Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 6: Millet kavramının modernleşmesi

Bu konunun uzmanı olmadığı haliyle, Türkiye’de bu konuları çalışan yüzlerce kişinin içinde kavramsal açılım yapabilecek seviyede olan birkaç kişiden biriydi.

Köşe Yazıları 1 Haziran 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 6: Millet kavramının modernleşmesi

Ne oldu ne bittiyse bir buçuk senelik Pandemi hapsinde hocaya ait anılar hatırımda yok. Belki de pek irtibat kurmadık. Ancak yüz yüze eğitime tekrar başladığımız 2021-2022 yılının ikinci yarısında, benim de tez dönemimin sonunda (O zamanlar tezimi Mustafa Kemal Şan hocayla yazıyordum) Hoca’nın “Türk Modernleşme Tarihi” diye yeni bir ders açacağını öğrendim. Lisansta verdiği Türk Toplum Yapısı dersinden, bir sebeple çekilmişti. Dersimi almak isteyen yüksek lisans kazansın, orada da veriyorum, demişti. Sonrasında bir talihsizlik sonucu o dersi yüksek lisansta da vermeyeceğini öğrendik.  Hoca’nın “Türk Modernleşme Tarihi” dersini açacağını öğrendiğimde ise lâtifeyle karışık, “dersimi almak isteyen yüksek lisansı kazansın” sözünü hatırlatarak gönüllü olarak dersine katılmak istediğimi söyledim. Hoca, kapısının açık olduğunu söyledi. 

Heyecanla ilk derse gittiğimde şu şekilde başladı: “Bu dersin adı ‘Türk Modernleşme Tarihi’. Tabii Mustafa Hoca bürokrat adam, derse teknik bir isim vermek zorunda ama ben bu dersi, örneğin [Serdivan] Fikir Sanat Akademisi’nde verecek olsam adını ‘Türkiye’nin Batı Medeniyeti Tarafından Öpülüşünün Tarihi’ koyardım. Peyami Safa, Faust adında ilk eserin Goethe’den evvel, onaltıncı yüzyılın İngiliz şairi Christopher Marlowe tarafından yazıldığını söyler. ‘Dr. Faust’un Hayatı ve Ölümü’ eserinde Dr. Faust Helen adındaki güzele yalvarır: ‘Beni bir kere öp ve ebedileştir’. Helen onu öper ve kaçar. Dr. Faust bağırır: ‘Dudakları ruhumu emdi. Bakınız nasıl kaçıyor. Gel, Helen, gel, ruhumu geri ver’. Bizi de yabancı medeniyetler öptü. Bağırıyoruz: ‘Busen çok tatlı, fakat ruhumu emdin. Geriye ver! Ruhumu geriye ver!”. Bu etkileyici giriş, dersin tamamına bedeldi. 

Birkaç hafta sonra Hoca, öğrencilerden ödev konuları seçmesini istemişti. ‘Türkiye’de eğitimin, tiyatronun, sporun, kadının modernleşmesi’ gibi konular seçiliyordu. Ben, Dr. Faust’un bağırdığı gibi bağırabileceğim bir konu bulmak istemiştim. Bu bağlamda ben de gönüllü olarak “Türkiye’de millet kavramının modernleşmesi” başlığı altında bir sunum yapabileceğimi söyledim. Hoca memnuniyetle kabul etti. Üzerine uzun bir şey söylemedi ama konu önerilerine “bu olur, bu şundan dolayı olur, bu bundan dolayı olmaz” şeklinde cevaplar verirken, ben önerimi sunduğum sırada benim konumu aynı şekilde “Türkiye’de millet kavramının modernleşmesi” diye vurgulayarak tekrar etti ve “olur tabii” diye ekledi. Faustvari bir vurguydu ve devamını benim getirmem gerektiğini biliyordum. 

Sunum sırası geldiğinde pek de beklemediğim bir şekilde adeta hocayla benim karşılıklı olarak anlattığımız ve karşılıklı olarak birbirimizi dinlediğimiz bir ders oldu. Benim için o dönemde, millet mi milliyetçiliği doğurdu, milliyetçilik mi milleti doğurdu tartışmasının ikinci kutbunu kabul etmek kolaydı. Elbette ki bir milletin kimliğinin eski zamanlara dayandığını biliyordum ama okumalarımdan modern dönemde millet olarak bildiğimiz olgunun geçmiştekinden tamamen ayrı bir olgu olduğunu kabul etmem kolaylaşmıştı. Hobsbawm’ın Geleneğin İcadı’ndan vesaire bahsederken bizde modern dönemden çok önce icat edilmiş gelenekleri, örneğin Osmanlı’nın soy mitlerini örnek verdi. Çok daha derin okumalarla yıllar içerisinde Tayfun Hoca’nın dediklerinin en azından Türkiye açısından daha doğru olduğunu anladım. 

Sunumda özetle, Türkiye’de ulusal anlamda Türk kimliğinin benimsenmemesini, millet kavramının modernleşip ulus haline gelmesinden ötürü, ulusal bilincin gelişememesine bağlıyordum. Daha açık olmak gerekirse, modernleşmemiş haliyle ortak bir millet bilincine sahip olan Türklerin, ki bunlar Anadolu’nun Müslüman halkıdır, modernleşme sürecinde yaşadıkları kırılmayla birlikte Türklüğü, diğer alt-kimlikleri kuşatan değil onlara alternatif teşkil edecek bir kimlik olarak algılamaya başladıklarını iddia ediyordum. Kısaca ‘millet’in ‘ulus’a evrilmesiyle, ‘milli’ bilincin akamete uğradığını; yerine ise ‘ulusal’ bilincin inşa edilemediğini savunuyordum. 

Hoca, birçok yönden, halihazırda biraz da şüpheyle savunduğum görüşlerimi daha güçlü ve yere sağlam basacak şekilde savunmamı sağlayacak katkılar yaptı. Öncelikle, sık sık iktibas ettiği Şerif Mardin’e ait o sözü ilk defa orada duymuştum: “Türkler tarih boyunca sınırları daralıp genişleyen bir millet olmuştur. Zafer zamanlarında hükümdarın yönetimindeki halklar kendilerini Türk olarak tanımlamak için can atmıştır. Kara günlerde ise kimse Türk olmak istememiştir”. Vefatına iki hafta kala, tezimde kullanmak üzere bu ifadelerin geçtiği kaynağı sormuştum. Bir hafta sonrasında buluştuğumuzda, kaynağı getirmek üzereyken son anda unuttuğunu söyleyip bunun için özür diledi. Bir sonraki hafta ise vefat etmişti. İlgili kaynağı bulmak için elimdeki Şerif Mardin’e ait kitapları karıştırırken, bu birkaç satırlık ifadelerin, Şerif Mardin’in eserinde iki sayfa kadar yer tuttuğunu gördüm. Hoca, Şerif Mardin’in bu tespitini, Mardin’den çok daha güçlü ve vurucu bir biçimde her zamanki sadeliğiyle birkaç cümleye sığdırabilmişti. 

Bu iktibas, bugünlere ulaşan Türk kimliğinin etnik bir kimlikten çok daha fazlasını ifade ettiğini; bugünkü anlamıyla, dar bir etnik kimlik değil kuşatıcı bir ulusal kimlik olduğunu anlatıyordu. Ve anakronizme düşme pahasına söyleyecek olursak, o dönem ulusal bilincin meşrulaştırıcı hegemonik motivasyonu kazanılan zaferler idi. Belki bugün, o hegemonik bilincin tesis edilememesinin sebebi de modernleşme ile birlikte yaşadığımız kırılmadır.

Hoca, ulusal kimliğin tesis edilmesi için bir yüksek kültür bilincinin gerektiğini vurgulamıştı. Kabilevi bir zihniyetle ulusal kimlik tesis edilemezdi. Etnik meseleleri çözmek için ulusal kimlikten vazgeçmek ise bir ayrı cahillik ürünüydü. Bugün çok önemli siyasetçilerin dahi alt-kimliklerini; sözgelimi Çerkez, Arap, Kürt, Laz, Gürcü gibi kimlikleri ön plana çıkarmasını da cahillik olarak görüyordu. Bir kişinin ulusal bir kimliği benimsemesinin de alt-kimliklerinden vazgeçmesini gerektirmediğini ekliyordu. Bir insanın hayatın her yerinde Türkiye’deki tüm insanlarla benzer davranış örüntülerine sahipken, hiç Çerkezce bilmemesine rağmen kendisine Çerkez demesini anlamsız buluyordu. Çerkez kökenli Türk ifadesinde bir mahsur elbette ki olmayacak ama “Ben Türk değilim; Çerkez’im” denmesi, ulusal bir bilincin yokluğu sebebiyledir. 

İslamcıların umumiyetle kavmiyetçilik yapmama adına ulusal kimliği geri plana atıp etnik kimlikleri öne çıkarmasının da fıkhî olarak sorunlu bir durum olduğunu beyan ediyordu. Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in Arap kimliğinin de etnik bir Arap kimliği değil -yine anakronizme düşme pahasına söyleyecek olursak- ulusal bir Arap kimliği olduğunu söylemişti. Araplardaki bu ayrımın da Arab’ül Âribe ve Arab’ül Must’aribe şeklinde somutlaştığını söylüyordu: İlki kökeni Yemen’e dayanan ‘asıl Araplar’ı; ikincisi ise ‘Araplaşmış Araplar’ı kastediyordu. Peygamberimiz bu yönüyle Must’arib (Araplaşmış) Araptı. Nitekim bugün muhtelif devletlerden müteşekkil Arap dünyasında Araplık soyla değil dille tayin edilmektedir. Örneğin Fas ve Cezayir’deki Araplar büyük ölçüde Amazig halklardan oluşan Must’aribler’dir. 

Kendisi aslen Arap kökenli olan Babanzade Ahmed Naim’in o dönemki İslamcıların Türk kimliğini kavmiyetçilik diye reddedip Arapları yüceltmesini ise şu şekilde tenkit ettiğini söylüyordu: “Arapları sevmek imandandır, hadisi Arapların üstün bir kavim olmasından dolayı değil Cennet’in dili Arapçayı konuşmalarındandır”. Yani buradaki hadiste sevilmesinin imandan olduğu söylenen Arab’ül Âribe’ler değil Arab’ül Must’aribe’lerdir. Ulusal bilincin tesisi için bir yüksek kültürün gerekliliği de burada anlaşılır. Gellner’ın modern toplumlar için söylediğini biz o halde bütün toplumlar için söyleyelim: “Bir millet yüksek kültür seviyesine ulaştığında millet olur”. Burada belki, kökeni Peygamber soyuna dayanan yani Arap kökenli Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin sözü bir son nokta teşkil edebilir: “Dünyada üç Türk kalsa, üçüncüsü benim. İki Türk kalsa ikincisi benim”. Hoca’ya göre Arvasi Hazretleri’nin bu sözü, derin fıkıh bilgisinin ürünüydü.

Dönemin sonunda da en değerli sunumun benim sunumum olduğunu söyledi. Çünkü diğer sunumlar mecburî, benimki ise gönüllü idi. Bu sunum, benim doktora tez konusunu belirlememde de etkili oldu. Hoca etnisite ya da milliyetçilik üzerinde çalışan bir akademisyen değildi ancak bu konular üzerindeki kavrayışı dünyadaki milliyetçilik teorisyenleriyle aynı seviyedeydi. Bu konunun uzmanı olmadığı haliyle, Türkiye’de bu konuları çalışan yüzlerce kişinin içinde kavramsal açılım yapabilecek seviyede olan birkaç kişiden biriydi. Vefatından önce tezim için yapabileceği büyük her müdahaleyi yapmış, yani tezi, Tayfun Amman seviyesinde bir tez olması için hazır hale getirmişti. Bundan sonra tezi Tayfun Amman seviyesinde kavrayışıyla neticelendirmek ise bana kaldı.

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr