Lozan Antlaşması’nın 100. yılında Batı Trakya Türk Azınlığı'nın eğitim sorunu

Lozan Antlaşması’nın Türk Azınlığın güvencesi altına aldığı temel haklardan biri özerk eğitimdir.

Köşe Yazıları 25 Eylül 2023
Lozan Antlaşması’nın 100. yılında Batı Trakya Türk Azınlığı'nın eğitim sorunu

Yüz yıl önce barışı sağlayan bir antlaşmanın kabulüne bağlı şartlarından biri olan kültürel varlığımız, aidiyetimiz ve hukukumuzun güvencesini temin eden belgenin imzalanmasından yüz yıl sonra bugün akıbetini sorgulamak, her zamankinden çok kritik bir aşamaya gelmiştir.

Yüz yıl önce, beklenmedik bir zaman diliminde değişen şartlar karşısında Batı Trakya Türklerinin belki de tek tesellisi, Lozan Antlaşması ile kaderinin tayininde Türkiye’nin birinci derece söz sahibi olmasıdır. Yine bu antlaşma çerçevesinde hak ve hukukunun, başta Türkiye olmak üzere çok uluslu bir antlaşmanın güvencesi altında olmasıdır. Antlaşma, Batı Trakya Türklerine tanınan hakları kullanabilmeleri, yurttaşlık bağıyla bağlı oldukları Yunanistan’ı yükümlü kılarken bu ülkeye yükümlülüklerini anımsatmak ise tarihî sorumlulukları gereği antlaşmaya taraf diğer ülkeleri, hiç değilse vicdanen bağlamaktadır. 

Lozan Antlaşması’nın Türk Azınlığın güvencesi altına aldığı temel haklardan biri özerk eğitimdir. Antlaşmadan yüz yıl sonra bugün Türkçe eğitimin acılı hikâyesini anlamak için geçen yüzyıllık süreçte bu kurumun yozlaşmasına yol açan hata ve ihmallere bakma zorunluluğu vardır. Bu çerçevede şu tespiti yapmak gerekir ki Türk Azınlık'ta eğitim konusuyla ilgili antlaşmanın ruhuna ve müktesebatına uygun, özellikle 60’lı yıllardan sonra sürecin her aşamasında tarihsel gerçekler yok sayılarak Yunan yönetiminin siyasî hedefleriyle örtüşen içeriksiz ve işlevsiz bir “eğitim” modeli dayatıldı. Oysa Lozan Antlaşması böyle bir yoruma asla cevaz vermemektedir. Azınlık eğitiminden bahsederken ilkin şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Türkçe eğitim, aynı zamanda toplumun kimliğini ve karakterini ifade eder. Bunlar birbirinden asla ayrı düşünülemez. 

Geçen yüzyılın başlarından itibaren Türk Azınlık'ta sosyolojik yapının zaaflarından yararlanıp dinî değerleri araçsallaştıran Yunan yönetimi, toplumu kendi içinde cepheleştirerek azınlık eğitimine aktif olarak müdahil olmaya başladı. Toplumda meydana gelen anlaşmazlık sonucunda (eski ve yeni yazı) birbirine karşıt ikili eğitim modelini teşvik edip destekleyen yönetim, “muhafazakâr” diye bilinen kesimin kurumları üzerinde artarak gücünü hissettirmeye başladı. 

1950’li yılların bu süreçte farklı bir özelliği var. Yunan yönetimi, Türk Azınlığa ilişkin bakışında değişik bir profil ortaya koyar. Türk-Yunan dostluğunun, nadiren baharını yaşadığı bu dönemde Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi’nin kuruluşu gerçekleştirilir. Yunan yönetimi Batı Trakya’daki okulların, tamamına yönelik “Türk Okulu” ismini uygun görerek dostluğa yakışır bir hamle yapar. Oysa yönetimin bu sürpriz çıkışının nedeni, dostluğun yapıcı ortamından yararlanarak Batı Trakya Türkleriyle o denli ilgisi olmayan Yunanistan’ın başka bir “ulusal meselesi”yle ilintilidir ki bu, ayrı bir analizin konusudur. 

1967 yılında Yunanistan’da askerî darbe sonucunda kurulan cunta yönetiminin gazabına uğrayan komünistlerden başka Batı Trakya Türk Azınlığı da yedi yıllık baskıcı rejimden büyük zarar gördü. Cunta döneminde yapılan uygulamalar sonraki hükümetlerce de aynen benimsenerek bu dönemde bir “azınlık siyaseti”nin temel taşları döşendi. Türk okullarında, güç kullanılarak Türkçe tabelaların indirilmesi o dönemde başladı. O yılların tarihe geçen başka bir özelliği de vardır. Türkçeye dönük uygulanan çeşitli kısıtlamalar çerçevesinde azınlıkta “muhafazakâr”ların desteğini arkasına alan Yunan cuntası 1968 yılında SÖPA’yı kurdu. Bu, azınlık eğitimi açısından çok önemli bir kırılmaydı; yönetimin uzun erimli bir projenin önemli kilometre taşı olan bu hamle, Lozan Antlaşması’yla sağlanan özerk eğitimin rafa kaldırılacağının ilk somut işaretiydi. 

1970’li yıllardan itibaren kurumsal olarak eğitimi giderek kendi tasarrufu altına almaya başlayan Yunan yönetiminin azınlık ajandasında pedagoji bilimine ilişkin terminoloji teorik olarak bolca telaffuz edildi. Örneğin, SÖPA böyle bir gerekçeyle kuruldu. Oysa pedagojik kaygılardan ziyade siyasî kriterlerle girişilen bu adım, bilgiden ve bilimsel donanımdan yoksun bir illüzyon olmanın ötesinde eğitim adına olumlu hiçbir sonuç sağlamadı. SÖPA projesi, kuruluşundan yaklaşık olarak on yıl sonra 694/1977 ve 695/1977 yasalarıyla tahkim edildi. Yunan yönetimi o tarihten itibaren “Türk Okulu” ibaresi çoktan yasaklanmış olan azınlık eğitiminde söz sahibi olmaya başladı. Adım adım devletin tasarrufuna geçen azınlık okullarına görevlendirilen her öğretmen devlet memuru olma hakkını elde etti. Bu, ekonomik yönden sindirilmiş olan azınlık insanının birçoğuna göre bir umut kapısı oldu; ama ne yazık ki bu tercih, aynı zamanda azınlık eğitiminin bu günlere gelmesine yol açan sonuca önemli ölçüde etkili oldu.

Kurumsal anlamda azınlık eğitiminin özerk statüsünü yok sayan başka bir gelişme, 1980’li yıllarda Türk ismiyle anılan kuruluşların kapatılmasının ardından Türkçe müfredatın tümüyle göz ardı edildiği devlet okullarının kurulmasıydı. Nüfusun yüzde yüz Türklerin yaşadığı bölgelerde fiili durum yaratılarak devlet okullarının (ortaokul ve lise) kurulması eğitimde her şeyin hızla değişeceğinin işaretiydi. Söz konusu okulları ayakta tutabilmek amacıyla Yunan devleti her yolu deneyerek az sayıdaki öğrencilerin bu okullara gitmelerini sağlamak için Türk köylerine özel olarak taksiler tahsis etti. Çeşitli teşvikler cömertçe devreye sokuldu. 
Yaklaşık olarak 10-15 yıl önce yöneltilen ağır eleştiriler karşısında, siyasî misyonunu çoktan tamamlamış olan SÖPA kapatıldı. Yerine, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ile Selanik Aristo Üniversitesi arasında varılan anlaşma gereği bu üniversiteye bağlı Pedagoji Bölümü’nde okutulan derslere ek olarak azınlık öğrencilerine Türkçe’nin de okutulması karara bağlandı. Oysa bu da bir illüzyon olmanın ötesinde, azınlık eğitiminin geleceğine herhangi bir umut vaadetmediği gibi burada okuyan gençlerimize, azınlık okullarında değil, kendilerine de söylendiği gibi ülkenin çeşitli şehirlerdeki devlet okullarında istihdam olanağı sağlanacaktır.  

Peki, ya azınlık okulları?

Böyle giderse azınlık okulları çoktan tarihe karışmış olacak; yoksa her yıl düzineler halinde Türk okullarının kapatılması, “azınlık okulu kötüdür” propagandasıyla köylere otobüsler tahsis edilerek ilkokul öğrencilerinin devlet okullarına teşvik edilmesi, 20-30 yıl sonra şekillenecek manzarayı net olarak göstermiyor mu? 

Bugün bile eğitimde her taraf yangın yeri. İskeçe Azınlık Ortaokulu-Lisesi öğrencileri, baba ve annelerinin desteğinde okul binası sorunu nedeniyle bir haftadır eylem yapmaktadır. Öte yandan bir zamanlar göklere çıkartılan SÖPA projesi, on binlerce mağduruyla trajik bir biçimde çökerken Yunan yönetimi de bu gerçeği onaylarcasına köylerdeki ilkokul öğrencilerine çözüm olarak devlet okullarını göstermektedir. Kırk yıl önce aynı amaçla taksi tahsis eden devlet bu kez hedef büyüterek Türk öğrencileri devlet okullarında okutmak için köylere otobüs tahsis etmektedir.

Yüz yıl önce mülkiyeti ve tasarruf hakkı Batı Trakya Türk Azınlığına ait olduğunu Lozan Antlaşması metninin altında imzasıyla onaylamış olan Yunan hükümeti, yüz yıl sonra bugün azınlığın hukukunu pervasızca çiğneyerek başta eğitim olmak üzere toplumun ana omurgasını oluşturan ve mülkiyeti sadece kendisine ait olan bütün kurumları zimmetine geçirmiş bulunmaktadır.

Bugün azınlığın hukukundan söz açıldığında hükümet yetkilileri ne diyor? “Biz Lozan Antlaşması’na riayet ediyoruz”(!)

Ziya Paşa’nın çokça bilinen dizesiyle adama sorarlar: “Sen âlemi kör, milleti sersem mi sanırsın?”

Batı Trakya Türklerinde siyaset erbabının, kendilerinin de yetiştiği bu okulların kapatılması karşısında, öğrencilerin barınma sorunu karşısında destek vermeleri, bu sorunun çözümü için elbette cesaret verici bir tutumdur. Azınlık siyasetinin doğası bunu gerektirir; ne var ki her sorunun bir adı vardır. Bu azınlığın da sorunu, en çok adından ibarettir. O nedenle sorunun adını koymak gerekir. Adını söylemekten imtina edip soyut tanımlamalarla “soft power” tarzı siyaset anlayışının günümüzde yaşadığımız ciddi sorunlara çözüm olamayacağı gün gibi aşikârdır. Unutulmamalı ki bugün siyasetle iştigal edenler bir gün siyaseten mevta olup köşelerine çekileceklerdir. Onlar adına tarihe intikal edecek tek sermayesi, toplumun sorunlarıyla ne kadar ilgilendikleri olacaktır; giderek işlevsiz duruma getirilen Türkçe eğitim hakkının korunması karşısında nasıl bir tutum sergiledikleri, gelecek kuşaklar adına, karanlığın içinde bir umut ışığı olup olmadıkları olacaktır. 

Bugün Türk Azınlıkla köprüleri atmış, marjinal hale gelmiş kimisi, suret-i haktan görünüp kendi toplumsal gerçeğini yok sayarak, “Türk“ ismini kullanmadığını ısrarla söyleyerek “azınlık” demekle zevahiri kurtardığını sananların, gün gelir ne azınlık ne de soydaş demeye gücü yetecektir.

Özetlemek gerekirse, sistematik bir biçimde aşındırılan varlığımız konusunda toplum olarak karar vermeliyiz; ya Türk azınlık olma bilinciyle kültürel değerlerine bağlı bu ülkenin onurlu ve eşit yurttaşları olarak yaşayacağız; ya da yönetimin bize dayattığı “Hellen Müslümanları” kandırmacasıyla bu ülkede esamesi artık hiç okunmayan birçok azınlık gibi yok olup gideceğiz.

 

Millet gazetesi logo
© 2024 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr