Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 2: Medeniyetlerin çoğulluğu, medeniyet kırılması, ümmehat, şehir

Keşfedilecek daha neyim olacaktı diye düşündüm, sonraki yılları hesaba katmadan.

Köşe Yazıları 22 Mart 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 2: Medeniyetlerin çoğulluğu, medeniyet kırılması, ümmehat, şehir

Tayfun Amman’dan bir dönem boyunca aldığım derse rağmen beni tanıdığından şüphe ediyordum ve kendimi şöyle ya da böyle gösterme ihtiyacı hissediyordum. Bir taraftan ikinci dönem O’nunla dersimizin olmaması nedeniyle geçen zamanda beni unutmuştur endişesi de başlamıştı. Bundan dolayı sonraki dersinde bir şekilde beni görmesini istiyordum ancak huyumdur, görülmek istediğim zamanlar bizzat ortaya çıkmaktansa keşfedilmeyi beklerim.

Neyse ki Allah’tan başka bir şey istememişim de meşhur Medeniyet ve Toplum dersinde, derste sınıfa sorduğu ve kimsenin bilmediği soruların cevaplarını ben biliyordum. İlk derste, Modernliğin Eleştirisi kitabını yazan Fransız sosyolog kimdir diye sordu. Alain Touraine, dedim. Devamında Giddens ve Bourdieu’ye dair sorduğu sorulara da cevap vermiştim. Birkaç ders sonra asistani Ali Öztürk Hoca Annales Okulu’nu anlattığı sırada hoca en arka sırada oturuyordu. Adeta bir teorisyen gibi dersi gözlemliyordu. Nitekim, teorisyeni de Antik Yunan’da Olimpiyat Oyunları’nda seyircilerin arasında oturan ama seyretmekten öte bir nazar ile oyunu gözlemleyen kişi, şeklinde anlatıyordu. Ali Hoca Annales Okulu’nu etraflıca anlattıktan sonra Tayfun Hoca, “Annales Okulu’ndan en çok etkilenen Türk tarihçi kimdir” diye sordu. İki sıra önünde oturuyordum ve arkamı dönüp “Halil İnalcık” dedim. “Başka?” dedi, “Mehmet Genç” dedim. “Onlardan önce?”; “Fuad Köprülü”. “Daha sonra?”; “Ömer Lütfi Barkan”. Son cevabımdan sonra beni tasdik etti ancak kimsenin bilmediği bu soruların ve daha birçok sorunun cevaplarını benim bilmeme hiç de şaşırmadı, dolayısıyla dikkatini de çekmediğimi, haliyle keşfedilmediğimi düşünüyordum. 

Hoca’nın ödevleri arasında, iki haftada bir verdiği, cevaplarını el yazısıyla yazmamızı istediği ödevler oluyordu. Bunlardan birisinde “medeniyet tekil bir kavram mıdır, çoğul bir kavram mıdır” diye sormuştu. Bir diğerinde de Türkiye’de çok bilinen “kültür-medeniyet ayrımını dünyada ilk kim yapmıştır?” sorusunu sormuştu. Hatırladığım kadarıyla Norbert Elias’ın medeniyet tartışmalarına katkısını da sormuştu. Şu anki halimle bu soruların cevaplarını bilmesem dahi, müktesebatım sebebiyle o soruların cevaplarını bulabileceğim kaynakları ne şekilde seçmem gerektiğini, dolayısıyla bir çırpıda nasıl bulabileceğimi biliyorum. Ancak o dönemde bunun için haftasonlarımızı kütüphanede geçirir, sabahtan akşama bu soruların cevabını arardık. Hoca, bu soruların cevaplarını elbette derste de veriyordu ama muhtemelen bu soruların cevabını ‘aramamızın’ bizim için ne kadar faydalı olacağını biliyordu. Zamanında aramasaydım şu an o soruların cevaplarını bir çırpıda bulabilecek durumda olmazdım. Yüzmek isteyen insanın suya girmesi gerektiği gibi 'bilmek' isteyen insanın da kitapların arasına girmesi gerekiyordu. 

Kültür ve medeniyete dair ayrımlardan söz ederken, ikisi arasındaki ayrımı şu şekilde yapıyordu: "Kültürsüz toplumlar yoktur, medeniyetsiz toplumlar çoktur". Kültürü de bu haliyle, üzerine yapılmış yüzlerce tanımına rağmen "insanın en insana özgü niteliği" olarak tanımlamıştı. Hoca bu yönüyle kültürü bir canlı olarak beşerin, hayvanın ötesine geçip insani ürün vermeye başladığında devreye girdiğini ifade ediyordu. Medeniyet ise bu durumda ancak yüksek kültür seviyesine ulaşmış toplumlarda bulunmaktadır. 

Medeniyet’in Batı’da bir söylem ve dolayısıyla hegemonya olarak ortaya çıktığının aksine Braudel’in medeniyeti çoğul gören görüşleriyle tanışmıştık. “Braudel’e göre medeniyet, kültürün tarihte iz bırakacak aşamaya ulaşmasıdır. Medeniyetlerin ana yapı taşı din unsurudur ve medeniyet dört ayrı temelde tanımlanır: Coğrafya olarak, toplum olarak, ekonomi olarak ve zihniyet olarak medeniyetler”. 

Ve İslam Medeniyeti üzerinden devam ediyordu. Braudel İslam Medeniyetinin de özelliklerini şöyle sıralıyordu: “İslam Medeniyeti bir türev medeniyettir, tıpkı Batı Medeniyetinin yapmış olduğu gibi başka medeniyetlerin üzerinde yükselmiştir: Medeniyet’in meşalesini her tarihte belli toplumlar başka toplumlardan devralır. İslam Medeniyeti İslam dinine dayanmaktadır ve bu din olağanüstü bir sadelik göstermektedir. Braudel’in fark etmiş olduğu üzere İslam tevhid (birleme) dinidir ve temel yapı taşları, ilkeleri ve ibadet pratikleri bakımından dingin bir sadeliğe sahiptir; İslam Medeniyeti bir kent medeniyetidir, İslam medeniyetinde kentin önceliği vardır. Zira İslamiyet’in birçok hükmü kentin varlığını gerektirmektedir ve İslam halkları genelde şehirlerini dağlık alanlara, yamaçlara konumlandırmıştır; İslam Medeniyeti hem evrensel, hem de bölgeseldir, tektir fakat diğer bir yandan da çok çeşitlidir. İslam dini hakim olduğu toplumlarda bazı uygulamaları kaldırmış, birçok pratiği değiştirmiştir fakat bunun yanı sıra karışmadığı kültürel örüntüler de vardır; İslamiyet yabancıları batılıların asla anlayamayacağı bir hoşgörüyle kabul etmiştir; İslam Medeniyeti, bilime ve felsefeye çok ciddi katkılarda bulunmuştur”.

Bundan sonra İslam Medeniyeti’nin olmazsa olmazı şehirle devam ediyordu: “İslam şehirlerinde düzensizlik gibi görünen bir düzen vardır. Merkezde bir kamusal alan vardır, bu kamusal alanın zenginliği arttıkça ihtişamı da artar; şehrin en merkezinde bir ibadethane yani cami bulunur. Camiden sonra önemine göre başka yapılar sıralanır. Medreseler, hastaneler, sahaflar; İslam şehirleri vakıf şehirleridir aynı zamanda bu sebeple esasen İslam Medeniyeti bir vakıf medeniyetidir; İslam şehirlerinde sosyal anlamda sınıflaşan semtler yoktur. Beyler ve halk iç içe yaşarlar, düğünler ve ramazanda iftar sofraları herkese açıktır; Bir sosyal ünite olarak mahallenin varlığı ve mahalle kültürü mevcuttur; Mahremiyetin korunmasına özen gösterilir ve mahremiyet iki biçimde korunur: Evler arası mahremiyete ve ev içinde mahremiyete dikkat edilir. Evler arası mahremiyette komşunun evini, bahçesini görecek şekilde cam pencere yapılmaması veya araya duvar örülmesi örnek gösterilebilir. Ev içinde mahremiyet ise evin selamlık ve harem olarak ikiye ayrılması ile sağlanmıştır; İslam şehirlerinde hayat ve ölüm iç içedir. Şehrin içine dağılmış küçük küçük mezarlıklar bulunur, kabristanlar şehrin dışına itilmez”. 

Bu özellikleri saydıktan sonra dersin sonunda Hoca’dan İslam Şehirlerini daha iyi öğrenebilmek için kitap tavsiyesi istedim. Hoca, bu anlattıklarının tek bir kaynağa dayanmadığını; 30 yıllık birikiminin sonucu olduğunu söyledi ancak yine de mail attığım takdirde yararlanabileceğim kaynaklar gönderebileceğini söyledi. Hoca, hiç adedi olmadığı üzre bana geri dönüş yapmayı unuttu ve odasına hatırlatmak için gittiğimde, bir hatırlatma maili yazıp parantez içinde unutma dememi rica etti. Buna karşılık şu maili yazmış bulundum:

“Merhaba Hocam,

Ben bugün odanıza İslam kentleri hakkında kaynak tavsiyesi almak için gelen öğrenciniz Salih Canbaz. Bana tekrar e-mail atmamı söylediğiniz için bu e-mail'i size gönderiyorum. Ayrıca parantez içerisinde bana "unutma" yazmamı söylemiştiniz, o yüzden haddim olmadan (UNUTMAYINIZ) diyorum.

Saygılarımla”

Hoca’nın cevabı da şöyleydi:

“Salih merhaba,

Derste size anlattıklarım 30 yıllık bir birikim üzerinden benim yaptığım özleştirme ve özetlemeler... Bu yüzden bire bir aynısını, toplu halde bir kitapta bulmanız çoğu zaman imkansız...

Bu konuyla ilgili size önerebileceğim bazı kaynaklar:

- Mimar Turgut Cansever'in tüm kitapları... özellikle "Kubbeyi Yere Koymamak" (Timaş Yay.)

-Mustafa Armağan'ın "Şehir Ey Şehir" (Şula Yay.) ve "Alev ve Beton" (Şule Yay.)

-Ağaç Yay.'dan 1992'de çıkmış derleme "İslam Şehri" adlı çok yazarlı kitap (Editör: R.B. Serjeant)

-Ahmet Davutoğlu'nun Medeniyetler ve Şehirler" kitabı (Küre Yay.)

-Şehir Üzerine Düşünceler-1, Ed.: H. Taşçı, N. Nebati, Esenler Belediyesi Yay., İstanbul, 2014.”

İslam şehirleri anlatılırken bir hususun üzerine özellikle çok durmuştu: “Beyler ve halk iç içe yaşarlar, düğünler ve Ramazan’da iftar sofraları herkese açıktır”. Hoca bunun üzerine bir anısını anlatma ihtiyacı hissetti. Bir dönem Türkiye için çok önemli bir zatın oğlunun düğünü için arkadaşıyla birlikte Çırağan Sarayı’na davet edildiğini söyledi. Hoca, İslam şehirlerindeki bu husustan dolayı yani halkın katılamayacağı bir sofradan yemek yemeyi uygun bulmadığı için arkadaşına düğüne gidemeyeceğini söylemiş. Arkadaşı o an buna dair Fıkıh’tan kaynak bulduğu takdirde kendisinin de düğüne gitmeyeceğini söylemiş. Hoca daha sonrasında İhya-i Ulumiddin’in dördüncü cildinde şu an benim hatırlayamadığım sayfada, bu günahı işleyenlerin ne şekilde cezalandırılacağını aktarınca arkadaşının “desene biz yandık” dediğini söyledi. Hoca arkadaşının “desene biz yandık” sözünü söylerken arkadaşına dair duyduğu üzüntü yüzünden okunuyordu. 

Hoca İslam Medeniyeti’ni anlatmaya, Barış Manço’nun Halil İbrahim Sofrası şarkısını dinleterek başlamıştı. İlk başta şarkıyı tahmin etmemizi istemişti, bir süre dinledikten sonra birkaç kişiden tahmin gelmeye başladı. Devamında Hoca, Barış Manço’nun Türk sanat hayatı için ne kadar önemli birisi olduğunu ve eğitimiyle öne çıktığını söylüyordu. Son düğün anekdotu ile Barış Manço’nun şarkısında öne çıkan temalar birbirini tamamlıyordu. Dinlediğimiz esnada Barış Manço’nun ağzından çıkan İslam Medeniyeti’ndeki erdemlere dair her önemli temayı Hoca tahtaya yazıyordu: “Haddini bilmek”, “kem söz söylememek”, “elalemin namusuna yan gözle bakmamak” ve daha nicesi…

Braudel, İslam Medeniyeti için “türev medeniyet” tanımlaması yapmıştı. İslam medeniyetinin ahlak anlayışını da bu tanımlamanın somut örneklerinden biridir. Müslüman bilginler, akla ve düşünmeye önem veren bir dinin mensupları olarak tüm diğer medeniyetlerden yararlanmak için o medeniyetlerin ve söz konusu bağlamda Antik Yunan Medeniyetinin üzerine tefekkür etmişlerdir ve onlardan yararlanmışlardır. Antik Yunan’ın tüm eserlerini Arapçaya tercüme edip kendi medeniyetlerine neyi dahil edip edemeyecekleri üzerine düşünmüşlerdir. Metafizik alanda Antik Yunan’dan bir bilgi alınmamıştır zira İslam bilginlerine göre metafizik aklın değil inancın konusudur. Dolayısıyla metafizik üzerine akıl yürütmesinde bulunan Antik Yunan filozoflarının metafizik üzerine verdikleri eserler yanlış bulunmuştur. Fakat bu filozofların eserlerini okuduklarında şunu fark ederler ki, onlar ahlakın ne olduğunu çok iyi saptamışlardır. Ahlak ve ahlaka dair her şey akılla kavranabilirdir zira ahlak somut bir alanda, insan ilişkilerinde somut olarak varlığını gösterir. Bu saptamalardan etkilenen İslam bilginleri çerçevesinde söylenebilir ki, İslam medeniyetinin ahlak tasavvurunun temelleri bu yönleriyle Antik Yunan’dan alınan öze dayanmaktadır. Antik Yunan filozofları, ahlak ve ahlaka dair ilkelerin dört temel kaynak üzerinden ortaya çıktığını ifade etmişlerdir: Hikmet, iffet, şecaat, adalet (adalet, diğer üçü var olunca ortaya çıkar).

Daha sonra Müslüman bilginler ahlakın dayandığı bu dört esası “Ümmehat (Analar)” olarak adlandırmıştır. Bir annenin özelliği doğurması, yani üretmesidir. Ahlaka dair her şeyi bu dört esas ürettiği için de Müslümanlar onları bu kavram altında toplamışlardır. Müslümanlar aklın ölçülü, olması gerektiği şekilde işlemesine yani itidaline hikmet, şehvetin yani arzu ettiğimiz şeyleri elde etme gücümüzün itidaline iffet, istemediğimiz, beğenmediğimiz, kendimizden uzaklaştırmak istediğimiz şeylere karşı olan gazap gücümüzün itidaline şecaat (cesaret) demişlerdir. Bu üçünün itidalli işleyişinin birleşimi sonucunda da adalet ortaya çıkar. Ve ahlak, bu dört anadan doğmaktadır. Kötü ahlak yani ahlaksızlık ise bu dört ananın ölçülülüğünün bozulması ile belirir. 

Aklın zarar verecek, kullanılmaması gereken biçimde kullanılarak gerçekleştirilen ifratına cerbeze, aklın kullanılması gerekenden az kullanılarak ortaya çıkan tefritine ise hamakat (ahmaklık) denir. İffetin ifratına utangaçlık, tefritine ise hayasızlık (utanmazlık) demişlerdir. Şecaatin ifratına gözü karalık, tefritine de korkaklık demişlerdir. Adalet ise öyle bir kavramdır ki, hayatta her şeyin ifratı, tefriti vardır fakat adaletin yoktur. Adaletin yalnızca zıddı vardır. Adalet varsa adı adalet, yokluğu ise zulümdür. Hoca, bu ahlak anlayışındaki çarpıcılığı o derste ve daha sonraki birçok derste şu şekilde ifade ediyordu. İslam ahlakında göre gereğinden fazla utanıyorsanız ahlaksızsınız, aynı şekilde gereğinden fazla cesaretliyseniz yine ahlaksızsınız, aynı şekilde korkaksanız da ahlaksızsınızdır. Bu tenkitleriyle bizi her zaman ölçülü olmaya davet ediyordu. 

Bu görüşleri ortaya atarken, özünü Antik Yunan’dan alan İslam bilginlerinin fark ettiği diğer bir husus ise, ahlak adına konuşan filozofların ahlaktan yoksun yaşantılarıdır. Dolayısıyla bir şeyi bilmek başka, o şey olabilmek başkadır. Hoca’nın kendisi bu durumun nasıl olması gerektiğini kendi yaşantısıyla çevresine çok güzel öğretiyordu. Çoğunluğu kötü davranışlarla toplumun karşısında olan filozofların bu davranışlarının köküne inen İslam bilginleri bu konu üzerine düşünerek katkıda bulunmuşlardır:

İnsan hem bedeni hem de ruhu olan bir canlıdır. İnsan bedeninin özelliği, elle tutulur gözle görülür ve kesif olmasıdır, bu yönüyle insan bedeni bilimin konusudur. Ruh ise soyuttur ve latif özelliği taşır. Ruh tek başına bir güçtür fakat tıpkı elektriğin görünür olmak için ampule ihtiyaç duyduğu gibi ruhun da kendini gösterebilmesi ve gerçekleştirmesi için bir bedene ihtiyacı vardır. Latif olan, kesif olanın şeklini alır. İnsan, ruhu ile insan olur ama ruh da bedene uyar. Bedenin özelliği şehvet ve gazaptır, ruhun gücü ise akıl (anlama gücü) ve kalptir (bağlanma-sevme gücü). Bedenin etkisi altına giren ruh, şehvet ve gazaptan da etkilenir. Son noktada buradan insan davranışları karşımıza çıkar ve temel problem, ruhun mu bedeni kontrol edeceği yoksa bedenin mi ruhu kontrol edeceği konusudur. İşte filozofların ahlak üzerine bu kadar tefekkür edip ahlaklı bir yaşama sahip olmamalarının sebebi budur. Çünkü onlar aklın üstünde bir bilgi gücünün ışığından yararlanmamış ve bedenlerinin ruhlarını kontrol etmesine izin vermiş, dolayısıyla şehvete ve gazaba teslim olmuşlardır. O halde elimizde bir ölçü olmalıdır, bu ölçünün adı da vahiydir. Eğer insanın davranışları vahyin ışığına uygunsa, ruh bedeni yönetmektedir. Fakat eğer uygun değilse, beden ruhu kontrol etmektedir. Böylelikle İslam bilginleri aklın üzerinde akla yol gösterecek bir bilgi kaynağını merkeze alarak ahlak kavramına katkıda bulunmuşlardır.  

Ve geldik hocanın meşhur Medeniyet Kırılması tezine. Medeniyet Kırılması Türkiye'nin son 200 yılda yaşadığı dönüşümü ifade eder. Yaşadığımız değişimler bu kavramsallaştırmada “kırılma” olarak adlandırılmıştır zira yaşanan bu değişimler sivil hayatın ve toplumun normal dinamiği içerisinde doğal bir şekilde değil, devlet eliyle gerçekleştirilmiştir. Türk milletinin batı toplumlarına benzeyerek modernleşme çabalarını ortaya koymaya başladığı iki yüz yıllık bir modernleşme serüveni vardır. Bu serüvenin son doksan yılına dahil olan cumhuriyet tarihimizde batılılaşma hareketleri devlet politikası haline getirilmiştir. Sanayi toplumu olma yoluna girdiğimiz son yetmiş yılı kapsayan bir kesintili demokrasi (darbeler) tecrübemiz vardır ve son otuz yılda küreselleşme dinamiklerine göre de hareket eden bir Türkiye mevcuttur. Türk halkı, uzun süreli sayılabilecek bir yazılı kültür evresi yaşamadan sözlü(şifahi) kültürden görsel kültür evresine hızlı bir geçiş gerçekleştirmiştir. Avrupa’da ise matbaanın ortaya çıkışıyla birlikte uzun süre giderek artan bir okur-yazar kitle ortaya çıkmıştır. Sadece seçkinler değil, geniş halk kitleleri de bu okur yazarlığa dahildir. Türk halkının ise uzun soluklu bir yazılı kültürü henüz deneyimlemeden televizyon çağına adım atmıştır. Yaşamaya başladığımız değişimler, kendi toplumsal-doğal dinamiklerimizin bir eseri değildir. Seçkinler ve siyasi elitler eliyle yıpratıcı ve muhtelif tarihi-toplumsal kırılmalarla inşa edilmiş bir modernleşme sürecine giriş yapılmıştır.  Bu tarihi kırılmalar genelde toplumsal sonuçları açısından, özelde tefekkür dünyamız açısında taşıdığı önem itibariyle üzerinde durulması gereken beş kırılmayı içermektedir: Tarih, kültür, din, dil, devlet kırılmaları.

1. Tarih Kırılması: Ülkemizde yeniyi inşa etmek için tarih çarpık bir şekilde kurgulanmamış, karalanmamış, horlanmamış olsaydı, yeni öğretilirken eskiyle bağlar koparılmasaydı, tarih kırılmasından söz etmeyecektik.  Batı tipi modern bir toplum ortaya çıkarmak için genç kuşak cumhuriyetten önceki dönemin karalanmasının, hor görülmesinin pek çok sistematik örneğine şahit olmuştur. Fakat son kırk yıldır Türkiye nesillerin bilincini etkilemiş olan bu kırılmanın izlerini silmek konusunda da çaba sarf etmektedir. Günümüzde büyük ölçüde geride kalan bu tarih kırılması kültür, dil, din ve devlet kırılmalarını beraberinde getirmiştir.

2. Kültür Kırılması: Kültür kırılması kavramıyla kültürün, tarihin horlanması sonucu zayıf kültür özelliği göstermeye başlaması kastedilmektedir. Zayıf kültür ise, kendi kültürel birikimine değer vermeyen ve dolayısıyla bu birikimden yararlanamayan, yeni ve güzel olanı başkalarında arayan ksenosantrik toplumların özelliğidir. Kültür kırılmasından söz etmemizin nedeni kendi yüksek kültür birikimini aşağılayan, en azından yok sayan, batı kültürünü ise yücelten bir kültür politikasının uzun yıllar uygulanmış olmasıdır.

3. Dil Kırılması: Dil kırılması ile alfabe değişikliğine ve dil devrimine, özellikle mantıki izahı yapılması güç olan öztürkçeleşme akımına dikkat çekilmektedir. Alfabe değişiminin gerekliliği sembolik ve işlevsel kazanımlar ileri sürülerek savunulabilir fakat bu değişim tarihi birikimi değersizleştirme yoluna gidilmeden yapılsaydı bir kırılma boyutuna varmadan toplum bu sürece uyum sağlayabilirdi. Bugün alfabe değişimi ve öztürkçeleşmenin yol açtığı dil kayması nedeniyle bin yıllık bir medeniyet yok hükmündedir ve o birikimin zenginliklerinden de faydalanılamamaktadır. Genç ve eski kuşaklar, halk ile de aydınlar arasındaki dilsel bağın kopuşu barizdir.

4. Din Kırılması: Din kırılması ile birlikte toplumda İslamiyet değersizleştirilmiştir. Pozitivist ve modern elitlerin gözünde din, kentli, eğitimli insana yakışmayan, ömrünü tamamlamış bir inanç sistemiydi. Ve ne zaman ki bir inanç, toplumun eğitimsiz kesiminin ellerine teslim edilir, o zaman o dine yönelik ince idrakten yoksun yorumlarla karşılaşmak ve bu yolla inancın belli kesimler tarafından hor görülmesi kaçınılmazdır. Laiklik teoride inanç ve ibadet özgürlüğü olsa da Türk toplumuna uygulanırken sadece hukuk ve siyasetin sekülerleşmesi ile sınırlı kalmadı. Eğer böyle olsaydı din konusunda yaşanan dönüşüm de sağlıklı bir süreçle atlatılabilirdi. Fakat olmadı ve dışlanan din toplumdan uzaklaşırken en azından bin yıldır ona dayanarak inşa edilen değerler sistemini beraberinde götürdü.

5. Devlet Kırılması: Devlet kırılması kısaca Osmanlı’nın asırlar boyu süregelen tarihi boyunca ortaya koyduğu devlet zihniyetinin ve ferasetinin kaybedilmesidir. Günümüz Türk toplumunda devletteki yüksek kademelerde görev yapan kimselerin imparatorluk zamanında yalnızca en basit mevkilerde hizmet verecek çapta oldukları söylenebilir.

Modernleşme projesinin bu kırılmalarla toplumumuzu etkisi altına alması tarihi bir vakadır. Tarihin çarpıtılarak karalanması, geleneğin aşağılanması, dinin itibar kaybına uğratılması ve batının kültürel değerlerinin devlet eliyle yayılmaya çalışılıp yüceltilmesi bir dönemin tartışılmaz gerçeğidir. Bu kırılmalar neticesinde tarih defosu, dil defosu, kültür defosu, devlet defosu ve din defosu olarak adlandırabileceğimiz kusurlarla bezeli aydınlar sahneye çıkarmıştır ve ülkemiz zihinsel kaçışlar ülkesine dönmüştür. Solcular Rusya'ya, İnkılapçılar Batı'ya, Türkçüler Turan'a, İslamcılar ise Arap'a kaçmışlardır. Ve altı yüz yıllık bir medeniyetin çocuklarından kaçkın olmayan neredeyse tek bir tanesi bile kalmamıştır. Türk milleti bugünlerde evine dönmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bu beş defoyu gidermek için o beş defoyu beş bilince, tarih, dil, din, kültür ve devlet bilincine dönüştürmek ve onların bilgisiyle çevrili olmak gerekmektedir.

---

Sonrasında vize haftasının ortasında bölümümüzün düzenlediği Türk-Cezayir Kimlik Kongresi’ne katıldığım için sınava çok az çalışmıştım. Akşamında Mustafa Kemal Şan Hoca ben, Şefiye Ekber ve şimdilerde üst teğmen olan Samet Ağçalı’yı, kongre ekibiyle birlikte yemeğe davet etti. İlk başta “sınavımız var” diyerek reddettim. Hoca, “hangi ders?” diye sorunca “Medeniyet ve Toplum, Tayfun Hoca’nın dersi” dedik. Mustafa Hoca alt dudağını ısırıp, “tamam o zaman dedi”. Ne var ki, midemize yenik düşüp, daveti reddetmemize rağmen yemeğe iştirak ettik. O sırada bizi mekânda gören Mustafa Hoca’nın neler düşündüğünü hâlâ merak ediyorum. 

Ertesi gün sınava girdik; epey de güzel geçti ve 93 almıştım. Birkaç hafta sonra -yeniler bilmez ama- Sosyoloji Topluluğu tarafından düzenlenen meşhur ‘Osmanlı’da Kahvehane Kültürü’ etkinliğinde, ben Tayfun Hoca’nın beni tanıyıp tanımadığından şüphe ederken, Hoca yabancı uyruklu olmama rağmen sınıfın en yüksek ikinci notunu aldığım için beni tebrik etti (en yüksek notu 95 ile Mustafa Kol almıştı). Bir yandan beni fark etmiş olmasının sevincini yaşarken öbür yandan yabancı uyruklu demiş olması çok hoşuma gitmediğinden nereli olduğumu, kim olduğumu tekrar anlattım. Hoca bunun üzerine “ama sonuçta liseyi Türkiye’de bitirmedin; onu anlatmaya çalışıyorum” deyince rahatladım. 

Sunum konusu olarak başkanı olduğum grupla birlikte Antik Mezopotamya Medeniyeti’ni sunacaktık. Herkes, 5 dakikada sunması gereken kısmı sunmalıydı. 5 dakikada sunamayanı önce uyarır, uyarıya rağmen bitiremeyince de notunu ona göre verirdi. Hocaya göre bir şeyi ne kadar öz bir biçimde anlatıyorsanız o şeyi o kadar iyi biliyorsunuzdur. Kime ait olduğunu hatırlayamadığım bir anekdotu şöyle anlatmıştı: “10 dakika konuşacaksam iki hafta hazırlanırım, yarım saat konuşacaksam bir hafta, bir saat konuşacaksam hemen hazırım”. Benim de payıma düşen giriş mahiyetinde bir sunum yapmaktı. Girişi, diğer arkadaşların anlatacaklarının anlaşılmasını sağlayacak bir altyapı olarak sunmam gerektiğini biliyordum. Sümer, Akad, Babil, Asur, Elam gibi Medeniyetleri; bereketli Hilali, o medeniyetleri medeniyet başlığı altında toplayan faktörleri ve Türkiye’deki resmi tarih tezi bağlamındaki Mezopotamya tartışmalarını 5 dakikada sundum. Hoca bu kadar çok şeyi bu kadar kısa zamanda çok iyi anlattın ancak heyecanlanmadın, dedi. Kısa anlatabilmek, bildiğinin bir emaresi olsa da o bildiğini karşı tarafın bilebilmesi için heyecan gerekliydi. Nihayetinde heyecansız geçen sunumumdan 10 puan kırılmış ve 90 almış oldum.

Aynı dönem derse girmek üzereyken önce beni fark edip sornra -nereden gördüyse- yazı yazıyor olmamı takdir etti, yazmaya devam etmemi söyledi ve ekledi: “Bir şeyi ne kadar iyi yazıyorsan o kadar iyi biliyorsundur”. Keşfedilecek daha neyim olacaktı diye düşündüm, sonraki yılları hesaba katmadan.

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr