Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Üçlü Tasnifleri: Üç Tarz-ı Siyaset ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak-3

Ziya Gökalp ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak Ziya Gökalp’in Türk Yurdu Mecmuası’nda “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” üst başlığı altında yayımlad

Köşe Yazıları 1 Şubat 2013
Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in Üçlü Tasnifleri: Üç Tarz-ı Siyaset ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak-3

Ziya Gökalp ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak

Ziya Gökalp’in Türk Yurdu Mecmuası’nda “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” üst başlığı altında yayımladığı makaleler serisinin ilki, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” cümlesi ile başlamaktadır. Söz konusu üç fikir cereyânı kronolojik sıraya göre Muâsırlaşmak, İslâmlaşmak ve Türkleşmektir.

Gökalp, mütefekkirlerimizce evvelâ “Muâsırlaşmak” lüzumunun hissedildiğini belirtir ve Osmanlı-Türk modernleşmesini III. Selim devriyle başlatır. “Aslî bir akide hükmünde” gördüğü “Muâsırlaşmak”ı herhangi bir fikrin veya grubun tekeline bırakmaz ve değişen dozajlarda bütün fikir akımlarının muâsırlaşma eğilimi taşıdığının altını çizer[1]. “Muâsırlaşmak cereyânı”, Gökalp’in iddia ettiği gibi “muayyen bir nâşire mâlik” [2] değilse hususî bir fikrî sistematiği ve programı da yok demektir. Sistemsiz ve belirsiz bir “akidenin/temayülün/ihtiyacın/zaruretin” üç fikir cereyânından biri ve hatta ilki mevkiine yükseltilmesi fazlaca cömert bir yaklaşım gibi durmaktadır. (Bu hususa netice kısmında tekrar temas edilecektir.)

Gökalp, Tanzimatçıların muâsırlaşma telâkkisini birkaç cepheden tenkit eder ve kendi muâsırlaşma teorisini yeni bir medeniyet tasavvuru içine oturtur. Burada muâsırlaşmayı bir dereceye kadar Osmanlıcılık ile aynileştirdiği ve içtimaî köklerden mahrum addettiği bürokratik modernleşmeye bilhassa kozmopolitliği sebebiyle karşı çıktığı söylenebilir[3]. Gökalp’in hedefi muâsır bir İslâm Türklüğü vücuda getirmektir. Bu itibarla kozmopolit muâsırlaşma cereyânı yerine, millî ölçüler çerçevesinde alternatif bir tarz-ı muâsırlaşma teklif etmektedir. Asrîliği aletten doğan bir olgu olarak mütalaa eden Gökalp için muâsırlaşmak, şekilce ve maişetçe Avrupalılara benzemek değil, fen ve teknikte Avrupalıların seviyesine çıkmaktır[4].

Muâsırlaşmak temayülüne, İnkilâp’tan sonra “İslâmlaşmak” emelinin iltihak ettiğini yazan Gökalp, ilginç bir şekilde İslâmcılığı, II. Meşrutiyet dönemine münhasır ve Türkçülük ile aşağı yukarı eş zamanlı bir olgu gibi mütalaa edip “Üç Tarz-ı Siyaset”te görüldüğü veçhile II. Abdülhamid’in “İttihad-ı İslâm” siyasetine atıfta bulunmamaktadır. Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi II. Meşrutiyet döneminde Abdülhamid aleyhinde oluşan tepkiyi nazar-ı dikkate alarak İslâmlaşmak fikrinin taşıyıcısı gördüğü “Sırât-ı Müstakîm-Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafındaki İslâmcılılarla, Abdülhamid’in İslâmcılığını ilişkilendirmek istememiş olabilir ki bu iki İslâmcılık tarzı birbirlerinden nitelik olarak farklıdır. İkincisi, Gökalp, “İslâm Ümmetçiliği” ve “İslâm Milliyetçiliği” ayrımına giderek[5] bütün Müslümanların bir millet teşkil ettiği fikrine karşı çıkmıştır. II. Abdülhamid’in “İttihad-ı İslâm” siyasetini, İslâm milliyetçiliği bağlamında değerlendirip ötelemek ve Türkçülük ile uyum hâlinde, ümmet programına dayalı yeni bir İslâmcılık kurgulamak istemiş olması ihtimâl dâhilindedir. Ümmet programıyla “Sırât-ı Müstakîm-Sebîlü’r Reşâd” mecmuası etrafındaki İslâmcıları da iknâ edebileceğini düşünmüş ve bu gerçekleşmeyince “İslâm Mecmuası”nı neşretmeye başlamış olmalıdır.

Gökalp’te İslâmlaşmanın içeri ve dışarı olmak üzere iki yönü vardır. Birinci yönüyle İslâm, Türk milletinin temel yapı taşlarından birisidir. İkinci yönüyle, İslâm dünyası sathında, Arap harflerini muhafaza etmek, ilim ıstılahlarını müşterek hâle getirmek, müşterek bir İslâm terbiyesi oluşturmak, müftülük teşkilâtları arasında irtibat tesis etmek, hilâlin kutsiyetini muhafaza etmek gibi prensipler üzerine müesses bir ümmet programıdır. Ona göre, biri milliyet, diğeri ise beynelmileliyet ile ilgili olması sebebiyle İslâmlaşmanın bu iki ciheti arasında bir tenakuz, karşıtlık yoktur. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”ta Gökalp, ayrıntılı bir millet/milliyet tarifi yapmamış, milletin lisanî bir zümre olduğunu belirtmekle yetinmiştir[6] fakat İslâmiyet ile Türklük arasında özel bir ilişki kurarak daha sonraki yıllarda Türk-İslâm Sentezi çizgisindeki söylemin sıklıkla tekrar edeceği argümanların temelini atmıştır. Aynı lisanı konuşan insanlar, “aynı iştiyak ve temâyüllere, aynı vicdan ve zihniyete”sahip olacakları için aynı dine inanma eğiliminde de olacaklardır. Türklerin, muhtelif dinleri denedikten sonra Şamanî Yakutlar gibi birkaç küçük topluluk müstesna kahir ekseriyetiyle İslâmiyet’i kabul etmesi bu tabiî eğilimin neticesidir. Gökalp’in Yakutlar hakkındaki düşünceleri bu noktada çok önemlidir. Yakutların, İslâmiyet’e doğru akan tabiî eğilimin dışında kalmaları, coğrafî mevkilerine bağlandıktan sonra ya İslâmiyet’i kabul edip Türk kalacakları, yada Hıristiyanlığa geçip Ruslaşacakları, Hıristiyanlığa geçtikten sonra Türklüklerini unutup Slavlaşan Bulgarlar örneği de verilerek ifade edilmiştir. İslâmiyet’i Türk kalmanın ön şartı kabûl eden bu anlayış, daha sonraki kuşakları da büyük ölçüde etkilemiştir. Onun için Türkleşmek demek aynı zamanda İslâmlaşmak demektir.

Müslümanların uzak bir istikbâlde siyasî bir birlik teşkil etme ihtimâlini tamamen yok saymamakla birlikte, hazırladığı ümmet programıyla Müslüman milletler için farklı bir yol haritası çizen Gökalp, ümmetçilik ile milliyetçiliği çeşitli âyetlerden de örnekler göstererek telif etmeye çalışmıştır. İslâm dünyasının farklı milletlerden meydana geldiği kabulü üzerine kurduğu ümmet programı, kesinlikle Üç Tarz-ı Siyaset’te bahsi geçen İttihad-ı İslâm davası değildir. Ümmet mefkûresini fazlaca geniş bulan Gökalp’e göre millet’in bütün diğer içtimâî zümrelere üstün tutulması gerekmekteydi. “Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.”[7]

Türk milliyetçiliğinin tarihî gelişimini konu edinen hemen her çalışmada tekrar edildiği üzere Osmanlı Devleti içinde milliyetçilik fikri en geç Türklerde ortaya çıkmıştır[8]. Bu gecikmede, Türklerin her üçüne birden dâhil olduğu Osmanlılık, İslâmlık ve Türklük kategorileri arasındaki belirsizlik, küçümsenmeyecek derecede pay sahibi olmuştur. Gökalp, Türk milliyetçiliğinin önündeki bu açmazı “devlet, ümmet, millet” formülasyonuyla aşmaya çalışmıştır. Gökalp’e göre Türklerin millet mefkûresinden kaçınmaları, “Türklük yok, Osmanlılık var” demeleri, devlet ile milleti bir manâda algılamalarından kaynaklanıyordu. Devlete, ümmete ve millete ait mefkûreler başka başkadır ve birbirleri arasında çatışma ve çelişki yoktur diyen Gökalp, bu suretle Türk milliyetçiliğine bir yaşam alanı açıyordu. Türkçülüğün, devletin dağılmasını hızlandıracağı yönündeki tenkitlere karşı, Türklük üzerinden yeni bir Osmanlıcılık modeli tasarlamıştır. “Asır milliyet asrıydı ve milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak milliyet zevkini nefsinde duyanlar idare edebilirdi. Türkler kendi milliyetine hürmet etmeye başladıktan sonra diğer kavimlerin milliyetini de muhterem tanıyacak, kendi hak ve vazifelerini tanıdıktan sonra sâir kavimlerin de vazife ve haklarını tâyin edebilecek, milliyet duygularından feragat etmeleri mümkün olmayan dindaş ve devlettaşlarıyla daha güzel anlaşmak yollarını bulabilecekti. Türklük, kozmopolitliğe karşı İslâmiyet ve Osmanlılığın hakikî istinatgâhıydı.”[9] Gökalp’in Türkleşme teorisi, Tanzimat’a ve Osmanlı içtimaî, iktisadî ve siyasî yapısına yönelik iki ciddi tenkit üzerine kuruludur. Evvelâ esas gayesi bir Türk-İslâm harsı vücuda getirmek olan Gökalp, tabiî olarak kozmopolitliğin muarızıdır ve Tanzimatçı muâsırlaşma cereyanına, kozmopolitliği sebebiyle karşı çıkmaktadır. Tanzimatçıların, Osmancılık siyaseti Türklük hakkında zararlı neticeler vermiştir. İkinci olarak Osmanlı siyasî, içtimâî ve iktisadî yapısı içinde Türklüğün konumunu sorgulamıştır. Asker, memur ve köylü sınıflarından ibaret kalan Türkler, millî iktisatlarını kurmalıydılar. Kozmopolit Osmanlı merkez yönetimi, Türklüğü dışlamış ve hakir görmüştü. Millî hayatı kurmak, bir Türk-İslâm harsı vücuda getirebilmek ve Türklüğün millî mefkûresini bulmak için millî tarihe ve halk edebiyatına dönmek iktizâ etmekteydi. “Bir milletin hatıraları, an’aneleriydi” ve Türklük tarih ile yaşayan halk kültüründen çalışılmalıydı[10].

Gökalp, “memleketimizde üç fikir cereyânı vardır” demektedir fakat aslında eserinin ilerleyen kısımlarında bir dördüncü cereyândan, gerek bir fikir hareketi olarak “Osmanlıcılık”tan, gerekse toplumsal bir kategori olarak “Osmanlılık”tan da bahsetmektedir[11]. Acaba Gökalp, diğer fikir akımlarında mevcudiyetine işaret ettiği “hakiki ihtiyaçlardan doğma” özelliğinin “Osmancılık”ta eksik olduğunu mu düşünüyordu? Gökalp’in “Osmanlıcılığı” atlaması muhakkak ki bilinçli bir tercihin ürünüdür. Üzerinde mutlak surette kafa yorulması gereken bu konuyu, netice kısmında tartışmanın daha uygun olduğunu düşünüyoruz.

------------------------------

[1] Ziya Gökalp, “Üç Cereyân”, Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 45. Dipnotlarda, Ziya Gökalp’in yayınlarını toplu şekilde orijinal diliyle ihtivâ etmesi ve kolay ulaşılabilir yeni bir neşir olması sebebiyle M. Sabri Koz tarafından yayına hazırlanan ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan esere atıfta bulunulacaktır.

[2] Modern tarih literatürümüzde batıcılığın merkezi addedilen İctihad dergisi etrafındaki çevreyi, Gökalp’in Muâsırlaşmak cereyânın hususî naşiri telakki etmediği görülmektedir. Peyami Safa, bu hususu Gökalp’in Abdullah Cevded ile arasının açık olmasına bağlamaktadır. Bakınız: Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 28.

[3] “Muâsırlaşmak cereyânına tâbi olanlar Tanzimat fikirlerini yaydıkları sırada… tarihî bir mânâyı haiz kadîm ‘Osmanlı’ tabire yerine, millî renklerden tamamıyla ârî olmak üzere, yeni bir mânâ yapıştırmışlardı.” Bkz. Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 46.

[4] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 48.

[5] Ziya Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 66.

[6] Gökalp daha sonraki yıllarda milleti şöyle tarif edecektir: “Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.” Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, (Kitaplar-1 içinde), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s. 184.

[7] Ziya Gökalp, “Milliyet Mefkûresi”, a.g.e., s. 84. Gökalp’in “bütün mefkûreler, millî mefkûrenin muavinidir.” düşüncesi Üç Tarz-ı Siyaset’teki “Din-i İslâm büyük Türk milliyyetinin teşekkülünde mühim bir unsur olabilir… Edyân, ancak ırklarla birleşerek, ırklara muâvin ve hattâ hâdim olarak ehemmiyet-i siyâsiyye ve ictimâiyyesini muhâfaza edebiliyor.” düşüncesiyle uyum hâlindedir. Akçura, a.g.m., s. 190.

[8] Ziya Gökalp de aynı kanaattedir: “Milliyet mefkûresi ibtidâ gayr-i Müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplarda, en nihâyet Türklerde zuhur etti.” Bkz. Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45.

[9] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 45-47; Gökalp, “Türklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 65.

[10] Gökalp, “Üç Cereyân”, a.g.e., s. 46-47; Gökalp, “An’ane ve Kaide”, a.g.e., s. 54-55; Gökalp, “Hars Zümresi, Medeniyet Zümresi”, a.g.e., s. 59-60; Gökalp, “Tüklüğün Başına Gelenler”, a.g.e., s. 61-64.

[11] “Bugün matbuatımızda içtimâî münakaşalara zemin olan üç mefhum var: Türkçülük, İslâmcılık, Osmanlıcılık.” Bkz. Gökalp, “Millet ve Vatan”, a.g.e., s. 78.

Millet gazetesi logo
© 2021 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA O.E.
BİLAL BUDUR & CENGİZ ÖMER KOLLEKTİF ŞİRKETİ
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ & ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ Ο.Ε.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr