Türk Azınlık eğitiminde algı operasyonları ve mütekabiliyet: Aynı uygulamalar Türkiye’de yapılsa ne olurdu?
Batı Trakya’daki uygulamaların benzerleri “mütekabiliyet” gerekçesiyle Türkiye’deki Rum azınlık okullarında da uygulansaydı Avrupa nasıl tepki gösterirdi?
Batı Trakya’daki Türk Azınlık eğitiminin başına gelenleri yalnızca son birkaç yılın öğrenci azlığına, ekonomik krize, göçe veya doğum oranlarının düşmesine bağlamak büyük bir yanılgı olur. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bir günde ortaya çıkmadı. Taşlar, yıllar boyunca, sabırla ve planlı bir şekilde yerlerine konuldu.
Önce azınlık insanının kendi okuluna olan güveni sarsıldı. Ardından velilere devlet okullarının daha iyi olduğu anlatıldı. Öğrenci sayıları azalınca sınıflar birleştirildi, okullar kapatıldı. Sonra da bütün bunlar azınlığın kendi tercihiymiş gibi gösterildi.
Kısacası önce şartlar oluşturuldu, ardından ortaya çıkan sonuç azınlığın önüne konuldu:
“Çocuğunuzu siz aldınız, okulunuzu siz boşalttınız, biz de kapattık.”
Peki, gerçekten her şey bundan mı ibaret?
Kırmahalle’de başlayan mücadele
2000’li yılların başında Gümülcine Kırmahalle Türk Azınlık İlkokulunda ilk Aile Birliği Derneğini kurduk. Kuruluş işlemlerinin tamamlanması ve derneğimizin resmiyet kazanması için yaklaşık yedi ay beklemek zorunda kaldık.
Derneğin genel sekreteri olduğum dönemde Türk azınlık eğitiminin sorunlarını yalnızca dışarıdan gözlemlemedim. Toplantılarda, okul koridorlarında ve yetkililerle yapılan görüşmelerde bu zihniyetle doğrudan karşı karşıya kaldım.
Dönemin azınlık okulları müfettişi, velilerin bulunduğu bir toplantıda kürsüye çıktı ve bize:
“Siz çocuklarınızın Yunanca öğrenmesini istemiyorsunuz. Bu kadar çabamıza rağmen bunu başaramadık.” dedi.
Sanki Yunanca eğitimindeki başarısızlığın sorumlusu yanlış yöntemler değil de çocuklarımız ve velilerdi.
Söz alarak itiraz ettim. Biz çocuklarımızın Yunanca öğrenmesini istemiyor değildik. Tam tersine, bu ülkede yaşayan çocuklarımızın Yunancayı doğru, güçlü ve eksiksiz biçimde öğrenmesini herkesten fazla istiyorduk. Fakat çocuklarımıza Yunanca, ana dili Türkçe olan öğrencilere uygun yöntemlerle öğretilmiyordu.
Çocuk, Yunanca dil bilgisi kuralını anlamadığında ona Türkçe yardımcı olabilecek öğretmenler vardı. Yunanca eğitimi almış, iki dili de bilen azınlık öğretmenleri mevcuttu. Bu öğretmenler, öğrencinin nerede zorlandığını anlayabilir ve gerektiğinde konuyu Türkçe açıklayabilirdi.
Üstelik buna benzer yöntemlerin pilot program olarak denendiğini de biliyorduk.
O hâlde neden Yunanca derslerine yalnızca Yunan öğretmenler giriyordu? Yunanca eğitimi almış Türk öğretmenler neden Yunanca bölümünde görevlendirilmiyordu? Yunan öğretmenler Yunanca derslerine girebiliyor da iki dili bilen azınlık öğretmenleri neden yalnızca Türkçe derslerle sınırlandırılıyordu?
Bu soruları yönelttiğimizde müfettiş kızdı ve:
“Sen devletten daha mı iyi bileceksin?” diye karşılık verdi.
Hayır, ben devletten daha iyi bildiğimi söylemiyordum. Ancak kendi çocuğumu, onun ana dilini ve okulda nerede zorlandığını bildiğimi söylüyordum.
Zaten sorun da tam burada başlıyordu. Azınlığın kendi çocuğu hakkında söz söylemesi bile bazılarına göre devletin eğitim politikasına meydan okumak anlamına geliyordu.
Azınlığın “dostu” gibi görünenler
Daha sonra karşımıza bir eğitim sekreteri çıktı. Azınlık içindeki her şeyi bildiğini, her soruna çözüm ürettiğini savunan ve çevresindekileri de buna inandıran bir isimdi.
Hükümetler değişiyordu fakat o, âdeta bir metropolit gibi aynı makamda kalmaya devam ediyordu.
Kendisini azınlık insanının dostu olarak gösteriyor, çocuklarımızı bizden daha fazla düşündüğü izlenimini veriyordu. Fakat zaman içinde uygulanan politikaların azınlık okullarını güçlendirmekten çok, öğrencileri devlet okullarına yönlendirmeye hizmet ettiğini gördük.
Bu yönlendirme hiçbir zaman açıkça:
“Azınlık okulunu kapatacağız, çocuğunuzu devlet okuluna gönderin.” şeklinde yapılmadı.
İş, çok daha ince yürütüldü.
Önce velinin kulağına şu söz fısıldandı:
“Senin çocuğun çok zeki. Onu bu okulda harcama. Devlet okuluna gönder, ileride bana dua edeceksin.”
Dikkat edin, hemen hemen her veliye kendi çocuğunun diğerlerinden daha zeki olduğu söylendi. Her aileye çocuğunun özel ve farklı olduğu hissettirildi.
Bu yöntem bana 1990’lı yıllarda fabrikalarda yaşadıklarımızı hatırlatıyor. Patron bir işçiyi kenara çeker, el altından biraz fazla para verir ve:
“Bunu kimseye söyleme. Sen diğerlerinden daha çok çalışıyorsun.” derdi.
Aynı sözü başka işçilere de söylediğinde çalışanlar arasındaki güven ortadan kalkardı. Herkes kendisini diğerinden üstün zanneder, ortak hareket etme duygusu kaybolurdu.
Azınlık eğitiminde de benzer bir yöntem uygulandı. Her veliye çocuğunun diğer çocuklardan farklı ve daha zeki olduğu söylendi. Böylece ailelerin ortak eğitim kurumlarına duyduğu güven yavaş yavaş parçalandı.
Veliler çocuklarını devlet okullarına gönderirken bunun tamamen kendi kararları olduğunu düşündü. Oysa o kararın zemini yıllar süren telkinlerle hazırlanmıştı.
İşte algı operasyonu dediğimiz şey tam olarak budur.
Yassıköy’de yaşananlar neyin habercisiydi?
Yassıköy’de daha Vali Yannakidis döneminde, okul müdürüne kızan bazı veliler çocuklarını devlet okuluna göndermişti. Fakat bir süre sonra bazı Yunan veliler buna tepki gösterdi.
Azınlık öğrencileri nedeniyle kendi çocuklarının iyi eğitim alamadığını, öğretmenin dersi sınıfta iki veya üç defa anlatmak zorunda kaldığını söylediler.
Bu söylemin ardından sınıfların bölünmesine ve öğrencilerin sözde birbirlerine uygun gruplar hâlinde aynı sınıflarda toplanmasına yönelik bir süreç başladı.
Sonuçta Yunan öğrencilerin çoğunlukta olduğu sınıflarda göstermelik olarak bir veya iki Türk azınlık öğrencisi bırakıldı. Sınıfların alfabetik sıraya göre oluşturulması gerekirken farklı gerekçeler üretildi. Bu ayırımlar sonraki dönemlerde de değişik bahanelerle devam etti.
Şimdi sormak gerekiyor:
Azınlık çocuğunu devlet okuluna yönlendirenler, o çocukların burada nasıl karşılanacağını hiç düşündüler mi?
Velilere, “Devlet okuluna gönder, ileride bana dua edeceksin” diyenler; çocukların sınıflarda ayrılma ihtimalini, dışlanmasını veya kendisini kabul ettirebilmek için kimliğini gizleme ihtiyacı duymasını anlattılar mı?
Hayır.
Çünkü algı operasyonunun ilk aşamasında yalnızca güzel taraf gösterilir. Bedel ise yıllar sonra ortaya çıkar.
Devlet okuluna giden Türk azınlık çocuğu sadece yeni bir eğitim sistemine girmiyor. Küçük yaşta çoğunluğun dili, kültürü ve sosyal baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Kendisini kabul ettirebilmek için onlar gibi konuşması, onlar gibi davranması ve zamanla onlar gibi düşünmesi gerektiğine inanabiliyor.
Farklı kültürlerden çocukların aynı okulda eğitim görmesi kimine göre iyi, kimine göre ise pek uygun görülmeyebilir. Ancak kaynaşma ile asimilasyon aynı şey değildir. Kaynaşma, herkesin kendi kimliğini koruyarak eşit biçimde bir arada yaşamasıdır. Bir çocuğun kendi dilinden ve kültüründen uzaklaşması ise kaynaşma olarak sunulamaz.
Okulların kapanması gerçekten yalnızca nüfus meselesi mi?
Köylerimizdeki azınlık okullarının kapanmasında bizim de hatalarımız bulunduğunu kabul etmeliyiz.
Bazı aileler çocuklarını şehirdeki okullara kaydettirmek için imkanlarını zorladı ve ya şehre göç etti. Doğum oranları azaldı. Göç arttı. Köylerde genç nüfus kalmadı. Bütün bunlar öğrenci sayılarının düşmesine neden oldu.
Ancak bir okulun öğrenci sayısı dokuzun altına düştüğünde kapatılmasını kolayca kabullenmemiz de büyük bir hataydı.
Belki bazı ileri gelenlerimizin onayı veya sessiz kabullenişi olmasaydı, Lozan’ın azınlık eğitimine sağladığı güvencelerin aşındırılması bu kadar kolay olmayacaktı.
Biz çoğu zaman kötüden kaçarken daha az kötü olduğunu düşündüğümüz seçeneği kabul ettik. Fakat “daha az kötü” diye kabul ettiğimiz her uygulama, sonraki yıllarda yeni bir hak kaybının başlangıcı oldu.
Hâlbuki her defasında daha fazlasını istemeliydik. Verilmeyeceğini bilsek bile daha iyisini talep etmeliydik. Çünkü bazen normal olanı elde edebilmenin ilk şartı, daha fazlasını istemek ve bunun mücadelesini vermektir.
Bir köy okulunun kapanması yalnızca birkaç öğretmenin başka yere gönderilmesi veya öğrencilerin komşu köye taşınması değildir. Okulun kapanması, köyün geleceğinin kapanmasıdır.
Okulu olmayan köyde genç aile kalmaz. Çocuklar başka yerlere taşınır. Ardından anne ve babalar da köyden uzaklaşır. Nüfus azalır, dükkânlar kapanır, köyün sosyal hayatı biter.
Devletler günlük düşünmez. Yirmi, otuz, hatta elli yıl sonrasını hesaplar. Azınlık okullarının kapanmasının köyleri boşaltacağını devletin görmediğini düşünmek saflık olur.
Okullar kapandıkça daha az Türkçe öğretmenine ihtiyaç duyulacağını da bilir. Azınlık nüfusu şehirlerde toplandıkça ailelerin sosyal ve kültürel bakımdan daha kolay yönlendirilebileceğini de hesaplar.
Bütün bunların kendiliğinden geliştiğine inanmamız mı bekleniyor?
Dün dükkân adresi kabul ediliyordu, bugün evin kapısı kontrol ediliyor
Geçmişte bazı veliler bir dükkân adresi bile göstererek çocuklarını merkezdeki azınlık okullarına kaydettirebiliyordu. O günlerde adres konusunda bu kadar titiz davranılmıyordu.
Bugün ise yeni sınıf açılmaması için velinin gösterdiği adreste gerçekten oturup oturmadığı araştırılıyor. Çocukların azınlık okuluna kaydedilmesini engellemek için en küçük ayrıntı bile gerekçe yapılabiliyor.
Eğer adres ve okul bölgesi kuralları varsa elbette herkese uygulanmalıdır. Fakat aynı katılık yalnızca azınlık okullarının kapısında ortaya çıkıyorsa burada kanun uygulamasından değil, seçici uygulamadan söz edilir.
İskeçe’deki merkez azınlık okulunda yaşanan son kayıt tartışmaları da bunun en açık örneklerinden biridir. Çocukların hangi okul bölgesine ait olduğu, verilen adreslerin doğru olup olmadığı ve başka bir azınlık okuluna kaydedilmeleri gerektiği ileri sürülüyor.
Peki, aynı denetimler bütün devlet okullarında aynı titizlikle yapılıyor mu?
Türk Azınlık okuluna gitmek isteyen çocuğun adresi bu kadar dikkatle araştırılırken, devlet okuluna geçmek isteyen azınlık öğrencisinin önüne aynı engeller çıkarılıyor mu?
İşte cevaplanması gereken soru budur.
Altı sınıflı okullarda yeni yöntem: Sınıfları birleştir, veliyi kızdır
Şimdi büyük ve merkezî köylerde bulunan altı sınıflı azınlık okullarımızda başka uygulamalarla karşılaşıyoruz.
Küçük köy okulları toplam öğrenci sayısı dokuzun altına düştüğünde kapatılıyor. Büyük köylerde ise öğrenci sayısı dokuzun altına düşen sınıfların başka sınıflarla birleştirilmesi gündeme getiriliyor.
Birinci sınıftaki çocukla ikinci sınıftaki veya üçüncü sınıftaki çocuk aynı ortamda, aynı öğretmenle eğitim almaya zorlanıyor. Bunun eğitim kalitesini nasıl etkileyeceği yeterince tartışılmıyor.
Veli doğal olarak kızıyor. Çocuğunun daha iyi eğitim almasını istediği için onu okuldan alıp devlet okuluna kaydettiriyor.
Sonra ne oluyor?
Azınlık okulundaki öğrenci sayısı biraz daha düşüyor. Bir sonraki yıl başka bir sınıf birleştiriliyor. Ardından okulun tamamının kapatılması gündeme geliyor.
Yani önce okulun eğitim kalitesini düşürecek uygulamalar yapılıyor. Ardından velinin bu uygulamalara tepki göstererek çocuğunu okuldan alması sağlanıyor. Son aşamada da:
“Veliler zaten bu okulu tercih etmiyor.” deniliyor.
Bu da algı operasyonunun başka bir şeklidir.
Kontenjan: Hak mı, kimlikten uzaklaştırmanın aracı mı?
Türk Azınlık çocuklarına Yunanistan üniversitelerine girişte sağlanan kontenjan elbette önemli bir haktır. Bu imkân sayesinde birçok gencimiz üniversite eğitimi aldı, meslek sahibi oldu ve topluma faydalı hizmetlerde bulundu.
Ancak meselenin görünmeyen tarafını da konuşmak zorundayız.
Kontenjan sayesinde Yunan üniversitelerinde kalan bazı gençler, kendilerini diğer öğrencilerden eksik hissedebiliyor. Ötekileştirilmemek için onlar gibi yaşamaya, onlar gibi davranmaya ve kendi kimliğini geri plana itmeye çalışabiliyor.
Bu durum elbette herkes için geçerli değildir. Kimliğini koruyarak başarılı olan çok sayıda gencimiz vardır. Ancak istenilen belirli bir yüzdeliğin yakalanması için verilen mücadelenin devam ettiğini de görmeliyiz.
Bir hak, insanı kendi özünden uzaklaştırmanın aracına dönüştürülmemelidir.
Türk Azınlık genci üniversiteye girebilmeli, iyi eğitim alabilmeli ve bu ülkenin eşit vatandaşı olarak yaşayabilmelidir. Bunun karşılığında dilinden, kültüründen, dininden veya toplumundan uzaklaşması beklenmemelidir.
Ekonomik kriz vardı ama Türk Azınlık üzerindeki mekanizma hiç fakirleşmedi
2009 ekonomik krizini hatırlayalım.
Yunanistan ağır bir ekonomik buhranın içindeydi. Devlet memurlarının maaşları kesildi. Bazı kamu çalışanları görevlerinden uzaklaştırıldı. Emekli maaşları düştü. Devlet birçok alandaki harcamalarını kıstı.
Ancak söz konusu Türk azınlık eğitimi ve din işleri olduğunda denetim mekanizmasının hiçbir harcamadan kaçınmadığı izlenimi oluştu.
Batı Trakya’da en iyi ödenen ve görev güvencesi en yüksek memurların önemli bir bölümü azınlıkla ilgili alanlarda çalışanlar oldu. Gerekli para ve imkânlar bu alanlarda daha kolay bulunabildi.
Ekonomik kriz eğitimin kalitesini yükseltmeye gelince gerekçe yapıldı; fakat azınlığı denetlemeye gelince para sorunu ortadan kalktı.
Bunu da mı tesadüf sayacağız?
Bir fotoğraf karesi bile öğretmene ceza sebebi olabiliyor
Bazı okullarda öğretmenlerin veya müdürlerin Türkiye’nin Gümülcine Başkonsolosu ya da seçilmiş müftülerle aynı fotoğraf karesinde yer alması haber yapılarak büyütüldü. Ardından o öğretmenlerin veya yöneticilerin görev yerlerinin değiştirildiği, görevden alındığı ya da çeşitli şekillerde cezalandırıldığı görüldü.
Bu yöntemle diğer eğitimcilere de mesaj verildi:
“Bu kişilerle fazla muhatap olmayacaksınız. Aynı karede bile görünmeyeceksiniz.”
Kendilerine uygun görülen kişiler müdür yapıldı veya ödüllendirildi. Uygun görülmeyenler ise sistemin dışına itildi.
Okul kapalı olduğu hâlde izinsiz olarak içeri girip canlı yayın yapan bir milletvekilinin eylemi nedeniyle okul müdürünün cezalandırılması da benzer bir mesaj taşıyor. Eylemi yapan başkası, cezalandırılan ise okul müdürü oluyor.
Neden?
Çünkü maksat yalnızca o müdürü cezalandırmak değildir. Daha sonra o göreve gelecek kişilere de örnek teşkil etmesini sağlamaktır.
Yani minare çalınmadan önce kılıf hazırlanıyor.
Osmanlı Motosiklet Derneği üyelerinin Gümülcine’de yaşadığı olayda da benzer bir tablo gördük. Videoda “Polise haber veriyorum” diyen kişinin eski polis olduğu, konuşmadan yaklaşık 2 dakika sonra motosikletlilerin yolu kesilmesi, kimlikleri toplanarak emniyete götürülmeleri.
Her olay tek başına değerlendirildiğinde bir tesadüf gibi gösterilebilir. Fakat olaylar yan yana konulduğunda ortaya başka bir tablo çıkıyor.
Aynı yöntemin eğitim alanında da kullanıldığını düşünüyorum: Önce kişiler belirleniyor, sonra gerekçe hazırlanıyor ve en sonunda yapılan işlem sıradan bir idari karar gibi sunuluyor.
Çoğunluk olduğumuzda aynı hoşgörü devam edecek mi?
Bugün devlet okullarına çocuklarını gönderen veliler, orada sayımız az olduğu için ciddi bir tepkiyle karşılaşmadıklarını düşünebilir.
Peki azınlık öğrencileri bazı devlet okullarında çoğunluğu sağlamaya başladığında ne olacak?
Yunan veliler kendi çocuklarının azınlık öğrencilerinden etkilendiğini söylemeye başlarsa hangi çözümler üretilecek? Çocuklarımız farklı sınıflara mı dağıtılacak? Başka okullara mı yönlendirilecek? “Eğitim seviyesi” veya “dil yeterliliği” gibi gerekçelerle yeniden ayrıştırılacak mı?
Yassıköy örneği önümüzde dururken bu ihtimalleri görmezden gelemeyiz.
İşte o zaman azınlık okullarını yeterli görmeyen veliler bu kurumların aslında ne kadar önemli olduğunu anlayacak. Fakat korkarım ki geri dönmek istediklerinde ortada dönebilecekleri bir azınlık okulu kalmayacak.
Bugün kapısına kilit vurulan okul yarın kolayca açılamaz. Öğretmeni dağıtılan, öğrencisi başka okullara yönlendirilen ve binası kullanılmaz hâle getirilen bir kurumu yeniden canlandırmak neredeyse imkânsızdır.
Üstelik o gün geldiğinde şikâyet edilecek bir makam da bulunamayabilir. Çünkü bugünkü uygulamaları konuşmaktan korkanlar, yarın yaşanacakları dile getirmeyi dahi istemeyecektir.
Sonuç ortada: Önce güveni yık, sonra okulu kapat
Bugün yaşananları tek tek değerlendirdiğimizde birbirinden bağımsız olaylar gibi görünebilir:
Bir öğretmen veliyi devlet okuluna yönlendiriyor.
Bir okulda sınıflar birleştiriliyor.
Başka bir okulda adres kontrolü yapılıyor.
Bir köy okulu öğrenci azlığı nedeniyle kapatılıyor.
Bir öğretmen fotoğraf karesi yüzünden cezalandırılıyor.
Bir azınlık öğrencisi devlet okulunda başka sınıfa ayrılıyor.
Bir üniversite öğrencisi kabul görmek için kimliğini geri plana itebiliyor.
Ancak bunların tamamını yan yana koyduğumuzda sistemli bir süreç görüyoruz.
Önce azınlık okulunun itibarı zedeleniyor. Ardından velinin güveni sarsılıyor. Çocuk devlet okuluna yönlendiriliyor. Öğrenci sayısı azaltılıyor. Sınıflar birleştiriliyor. Eğitim kalitesi düşürülüyor. En sonunda okul kapatılıyor.
Sonra da:
“Azınlık kendi okulunu tercih etmedi.” deniyor.
Bugün azınlık okullarını yetersiz bularak çocuklarını devlet okullarına gönderen veliler, bir gün bu okullarda azınlık öğrencilerinin sayısı arttığında farklı sorunlarla karşılaşabilir. Çocukların başka sınıflara veya okullara dağıtılması ve çoğunluk öğrencilerinden ayrılması yönünde yeni talepler gündeme gelebilir.
O zaman veliler, bugün yeterli görmedikleri azınlık okullarının aslında ne kadar önemli birer değer olduğunu anlayabilir. Fakat korkumuz, bu farkındalığın geri dönüşün mümkün olmadığı bir zamanda ortaya çıkmasıdır.
Batı Trakya Türk toplumunun siyaset, hukuk, eğitim, basın ve sosyal hayatında öne çıkan isimlerinin büyük bölümü azınlık okullarında eğitim gördü. Buna rağmen bazı aileler, yeterince araştırmadan “Benim çocuğum daha iyisine layık” düşüncesiyle hareket ediyor. Çocuklarının daha iyi eğitim almasını isterken kendi dilinden, ailesinden ve toplumundan yavaş yavaş uzaklaşabileceğini hesaba katmıyor.
Velhasıl, önemli olan azınlık okullarını velilerin gönül rahatlığıyla tercih edebileceği çağdaş, güçlü ve kaliteli kurumlar hâline getirmektir.
Mesele çocukların Yunanca öğrenip öğrenmemesi değildir. Çocuklarımız Yunancayı çok iyi öğrenmelidir. Bunun yanında Türkçeyi, kendi kültürünü ve kimliğini de aynı ölçüde güçlü biçimde yaşatabilmelidir. Gerçek entegrasyon, insanın kendi kimliğinden vazgeçmesi değil; kimliğini koruyarak eşit yurttaş olmasıdır.
Eğer Batı Trakya’daki uygulamaların benzerleri, “mütekabiliyet” gerekçesiyle Türkiye’deki Rum azınlık okullarına uygulanmaya başlansaydı Avrupa nasıl tepki gösterirdi? Böyle bir uygulama insan hakları ve eğitim özgürlüğü bakımından nasıl değerlendirilirdi?
Fakat çözüm, iki ülkedeki azınlıkların haklarını karşılıklı olarak daraltmak değildir. Mütekabiliyet, azınlık çocuklarını cezalandırmanın bahanesi yapılamaz. Yapılması gereken, hem Batı Trakya Türk Toplumunun hem de Türkiye’deki Rum toplumunun eğitim haklarını uluslararası antlaşmalar ve çağdaş insan hakları standartları doğrultusunda genişletmektir.
Çünkü kaybedilen bir okul yalnızca bir bina değildir. Kaybedilen dil, kültür, hafıza ve gelecek demektir.
Sezen Aksu’nun söylediği gibi:
“Değer mi hiç’’?