Yangroup logo Yangroup logo
Hisarturizm Hisarturizm

Kültür-Tarih Sayfası 451

Bir Kitap – Batı Türk`ü Tanıdıkça Türkiye’de Yazar Muhsin İlyas Subaşı tarafından kaleme alınan ve Nesil Yayınları arasında yayımlanan “Batı Türk`ü Tanıdıkça” i

Tarih 4 Ağustos 2015
Kültür-Tarih Sayfası 451

Bir Kitap – Batı Türk`ü Tanıdıkça

Türkiye’de Yazar Muhsin İlyas Subaşı tarafından kaleme alınan ve Nesil Yayınları arasında yayımlanan “Batı Türk`ü Tanıdıkça” isimli kitap, çok sayıda Batılı aydının Türklerle alakalı olumlu değerlendirme ve kanaatleriyle ilgili çok zengin bilgi ve belge sunuyor.

İslam`ın getirdiği diriltici hamle sayesinde Türkler, İslam`ın daha geniş alanlara ulaşmasında taşıyıcılık görevi üstlenerek büyük bir misyonun hak sahibi oldu. Batı dünyasının bu realiteyi, Müslüman olan kendi soydaşları için “Müslüman oldu” demek yerine, “Türk oldu” diyerek bir etnik aidiyet terimi hâline getirmesi dikkate şayandır.

“Batı Türk`ü Tanıdıkça” kitabında görüşlerine yer verilen Batılı aydınlar, kendi ülkelerinin aşırılığa kaçan düşmanlık duygularından sıyrılarak gerçeği gören insanlardır. Bu eser, bizde Batı`ya toptan düşmanlık duyanlar ile Batı`da aynı şekilde bize önyargı ve nefretle bakanlara bir iyi niyet penceresi açmak gayretinin sonucudur. Umarız, bu yönde bir ilk olan bu çalışma, bizdeki bir kısım aydının inanç körlüğüne ve tarihine sırt dönme inadına karşı uyarıcı bir görevi gerçekleştirerek maksadına hizmet etmiş olur…

Kitabın ön sözünden…

"Türkler Orta Asya'dan Avrupa'ya yöneldiklerinde dünya siyasi tarihinde iki önemli olay gerçekleşmiş oldu: Birincisi ve en önemlisi Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri, ikincisi ise İslam'ın Batı'ya taşınma görevini üstlenmiş olmalarıdır.

Türkler Müslüman olmadan Batı'yı bir uçtan öbür uca geçseydiler, hiçbir zaman tarih boyunca yaptıkları yayılmanın etkili hamlesini gerçekleştirme güçleri olmazdı. Batı da böyle bir sosyal sarsıntıyı yaşamazdı. Bu, İslam öncesi gelen akınlarda görüldü: Avrupa'ya Karadeniz'in kuzeyinden inen Bulgarlar, Hunlar, Finler, Anadolu içlerine yayılan Uzlar, Avarlar ve Peçenekler bunların hepsi Türk'tü… İslam'ı tanımadan bu topraklara geldikleri için eriyip gittiler. İslam'ın getirdiği diriltici hamle sayesindedir ki Türk varlığı kendini koruyabilmiş ve onunla da yetinmeyerek İslam'ın daha geniş alanlara ulaşmasında taşıyıcılık görevi üstlenerek büyük bir misyonun hak sahibi olmuştur. Batı bu realiteyi, Müslüman olan kendi soydaşları için "Müslüman oldu" demek yerine, "Türk oldu" diyerek bir etnik aidiyet terimi hâline getirmiştir. Selçukluların, böyle bir taşıyıcılık görevi, Batılılarca, onların yayılmasından çok daha ürkütücü olduğu için, Haçlı seferleri, "Kudüs"e ulaşmayı, orasını yeniden fethedip Hıristiyanlığı doğduğu topraklara geri döndürmeyi hedef olarak göstermiş olsa da muhatap olarak Türkleri almıştır…

Bu savaşlar bitmiş midir? Şeklen "evet" denme ihtimali olsa bile, mahiyet değiştirerek devam ettiği kanaatindeyiz. Böyle bir ortamda, katı bir savaş üslubunun milletlere getireceği herhangi bir kazanç yoktur. Hâlbuki birbirimizi anlayarak birlikte yaşamayı öğrenirsek, giderek "küresel köy"e dönüştüğü söylenen dünyamızda hayat daha güzel olabilir...

Kendi içinde "medeniyet krizi"ni aşamayan Batı'nın bu defa, birileri tarafından ortaya atılan ’Medeniyetler Çatışması’ ütopya ve kehanetiyle toplumsal şizofreniye dönüşecek yeni çatışmaların peşinde koşması, kendi içindeki problemleri artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Görülen o ki Batı'da nüfus gerilemektedir. Yaşlanan bu kesimin çok değil, yarım, hatta çeyrek asır sonra yeni arayışlar içine girmesi kaçınılmazdır. Teknoloji bütün ayrıntılarıyla gelişerek devam ederken, birbirimizi anlama alanlarının daraltılması, toplumları "makine medeniyeti"nin acımasız çarkı içerisinde eritebilecektir. Bu çok ciddi bir sosyal tehdit hâlini almak üzeredir!

Artık nüfuz alanları, başkalarının sınırlarına tecavüz ederek sağlanmamaktadır. Geçmişte yaşanan "toprak işgali" sömürgecilik ideolojisinin bir gereğiydi. Şimdi bunun yerini "dıştan denetim" uygulaması almaya başladı. Uluslararası ilişkilerdeki yarışta teknolojik üstünlüğü silahlı güce dönüştürenlerin sömürgecilik idealleri, insanlığa çok daha masumane bir şekilde sunulmaktadır… Bu bakımdan, teknolojiyi transfer eden değil, üreten kazanmaktadır. Böyle bir yarışta yer alabilmek için geçmişin çok iyi okunması ve oradan çok iyi derslerin çıkarılması gerekmektedir.

Bu kitap, böyle bir gayeye kapı açmak için düşünülmüş bir çalışmanın ürünüdür. Değilse, kimseyle bir hesap içerisinde değiliz. Gerçek odur ki her insan etnik tercihini yapma şansına sahip olmadan dünyaya gelmektedir. Bizim sahiplendiğimiz "millet kimliği" bir ırkın diğer ırklara üstünlüğü anlayışından beslenmemektedir. Ayrıcalıklı olmayı, insanlığa vereceğimiz güven, hizmet ve yol göstericilikte görüyoruz. Zaten burada sözünü ettiğimiz aydınlar da işin bu cephesinin farkına varan kimselerdir...

Türk milleti, İslam'ı kabul ettikten sonra, onun disiplini altında yanlış bir kadercilik görünümü sergilememiş, kendisine yüklenen misyonun farkında bir tavırla yeni bir diriliş hamlesi için çıkmıştır sahneye. Çok ilginçtir, Arapların Türkler Müslüman olduktan sonra bıraktıkları "İslam'ı taşıma" görevi Türklere emanet edilmiş ve bu millet, on asra yakın bir süre İslam adına seferlere çıkmıştır. Selçuklu'nun genişleme sebeplerinden en önemlisi buydu. Osmanlı da aynı meşaleyi Selçuklulardan alarak daha ilerilere taşıma idealini bunun için benimsemişti. Cumhuriyet döneminin Türkiye'si de mevcut ellinin üzerindeki müstakil İslam ülkesi içerisinde yine böyle bir misyonun bütün dinamik unsurlarını taşıyan donanımla aynı sorumluluğu devam ettirmektedir.

Hıristiyan dünyası, Türk toplumundaki bu dinamizmi karşı saldırıyla yıkamayacağını anlayınca, bu defa 18. asırdan başlayarak içten bunalım programlarını uygulamaya koymak suretiyle başarıyı bu yönde sağlamayı denemiş ve bunu da başarmıştır. "Müsteşrik organizasyonları"nın arka planına bakılırsa, bu gerçek çok iyi bir şekilde görülebilecektir. Türk insanının tarihte yerleşmiş profili, hoşgörülü, fedakâr, yardımsever ve üretken olarak şekillenmiştir. Kaybetmekte olduğumuz bu özelliklerimizin farkına vararak, yeniden kendine dönüş çabasına gireceğimizi umuyorum.

Bize, "Batı'da ne işiniz vardı?" diyenlere, dün olduğu gibi, bugün de çok rahatlıkla, "Sizin Asya'da, Afrika'da ve Arap Yarımadası'ndaki işiniz neyse, bizimki de oydu!" diye cevap vermek, belki ithamların çelişkili kurtarıcılığından fayda beklemek gibi olabilir. Ama biz onların gittikleri gibi gitmedik başka ülkelere. Bunu da rahatlıkla bu ifadenin devamında şu şekilde dillendirmemiz mümkündür: "Siz yeraltı ve yer üstü kaynaklarının hepsini sömürdünüz, biz sadece hizmet götürdük. Kimsenin bir avuç yeraltı ya da yer üstü zenginliğini transfer etmedik." Tabii ne onların soruları ne de bizim cevabımız ortaya kalıcı bir çözüm getirecektir. Çözüm, günümüzün insanının kendi erdemlerindedir. Bu bakımdan birbirimizi anlamanın, geleceklerimize çok daha kalıcı emanetler bırakmak ve güven sağlamak bakımından faydalı olacaktır…

Hâl böyle iken anlayışı, karşılıklı bir fedakârlık olarak düşünmeden tek taraflı beklemek, bu işteki çabalarında ister istemez bir art niyet ve hatta belki de bir hesap tavrının aranması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Bu kitabın varlık sebeplerinden birisi de Batılılardaki bu niyet ve harekete rağmen kendi içlerinden bizi tanıyanların olumlu ve hatta hayranlıkla sözünü ettikleri görüşlerini ortaya koymaktır. Buraya aldığımız Batılı aydınlar, kendi ülkelerinin aşırılığa kaçan düşmanlık duygularından sıyrılarak gerçeği gören insanlardır. Bunlar içerisinde, Türkiye'yi ve Türk insanını tanımadan önce, bize nefret ve hatta düşmanlık duygusuyla bakanların, gelip tanıdıktan sonra bizim bir parçamız hâline geldiklerini itiraf etmeleri, birbirimizi anlamaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu göstermektedir. Bu eser, bizde Batı'ya toptan düşmanlık duyanlar ile Batı'da aynı şekilde bize önyargılı olup nefretle bakanlara bir iyi niyet penceresi açmak için düşünülmüş bir gayretin sonucudur…

Yanlış anlaşılmanın, hiç tanınmamanın çok daha vahim sonuçlar doğurduğunu dikkate alırsak, bizi tanıdıkça görülen bu değişimin gelecekteki ilişkilerimiz için oldukça olumlu sonuçlar doğuracaktır. Hatta bizi kendi ülkelerinin kamuoyuna karşı savunanlar da hayli fazladır. Bu, tanımanın sağladığı bir olgudur. Buna karşın kendi insanımızın kendini tanıdığından pek emin değiliz. Bu çalışma, o yönde de uyarıcı bir ışık olur diye düşünüyoruz…

Bu kitaba neden isim olarak “Batı Türk'ü Tanıdıkça” dedik? Bu ismi düşünürken, kesinlikle şoven bir duyguyla hareket etmedik. Milletini sevmenin asil bir duygu olduğu kadar, başka milletlere saygı duymanın da bu sevginin paralelinde bir şahsiyet hamuru oluşturduğunun da idrakindeyiz. Bize hayranlık duyanların davranışları, nasıl bir insanî nitelik ise, bizim de onlara saygı duymamız o kadar İslamî bir yükümlülüktür. Öncelikle olayın temel esprisi şu: Türk milletinin, burada izah ettiğimiz, İslam'la bütünleşmedeki hassasiyeti ve ısrarı, var olma kimliğimizin ana besleyici damarı olarak ortaya çıkmaktadır. Bugün bile halk bu temel dinamizmini koruyarak inancında samimidir ve ona sadık bir profili yaşatmaktadır. Bizi dışarıdan algılayanların hemen tamamına yakını da böyle bir sosyal yapı içerisinde olduğumuzu değerlendirmektedirler.”


Bir Ünlü - Yusuf Has Hacip

Karahanlı Devleti döneminde yaşayan Yusuf Has Hacip, Balasagun şehrinde 1017 yılında doğdu. Ailesinin, dönemin ileri gelenlerinden olduğu tahmin edilmektedir. İlk eğitimini Balasagun’da aldı. ‘Has Hacib’ unvanını almadan önce ‘Balasagunlu Yusuf’ olarak tanınıyordu.

Onu bütün dünyaya tanıtan ünlü eseri Kutatgu Bilig’i 50 yaşlarında yazdı. 18 ayda tamamlanan bu eseriyle adeta ölümsüzleşti.Yazdığı bu ölümsüz eseriyle 1070 yılında Kaşgar’a gelerek Karahanlı hükümdarı Uluğ Kara Buğra Han’a kitabını takdim etti. Kendisi de edebiyat ve sanat meraklısı olan Uluğ Kara Buğra Han, sarayda kitabı okuttuktan sonra Balasagunlu Yusuf’a ‘Uluğ Has Hacib’ unvanını verdi. Karahanlı Devleti’nin baş vezir yardımcılığı ile taltif edilen Balasagunlu Yusuf, baş vezir yardımcılığı sırasında Yusuf Has Hacib olarak ün yaptı.

Devrinin seçkin bir bilgin ve yazarı olan Yusuf Has Hacib, İslamî Türk Edebiyatının eseri günümüze ulaşan ilk Türk yazarıdır.

Yusuf Has Hacib 1077 yılında vefat etmiştir. Kabri, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’ın en önemli şehirlerinden birisi olan Kaşgar’da bulunmaktadır.

 

Bir Hikâye - Umut

Dört mum sessizce yanıyordu. Odada sessizlik olduğu için mumların sesi duyuluyordu. Kapının ardındaki çocuk dikkatle onların sohbetlerini dinliyordu... Birinci mum, “Ben Barışım, ama hiç kimse benim yanmama yardım etmek istemiyor. Ne kadar yanmak istesem de, biliyorum söneceğim." dedi ve sessizce söndü... İkinci mum, “Ben Samimiyetim, ama galiba hiç kimsenin bana ihtiyacı yok artık, yanmamın da bir manası kalmadı." dedi ve karanlıklara gömüldü... Üçüncü mum, “Ben de Sevgiyim, ama insanlar beni kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Artık onlar kendi yakınlarını bile sevmiyorlar." dedi ve o da söndü... Seslerin kesildiğini duyan çocuk içeri girdi, sönmüş mumlara bakarak ağlamağa başladı. Dördüncü mum yavaş bir sesle çocuğa teselli vererek: Korkma ben yandığım sürece hiç bir mum sönemez. Çünkü ben Umudum." dedi. Gözleri parlayan çocuk mumu götürdü ve diğer mumları da yaktı...


Bir Bigi-Otuz Yıl Savaşları 

1618 ile 1648 yılları arasında yapılan ve Avrupa devletlerinin çoğunun katıldığı savaşlar dizisidir. Temelinde, bir Protestan-Katolik mücadelesi olsa da, savaşan devletlerin çoğu dinsel değil siyasi amaçlar için savaşmıştır. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'na bağlı prensliklerin farklı taraflarda savaşması sebebiyle bir iç savaş niteliği de taşır. Savaş, 1648 yılında Protestanların zaferiyle bitmiş ve Westphalia Barışı ile savaş sonucunda Almanya’yı oluşturan Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu herbiri hükümran olan birçok küçük devlete ayrılmıştır, İmparatorluk makamının yetkileri ise çok kısıtlanmıştır.

Savaşlarda ve savaşla beraber gelen kıtlık ve salgın hastalıklardan yüz binlerce insan öldü. Burada, savaşan devletlerin kiraladığı paralı askerlerin yaptığı yağmanın ve yol açtıkları yıkımın büyük rolü vardır. Savaşta en çok zararı Almanya gördü, 1500lerde Avrupa’nın gelişmiş bir bölgesi olan Almanya’da gerileme ve yerellik başladı. Otuz Yıl Savaşları’nın en önemli siyasal sonucu, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun birlikten uzak feodal bir karmaşaya sürüklenmesiyle Fransa’nın kıta Avrupa’sında en güçlü devlet olarak çıkmasıdır. 19. Yüzyılda Almanya İmparatorluğu kuruluncaya kadar Avrupa siyasetin Almanya’nın bölünmüşlüğü ve Fransa’nın üstünlüğü çevresinde dönecektir.

-Westphalia Barışı-
Westphalia, Avrupa’nın gördüğü son büyük “din savaşı”dır. Habsburglar’a karşı Protestanları destekleyen Katolik Fransa örneğinde olduğu gibi artık devletlerin çıkarları, dinsel bağlılıkların önüne geçmiştir. Bu açıdan Westphalia ile modern diplomasi ve uluslararası ilişkiler esaslarının temelleri atılmıştır. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Bugün anladığımız anlamda devletlerin oluşturulduğu uluslararası sistem, Westphalia Barışı ile kurulmuştur.

Hisarturizm
Millet gazetesi logo
© 2023 Millet
KÜNYE
BİLAL BUDUR & CENGİZ ÖMER KOLLEKTİF ŞİRKETİ
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr