Bir dükkândan bölge iş dünyasının temsilciliğine: Faik’ler - Mehmet Molla Ahmet
Röportaj: Doğuş ŞÜKRÜ
Gümülcine’de “Demir Ticareti” denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan deneyimli iş adamı Mehmet Molla Ahmet Bey ile 9 Mayıs 2026 tarihinde, 07:00 – 08:30 saatleri arasında iş yerindeki ofisinde samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
Kendisi hem Faik’ler Şirketi sahibi hem de Trakya İş Adamları Derneği Başkanı’dır. En başta bizi kabul edip ağırladığı için kendisine teşekkür etmek istiyorum.
- Teşekkür ederim Mehmet Bey. Aslında Mehmet Bey’le birlikte geçmişte az zaman geçirmedik. İlk evlendiğimde, 5 yıl kadar önce bir buçuk yıl onun şirketinde çalıştım. Bu zaman diliminde, özellikle Karacaoğlan köyü yolu üzerindeki deposunda çalışırken bize mangalda çok sucuk pişirdi… Ben de yine getirdiği meşhur Ircan domatesleriyle hemen domates salatası yapıyordum. Tabii o günleri unutmak mümkün değil. Ondan sebep sizin de müsaadenizle, sizi bir ağabey olarak gördüğüm için size Mehmet Bey yerine Mehmet Ağabey diyeceğim. Nasılsın Mehmet Ağabey?
- Çok güzel bir noktaya değindin Doğuş kardeşim. Öncelikle rica ederim, çok iyiyim sağ ol. Şöyle söyleyeyim; ben bütün çalışanlarımı kardeşim gibi görürüm. Ailelerine bile anlatamadıkları konuları gelip bana anlatırlar. Dolayısıyla güzel günlerdi, evet…
- Biraz kendinden bahsedebilir misin Mehmet Ağabey? Meselâ nerede doğdun? Gerçi bölgemizde seni tanımayan kimse neredeyse yok fakat yine de sen kendini çok kısa bir şekilde tanıtırsan iyi olur? Nasıl bir aile ortamında büyüdün? Çocukluk yılların nasıl geçti gibi kısaca bir giriş yapabilir misin?
- 1955 Gümülcine doğumluyum, iki kardeşiz. Bir kız kardeşim var. İki çocuk babasıyım, bir de torunum var. 13 yaşında ilkokulu bitirdikten sonra şehrimizdeki Edison Sanat Okuluna gittim. Ampulü bulan mucit, okula onun adını vermişler. Daha sonra Elektrik Bölümünü bitirdim. Sonra baba mesleğini aldık. Baba mesleği diyorum ama annemin dedesi 1890’dan beri bu işi yapıyormuş. İlk dedem bu işe başlamış, ondan sonra babam geliyor araba tamiri, daha doğrusu talika (tır) tamiri, öküz arabaları tamiri yapıyor babam, duvardaki resimde gördüğün gibi, büyük kilisenin yanında 1950’de hurdacılığa başlıyor. Önünden çay geçiyordu. Ondan da sonra ben giriyorum devreye. Ben girdikten sonra demir ticaretine yoğunlaşıyoruz. Benim ilk dükkanım 28 metrekare idi. Oralardan buralara geldik.
- Az önce de ifade ettiğin gibi, ailenin ticaretle iç içe bir geçmişi var. Sen iş hayatının içine ilk ne zaman girdin?
- 1973 yılında. 1973’ten bugüne kadar basamakları bir bir basarak çıktım. Daha sonra 300 metrekare bir dükkâna geçtik. Alankuyu’daki yere geçtik, şimdi de 2000 yılından bu yana Kozluköy yolu üzeri olan bu mekândayız ve senin de söylediğin gibi Karacaoğlan köyünün oradaki depoya da geldik. Aynı zamanda bir Alüminyum Fabrikası var, onu da satın aldık. Elemanlarımıınz da büyük gayretiyle bugün toplam 55.000 metrekareye geldik. Hiçbir şey de tesadüfen olmadı.
- İlk kez “Bu işi ben devam ettireceğim!” dediğin anı hatırlıyor musun?
- Hatırlamaz mıyım, sene 1980 arkadaşlarla birlikte çıktığımızda böyle her sene yılbaşında kendimize bir hedef koyuyorduk. Nedir bu hedef? Bu yıl ciromuzu bu meblağa çıkaracağız. Bu doğrultuda gecemizi gündüzümüze kattık desem yalan olmaz.
- Çocukluğunda dükkânda seni en çok etkileyen olay neydi?
- Tek kelimeyle, çalışmak. İşime âşıktım. Gerçekten çalışmayı çok seviyordum.
- Meslek hayatın boyunca unutamadığın bir anın oldu mu Mehmet Ağabey?
- O kadar çok oldu ki, üç dört kez ölümden döndüm. Şöyle, birinde daha çarşıdaki dükkânda damperli küçük bir araba park edecek. Ben de arabayı yönlendiriyorum; sağa gel sola gel, diye. Ancak ben direğe dayanmışım, demirler de geldi beni sıkıştırdı. Adam da çok ağır işitiyormuş. Ben ne kadar da bağırsam zor duydu beni. Bastırdı, öldürdü öldürecek beni adam, o kadar çok. Nasılsa duydu, 10 santim daha gelseydi ben şu an hayatta değildim yani. Bunu hiç unutamam.
- Verilmiş sadakan varmış Mehmet Ağabey.
- İyi anılar da oldu, işlerin açılması gibi. Eskiden demirleri traktörlerle taşıyorlardı. Benim dükkânımdan parkın köşesine kadar kuyruk vardı. Adamlar gelir, demirleri alır, giderler.
- O zamanlar bir tek bu sektörde sen mi vardın?
- Başkaları da vardı ama biraz önce belirttiğim gibi işime âşık olmam, benim onlara güler yüzlü olmam. Peygamber Efendimizin de dediği gibi, güler yüzlü olmayan ticaretle uğraşmasın. Müşteri ilgi istiyor. Bu müşteri tütünle mi uğraşıyor, pamukla mı uğraşıyor, buğdayla mı uğraşıyor, kim ne ile uğraşıyorsa onunla ilgili muhabbet açmak gerekiyor. Müşteri bunu bekliyor ve senden bunu gördükten sonra adam seni kucaklıyor. Benim bütün müşterilerim arkadaşımdır. Ben de 1 avroluk alışveriş yapanla 1000 avroluk alışveriş yapana aynı muameleyi yaparım. Onu ayırt etmem, her ne olursa olsun!
- Sıradan bir günün nasıl geçiyor?
- Benim için yapılacak o kadar çok iş var ki, sabah saat altı gibi geldiğimde önce günlük yapılacak olan projemi çizerim. Bugün A elamanım ne iş yapacak, B elemanım ne iş yapacak, nereden başlayacağız, nerede bitireceğiz… Nitekim bunu da becerebiliyorum ama son zamanlarda yoğunluktan dolayı biraz becerememeye başladım. Sabahları dükkânı ben açarım, gün boyunca işimin başında olmayı severim ve akşamları yine ben kaparım. Gelenim, ziyaretçim, eski müşterilerim çok olur. Dolayısıyla ben de çok memnun olurum.
- Faik’ler, hatta halkımızın deyimiyle Faik’lar ismi bölgemizde güvenle anılan bir marka hâline geldi. Müşterilerin bahse konu markaya duyduğu güvenin temelinde ne yatıyor?
- Doğruluk, dürüstlük, samimiyet. Bunların üçü.
- Faik’ler markasını gelecekte nasıl bir noktada görmek istiyorsun, hayalin nedir Mehmet Ağabey?
- Zor bir soru sordun. Benim hayalim çok. Hayalim, devamlı üretime geçmekti. Yunanistan’da üretim çok yok. Şimdi sana şöyle izah edeyim; biz şimdi herhangi bir ürünü imal etmeye kalkarsak ne Bulgaristan’la ne Türkiye’yle ne de Çin’le yarışabiliriz. Ödeyeceğimiz elektrik parası çok fazla olur. Dolayısıyla burada çok ama çok zor. Dikkat ederseniz 1973-74’te başlamıştı sanayi bölgesi, hepimiz alkışlamıştık. 30.000 kişiye iş istihdamı sağlayacak diye. Amma ve lakin bu çok az sürdü. Şu anda 105 tane fabrikamız var, bu 105 fabrikadan 15’i çalışır vaziyette 90’nı kapalı durumda. Şimdi yeni yeni bir canlılık başladı. Bir iki tane ciddi firma geldi ondan dolayı…

- Ekonomik kriz ve pandemi gibi dönemlerde sizi ayakta tutan ne oldu?
- Çok güzel bir soru sordun. 2008 yılının haziran ayında kriz geldi. Ciddi bir krizdi, birçok firma hatta Amerika’dan başladı bu, onlar da battılar. Bizim iflas etmememizin sebebi elimizde stoğumuzun olmasıydı. Ciddi manada stoğumuz vardı, böylelikle birkaç sene idare edebildik.
- Peki bunu krizden önce öngörebildin mi?
- Öngöremedim maalesef. Çünkü hep ileriye bakıyordum. Her yıl bir basamak daha yukarı çıkmak istiyordum. Benim prensibim buydu, 1973’ten beri her yıl birer basamak çıktım. Ama tabii 2008’de bu kriz geldikten sonra gerçeği söylemek gerekirse iki üç basamak aşağıya indik.
- Başarılı kariyerinin başlangıcında en önemli büyümeye katkıda bulunan iç veya dış mücadelen var mıydı, neydi?
- Vardı. Çabalamaydı. Hedefim vardı; ben burada bu yıl elli bin avro ciro yapmam lazım. Nasıl nasıl ben bunu yapmam lazım. Ha ben elliye değil de elli beşe, altmışa varırdım. Seneye geldiğimde bu sene derdim ki, önümüzdeki sene yetmişe varacağım. Hedefi tutmam lazımdı, tutmadığım takdirde ben bir saat fazla durup çalışmam lazım.
- Çalışanların tarafından sana sorulmuş değişik bir mesele hatırlıyor musun?
- Benim elemanlarım, öyle bir elaman ki hepsi sanki kalburdan elenmiş gibi, hepsiyle çok iyi anlaşıyorum. Benim onlardan şikâyetim yok, onların da benden yana şikâyetlerinin olmadığına inanıyorum. Onlarla ben, patron eleman gibi değil de kardeş gibiyiz. Hepsi gelirler danışırlar, ağabey bunu nasıl yapalım derler. Ben sakız çiğnemem lafı gevelemem, direkt sonucu söylerim.
- Dernekçilik meselelerine nasıl ilgi duydun? Trakya İş Adamları Derneği Başkanlığı sana nasıl bir sorumluluk yüklüyor?
- Trakya İş Adamları olmadan önce Rodop İli Esnaf ve Sanatkârlar Odasında on yıl genel sekreterlik yaptım. Dernekçiliği orada öğrendim. Ben yalnız işime odaklanmıştım, hiç alakam yoktu bu işlerle ama bir arkadaşım geldi benimle birlikte olman lazım dedi, biz de 1965’te seçimleri kazandık. İlk defa oraya azınlıktan birileri girdi. Birisi ben Genel Sekreter olarak, birisi de Rıdvan Şekerci Asbaşkan. Üyelerle birlikte toplam 21 kişiydik. Amacımız, esnafa sanatkâra yardım etmekti.
- Trakya İş Adamları Derneği ne zaman nasıl kuruldu?
- 2016 yılında diye hatırlıyorum. Dr. Sadık Ahmet’in oğlu Levent Sadık Ahmet tarafından kurulmuştu. Biz de kurucu üyelerdendik. Ondan sonra dört yıl idare etti, daha sonra işlerinin yoğunluğundan başkanlığı bıraktı ve dediler ki “Sen buraya gelirsen, biz burayı ilerletiriz.” nitekim de görevi aldığımız gibi aynı azimle çalıştık, 70 üye yaptık. Oraya bir aktiflik getirdik, canlılık getirdik.
- Bölgesel kalkınma adına aklınızda nasıl projeler var? Özellikle gençleri bölgede tutmak için neler yapılabilir, bunun üzerine konuşuyor musunuz? Başkan olarak onlara tavsiyeleriniz ne olabilir?
- Bizim projelerimiz çok. Çatımızda hep devamlı bunları konuşuyoruz. Bizim tek bir sorunumuz var, Avrupa Birliği’nin gençlerimizi emiyor olması. Verdikleri paralar, yüklü paralar, güzel paralar. Dolayısıyla üç aylık olmuş, on beş günlük olmuş… Gençliğimizin bir sorunu bu Doğuş’um. Gençlere tavsiyem, atak olsunlar kaybetmekten korkmasınlar. Kaybetmekten korkarlarsa kazanmayı hak etmiyorlar demek ki. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, çok çalışsınlar.
- Avrupa Birliği emiyor gençlerimizi evet, peki sizin bunu engellemek adına yok mu bir fikriniz?
- Var, olmaz mı ama biz bunu hiçbir zaman açıklığa kavuşturamıyoruz. Mesela seracılık yapmak istedik, olmadı. Tavukçuluk yapmak istedik, olmadı. Bu devlet teşvikiyle olmadığı zaman hiçbir şey olmuyor. Bütün iş nakit paraya dayanıyor.
- Trakya’nın ekonomik potansiyeline baktığınızda, sizce bölgenin en büyük avantajı nedir?
- Trakya, Yunanistan’ın en fakir bölgesi. Kim ne derse desin! Burayı ayakta tutabilmek için yabancı para, dışarıdan gelen para bizi ayakta tutuyor. Şimdi tütünümüz yok, pamuğumuz yok, gibi gibi... Olsa da fiyat yok. Şu anda ciddi bir sıkıntımız var. Biz bir zincire bağlıyız, zincirin halkaları vardır. Bu en büyük halka da rençberliktir, üreticimizdir. Ondan sonra bize gelir. Bu sorunu çözmek bizim elimizde değil.
- Faik’lerin rençberliğe hitap eden geniş bir yelpazesi var. Faik’ler dediğimiz zaman kısaca Faik’ler nedir, şirketin ismi nereden geliyor, ne marketidir, demir mi, ev eşyaları mı, bahçe malzemeleri mi. Sen nasıl özetlersin?
- En başta şöyle; Faik’ler nereden geldi onu söyleyeyim. İki kardeş demeyeceğim bunlara. Birisi babamın ağabeyinin oğluyla ortak. İki kişi olduktan sonra çoğula gidiyor. Babam büyük olduğu için Faik’ler oluyor. Bu saydığın şeylerin hepsinden var. Yapı Marketi, diyebiliriz. Demir Ticareti, diyebiliriz. Demir Çalışma- Bükme- Kesme, diyebiliriz. Dolayısıyla kırk beş bin çeşit ürünümüz var dükkânımızda.
- Önümüzdeki dönemde Trakya ekonomisini şekillendirecek üç kritik sektör ne olabilir Mehmet Ağabey?
- Sanayi bölgesine yatırım, rençberin teşviki ve esnafa yardım. Çünkü vergiler çok ağır geliyor. Küçük esnaf kan ağlıyor. Bunların üçü.
- Bu yaşına kadar kaç ülkeye gittin? Gerek iş için gerek gezmek için? Nasıl yansıdı bunlar senin kişiliğine?
- 40 ülkeye gittim. On dokuz- yirmi yaşında Avrupa’yı yalnız başıma gezdim. Toplam yirmi bir ülke Avrupa’da. Gençlere teşvik vardı. O zamanki parayla dört bin drahmi Avrupa’nın herhangi bir ülkesine parasız bedava giderdin. Trenler vardı. Almanya, Hollanda, İsviçre, Belçika, Fransa… Afrika’da birçok ülkeye gittim. Daha sonra Filipinler Moro’ya gittim. Orada nüfus yüz on milyon. Bunların yüzde onu Müslüman. Müslümanların olduğu yerde savaşlar olduğu için çok yetim var, öksüz var. Onları iki buçuk yaşında alıyorlar, üniversite yaşına gelinceye kadar hatta üniversitesi dahi var, üniversiteye kadar okutuyorlar. Oraya gittik, çok güzeldi Doğuş.
- Peki çok özel olmayacaksa son bir soru daha sormak istiyorum Mehmet Ağabey. Cuma namazlarında sizi sandalyede namaz kılarken görüyorum. Bunun sebebi nedir?
- Dokuz yaşında beni ameliyat yaptılar. Kalça çıkıklığı varmış, muhtemelen doğuştan. Eskiden anlamazlardı, o ameliyat başarılı olmadı. Bu sefer on yedi yaşında artrodez yaptılar, kalçayı bağladılar. Yere oturamıyorum, yere oturamadığım için sandalyede kılıyorum. Şimdi bana gel desen yerde oturalım, bağdaş kuralım yemek yiyelim, oturamıyorum. Bir de geçen sene İstanbul’dan bir profesör geldi, ben bunu yaparım dedi. Ben de ona “Ben on yedi yaşımdan altmış yedi yaşıma kadar böyle yaşamışım, elli sene böyle yaşamışım. Bundan sonra elleme beni.” dedim.
- Benim de omzum çıktığında biraz bu konuları araştırmıştım. Birkaç kez tekrar etti ama şu an çok şükür iyiyim. Dolayısıyla omuz çıkıkları kalça çıkılarına göre daha sık oluyormuş. Kalçanın çıkması ya doğum esnasında ya da ciddi bir trafik kazasında gerçekleşiyormuş. Öyle bir şey benim de aklımda kalmış. Neyse kusursuz insan yoktur Sevgili Mehmet Ağabey. Sormak istediklerim bunlardı, sorularımı gönülden dinleyip yanıtladığın için ben de sana gönülden teşekkür ederim.
- Asıl ben teşekkür ederim Doğuş kardeşim. İyi ki geldin. İnşallah bu güzel sohbetimiz bölgemiz insanına faydalı olur.