslim bir heyet tarafından belirlenmesi ön görülmüştür. Yunanistan bu hukuk dışı davranışıyla, hem 2345/1920 sayılı kanunu, hem de Atina Barış Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşmasının Türk Azınlıkla ilgili hükümlerini tamamen keyfi olarak ortadan kaldırmış oluyor.
1967 yılında Batı Trakya Müslüman Türklerinin vakıf ve cemaat yönetimlerine darbeci albaylar tarafından el konulmuştur. Daha önce seçimle belirlenmiş olan vakıf ve cemaat yönetimleri görevden uzaklaştırılmış, askeri yönetiminin tayin ettiği yöneticilere teslim edilmiştir. Günümüzde halen vakıf ve cemaat yönetimleri -tıpkı müftüler gibi- Patrikhanenin güdümündeki gayrimüslim heyetler tarafından belirlenmeye devam etmektedir.
1991 yılında Bartholomeos patrik seçildikten sonra Batı Trakya Müslüman Türklerini ‘eşekleştirme’ yoluyla Helenleştirme projeleri daha büyük hız kazanmıştır. Göreve gelir gelmez, başmüftü ve müftü seçimini ön gören Atina Antlaşmasını, 2345/1920 sayılı kanun ve Lozan Barış Antlaşmasını baypas eden 1920/1991 sayılı yasayı çıkarttırmıştır. Bütün dünyayı aptal yerine koyarak zannediyorlar ki, üstün körü bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya basit iç hukuk düzenlemeleriyle, uluslar arası anlaşmalar iptal edilebilecek veya kayıt altına alınabilecektir.
Oysaki hiçbir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya iç hukuk düzenlemesinin, uluslar arası anlaşmalarından daha üstün olmadığını bilmek hukukçu olmayı gerektirmiyor. Hele-hele Cumhurbaşkanı Pavlopulos, artık eski Dışişleri Bakanı Kocias gibi deha hukukçular ve ekümenizm iddiasındaki Fener Rum Patrikhanesinin deha avukatları Hatemilerin bu basit hukuk kuralını bilmemeleri düşünülemez!
Batı Trakya Müslüman Türkleri, Erdoğan’ın 7-8 Aralık 2017 tarihinde Atina ve Batı Trakya’ya yapmış olduğu ziyaretle; müftülük, eğitim ve vakıflar gibi bazı azınlık haklarımızda iyileşme olabileceğinin ümidi yeşermişti. Fakat başbakan Çipras, “Batı Trakya’daki Müslüman azınlık Müslüman Yunan Azınlıktır, bizim iç meselemizdir, kimsenin karışmasına izin vermeyiz.” demekle, azınlıkla ilgili hiçbir uluslar arası anlaşmayı tanımadığını bütün dünyaya ilân etmiş oluyordu. Bu minvalde 12 Temmuz 2018 tarihinde Brüksel’de yapılan NATO Liderler Zirvesinde bir araya gelen Erdoğan ve Çipras’ın gündeminde: “Batı Trakya’da Müftü seçimi ve Atina’ya cami” söz konusu olduğunu, Başkan Erdoğan’ın zirve dönüşü yaptığı açıklamadan anlaşılmıştır.
Başkan Erdoğan’ın bu açıklamalarından hemen sonra Yunanistan Hükümet Sözcüsü Dimitris Canakopulos konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır: “Trakya’daki azınlığın dinî ve sosyal yaşantısının nasıl düzenleneceğini Başbakan Çipras, Sayın Erdoğan ile görüşmez.’ ifadelerini kullanmıştır. Tam bu esnada, istifa etmemekte direnen selef Helen Müslüman Müftüler, hükümet kararnamesiyle cebren görevden uzaklaştırıldıkları haberleri yayılmaya başladı. Bu haber, bazı saf Batı Trakyalı hemşerilerimiz tarafından, “Her halde Çipras, Erdoğan’a söz verdiği gibi müftülük seçimleri yapılacak!” avuntusuyla ümitlenmeye başladılar. Oysa Patrikhanenin, Müftülükleri Helenleştirme projeleri kusursuz işliyordu.
Uluslararası antlaşmalara aykırı bir şekilde istifa ettirilen Helen Müslüman Müftülerin yerine, 16 Ağustos 2018 tarihinde Makedonya-Trakya Yönetimi Genel Sekreterliği, 14475 ve 14478 protokol numaralı kararlarıyla Gümülcine ve İskeçe’ye yeni Helen Müslüman müftü naipleri tayin ediliyor. Gerek müftü adaylarının belirlenmesi, gerek tayinleri, Atina Antlaşması, 2345/1920 Yunan yasası ve Lozan Barış Antlaşmasına tamamen aykırıdır.
Asıl dikkate şayan olan husus, sözde müftü olarak belirlenen kişilerin ‘CV’ lerinin yani özgeçmişlerinin çok ilginç olmasıdır. İstifa ettirilenlerin de, yeni tayin edilenlerin de Batı Trakya Müslüman Türklerinin nazarında sicilleri bozuk ve toplumun vicdanında mahkûmdurlar. Patrikhane güdümlü mekanizma tarafından dayatılan sözde müftülerle ilgili daha önce çok şeyler yazdım. Onlarla bu yüzden mahkemelik olduk, mahkemelerimiz halen devam ediyor. Ama asıl büyük mahkememiz öbür dünyada olacaktır. Bunların Azınlık toplumunda karşılığı olmayan, yönetim tarafından kullanılıp sonra da kenara atılan şahıslar olduğu, zorunlu emeklilikle görevden alınmalarıyla bir kez daha anlaşılmıştır. Devletin müftüleri şimdi devlete dava açmış durumda.
Yeni tayin edilenler kendilerini tayin edenlere hizmette belki eskilere yetişemez, ama yenilerden birinin geçmişine bakılırsa sistem için gelecek vaadettiği söylenebilir. Hangi köye gitse, o köyü birbirine katar nihayetinde o köyden kovulur. İskeçe bölgesinde birkaç köyde denedi, fakat burada barınamadı, fazla at oynatamadı. Gümülcine’ de Türk düşmanı ırkçı faşistleri ve Helen Müslüman Müftüsünü arkasına alarak bazı köylerde bayağı eziyet çektirdi. Sonunda kendi cemaatiyle mahkemelik oldu. Türk düşmanı ırkçılar onu Seçilmiş Müftü’ye ve Türk Konsolosluğu’na karşı çıkan bir kahraman olarak ilân ettiler. Nihayet cemaatini ve toplumunu satmanın ödülü olarak, Helen Müslüman Müftüsü yaptılar.
Karanlık “mekanizma”nın Müslümanlar arasında fitne ve fesat tohumları ekme yöntemi budur. Müslüman toplumların içinde en geçimsiz, en kavgacı kim varsa, bu tiplere özel görevler verilir, imtiyazlar tanınır, ekonomik olarak güçlendirilir, korunur, kollanır ki, rahatça gece-gündüz toplumunun birliğini, huzurunu bozsun. Patrikhane güdümlü derin mekanizma yıllardan beri Batı Trakya’yı bu tür Bizans oyunlarıyla yönetti ve yönetmeye devam ediyor.
Türklüğünü, tarihini inkâr eden, kendi toplumuna sırt çeviren Helen Müslüman müftülerini “mekanizma” adına Eğitim ve Din İşleri Bakanı Gavroğlu ile Din İşleri Genel Sekreteri Kalancis tebrik ettiler ve toplumu bölme görevlerinde başarılar dilediler.
Bu tür hukuk dışı düzenlemeler yetmemiş olacak ki, en son 29 Ağustos 2018 tarihinde sundukları evlere şenlik gülünç bir Cumhurbaşkanlığı tasarısı vardı. Neresinden tutsan dökülen bir tasarı. Atina Antlaşması, 2345/1920 sayılı kanun ve Lozan Barış Antlaşması’yla Batı Trakya Müslüman Türklerinin teminat altına alınan ne kadar azınlık hakkı varsa hepsini yerle bir eden, iyi niyetten uzak, ve ön yargılarla hazırlanmış tuhaf bir Cumhurbaşkanlığı tasarısı.
Avukatlardan ve milletvekillerinden oluşan bir heyet son Cumhurbaşkanlığı tasarısını görüşmek için, 1 Eylül 2018 tarihinde bir araya geldi. Toplantı sonrası yapılan açıklamada; tasarının kabul edilebilecek hiçbir tarafının olmadığını, müftülüklerin özerk yapısını tamamen ortadan kaldırdığını beyan ettiler. Yani Helen Müslüman müftüler, Patrikhanenin Bizans emellerine hizmet eden sıradan birer memur, müftülüklerin de hiçbir fonksiyonu olmayan basit bir turizm danışma bürosu gibi faaliyet göstermesi ön görülüyor. Kazara müftülük bir duyuru çıkaracak olsa, bu açıklamayı da Yunanca yapma mecburiyeti getiriliyor. Müftüleri ve müftülükleri adeta yolunmuş kaza çevirdiler.
Gerek müftü dayatmalarında, gerek eğitim ve kitap dayatmalarında olduğu gibi,. Bundan sonra da hem Batı Trakya Müslüman Türkleri olarak her türlü iyi niyetimizi ve sabrımızı göstermeye çalıştık sabrımızı hem iyi niyetimizi muhafaza etmeye devam edeceğiz. Ancak geldiğimiz nokta açık ve net bir şekilde anlaşılıyor ki, hangi yolu denesek, nereye başvursak, bütün yollar, bütün kapılar yüzümüze kapatılıyor. Bir nevi bıktırılmak ve çaresiz bırakılmak isteniyoruz. Ancak biz, hiçbir zaman pes etmeyeceğiz. Haklı mücadelemizi hukuk çerçevesinde sonuna kadar sürdüreceğiz.
Son zamanlarda Batı Trakya Müslüman Türkleri’nde hâkim olmaya başlayan kanaate göre, azınlık sorunlarımızın Atina’da çözülemeyeceğini, yıllardan beri cumhurbaşkanların, başbakanların, ve bakanların sorunlarımızı çözmekte aciz kaldıklarını anlıyoruz.
Onlara bu anlamda şunları söylemek isterim: Azınlığımız ile ilgili Fener Rum Patrikhanesi’nden gelen buyruklar belki haklı olarak tarafınızdan aşılamıyor. Çünkü gelen buyruklar sizin için tanrı buyruğu mesabesindedir. Bu durumda o zaman bize de İstanbul yolu gözüküyor. Sorunlarımızın kaynağına gidip çözüm yollarını aramaya devam edeceğiz. Allah’tan ümit kesilmez. Belki Patrik efendi biraz insafa gelir, Batı Trakya’daki zulümlerine son verir, biz de insan gibi yaşama özgürlüğüne kavuşuruz. Biz Patrik Efendi’den herhangi bir lütuf veya ikram istemiyoruz. Lozan’da aynı kaderi paylaşan iki eşit taraf olarak bugün Patrikhanenin sahip olduğu hak ve imtiyazların aynısını Batı Trakya Müslüman Türkleri olarak biz de hakkımız olarak talep ediyoruz. Bir milim fazlasını istemiyoruz. Bu haklarımızı elde etmek için, gerekirse Patrikhanenin önünde kamp kurarız. Hiçbir şey elde edemezsek, en azından bütün dünyaya sesimizi duyururuz ve yeni bir hukuk süreci başlatırız. Batı Trakya Müslüman Türkleri, bu dünyada da öbür dünyada da hakkını aramaya devam edecektir.
Batı Trakya’nın din ve kültür dünyasını ilgilendiren mahrem konularda, -vasfı ve makamı ne olursa olsun- herhangi bir gayrimüslimin karışması, görüş beyan etmesi kesinlikle söz konusu olamaz, haddine de hiç değildir. Hele hele hariçten gazel okuyarak, Batı Trakya Müslüman Türklerine müftü, imam ve ierodidaskaloslar dayatmak gibi, ortaçağ batı karanlık dönemlerini bile geride bırakacak, gayr-i insanî ve gayr-i ahlâkî davranışlarda bulunmak, çağdışılık ve ilkelliktir.
Unutulmasın ki, Batı Trakya Müslüman Türkleri bugüne kadar bu tür dayatmalara boyun eğmemiş, bundan sonra da boyun eğmesi söz konusu değildir.