Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 7: İslami İlimler, eleştiri, öz eleştiri
Eleştireceksek ezberlerimize uymayan görüşlerini eleştiririz. Tayfun Hoca ötesini yapıyordu.
Yüksek lisansı bitirdiğim dönemin sonunda, Hoca’nın İslami İlimler’deki derinliği her zaman dikkatimi çektiği için ben de gerek hususi ilgi olarak gerekse de sosyolojimi güçlendirmek için Hoca’dan bu alanda derinleşmek üzere tavsiyeler istemiştim. İlk olarak, sonrasında vefatına kadar birlikte okuyacağımız Mızraklı İlmihal’i söyledi. Ben daha öncesinde önerdiği zamanlar eski yazıyla basılmış halini almış; on sayfa okuyabilmiştim. Devamında önerdikleri ise şöyleydi: Necip Fazıl Kısakürek-Çöle İnen Nur, William Chittick ve Sachiko Murata-İslam’ın Vizyonu, Riyazü’s-salihin, Büyük Haydar Efendi-Usul-ü Fıkıh Dersleri, Ömer Nasuhi Bilmen-Büyük İslam İlmihali, İmam Kastalani-Mevahib-i Ledünniye, Kadı İyaz-Şifa-i Şerif, Türpüşti Risalesi, Recep Şentürk-Toplumsal Hafıza, Hasan Basri Çantay-Tefsirli Kur’an Meali ve Mahir İz’in kitapları. Ben, tatillerimde kitapların içinde boğulmayı sevdiğim için bir anlık cesaretle “bu yaz bu kitapları okumuş olurum” deme gafletinde bulundum. “Bunları bitirmek için bir ömür bile yetmeyebilir” dedi hoca. Hakikaten de aradan geçen dört yıla rağmen bu tavsiyelerin çeyreğini bile bitiremedim, ki bu bitirdiklerimin arasında listede adı geçen çok büyük kitaplardan hiçbiri henüz yok.
---
Sakarya ile kurduğum bağ beni nihayet doktorayı da Sakarya’da yapmaya yöneltti. Doktorayı başka bir yerde yapmam gerektiğine dair tüm baskılara direnerek Sakarya’da kaldım. Hâlâ da iyisiyle kötüsüyle 11 senedir Sakarya Sosyoloji’nin bir ferdi olmaktan memnunum. Lisanstan doktoraya Sakarya Sosyoloji’de devam ettiğim gibi tezimi de lisanstan doktoraya Mustafa Hoca’yla yazacağımı düşünüyordum. Daha doğrusu başka bir ihtimalin olabileceğini düşünmemiştim. İkimiz de birbirimizden memnun olmamıza rağmen Mustafa Hoca bir gün bana bir mesaj atıp Tayfun Hoca’ya geçmemin benim için daha iyi olacağını söyledi. Hiç sorgulamadan kabul ettim. İlk derste de Tayfun Hoca “Salihçim, beni danışman olarak seçmişsin” dedi. “Evet hocam, Mustafa Hoca sizinle devam etmemin daha doğru olacağını söyledi” dedim. Tasdik ettiği anlaşılan bir yüz ifadesiyle başını bir kere salladı; bu durumdan onun da memnun olduğunu anlamış oldum.
O dönem, Mustafa Hoca’nın Kimlik ve Çok-kültürlülük tartışmaları dersi ile Tayfun Hoca’nın Seküler ve Post-seküler Toplumlarda Din dersine aynı gün giriyorduk. Bazen Mustafa Hoca’nın dersinde konuştuklarımızı Tayfun Hoca’nın dersine de taşıdığımız oluyordu. Mesela bir gün çok-kültürcülük teorisyeni Kymlicka’dan konu açılınca “Kymlicka dünyada çok büyük bir isim ancak teorisi çok ideal düzeyde kalıyor. Gerçek hayatta uygulanamayacak şeyler söylüyor” demişti. O gün şaşırdım ama itiraz da edemedim. Uzun bir süre, Avrupa için uygulanamaz olabilir ama Kanada için de mi uygulanamaz, diye sorguluyordum kendi kendime. Nihayet İspanyolca ‘Genealogías imaginadas: Kymlicka, el multiculturalismo y el liberalismo’ (muhayyel jeneolojiler: Kymlicka, çok-kültürcülük ve liberalizm) başlıklı bir makaleye rastladım. Makalede Tayfun Hoca’nın Kymlicka’ya dair doğrudan vurguladığı unsurlara dikkat çekiliyordu.
Doktora derslerinde, lisanstan beri alışık olduğumuz sunumlarda bir hoca performansı göstermemiz yani anlatacağımız konuyu bir hoca gibi anlatmamız bekleniyordu. Hoca’nın buna dair formülü şöyleydi. Lisans derslerinin yüzde 90’ında hoca yüzde 10’unda öğrenci vardır. Yüksek lisansta bu oran yüzde 50’ye 50 iken doktorada öğrencinin yükü yüzde 90’a çıkar. Bu şekilde bizden neler beklediğini açıkça ifade etmiş oldu. Ben de derste anlatmak üzere Peter Berger’in Kutsal Şemsiyesi’nden mesuldüm. Hoca, benim kaynakları her zaman orijinal dilinden okumamı istiyordu. Ben de Kutsal Şemsiye’yi anlatmak için hazırlanırken Berger’in Araplar’a atfen aktardığı bir atasözüne İngilizce olarak şu şekilde rastladım: “Men forget, God remembers”. Ben de bunu, “Kul unutur, Allah hatırlar” şeklinde çevirdim. Hoca itiraz etti: “Allah bir şeyi hatırlamaz çünkü hatırlamak için önce unutmak gerekir; unutan kuldur”. Hafıza ile ilgili meseleleri yüksek lisans tezinde daha yeni işlemiş ve hafızanın hatırlama-unutma diyalektiğiyle kaim olduğunu bilen birisi olarak bu hatayı fark etmem gerekirdi diye hayıflanmıştım kendi kendime. Ama belki de bunu söyleyen Berger olduğu için sorgulamadım. Nihayet bu sözü “kul unutur, Allah unutmaz” olarak çevirmeyi doğru bulduk. Biz çoğu zaman birini okurken, bize zıt bir görüşü olması durumunda eleştirmeye meyilli oluruz. Ama bu tarz basit lâkin büyük mantık hatalarını görebilmeyi pek başaramıyorduk. Çok-kültürcülük teorisinin en büyük birkaç isminden biri olan Kymlicka ile Din Sosyolojisinin en büyük birkaç isminden biri olan Berger’in bu hataları yapabileceğini düşünmeyiz. Eleştireceksek ezberlerimize uymayan görüşlerini eleştiririz. Tayfun Hoca ötesini yapıyordu.
---
İkinci dönem aldığımız Kültürün Ekonomi Politiği dersi ise 6 Şubat Depremi’nin yaşandığı zamana denk gelmişti. Evsiz kalan depremzedeler Türkiye’nin muhtelif illerindeki KYK yurtlarına yerleştirildiği için üniversite eğitimi uzaktan devam edecekti. İlk hafta çevrimiçi olarak katıldığımız derste, Hoca’nın dersi hibrit işleyeceğini söylemesi üzerine ben de birkaç hafta sonra büyük bir iştiyakla Sakarya’ya dönme kararı aldım. Dönmeden önceki son derste ise hoca İdil Sevil’in “Türk’ün Aklı Nasıl Çalışır?” kitabını tanıtırken Türklerin birçok konudaki rahat tavırlarını öne çıkarıyordu. Ben de çevremin beni sürekli kuralcı ilan ettiğini söylemiştim. Hoca, “Salihçim, ben ve sen askeriz ve gerçek Türkleriz: Her Türk asker doğar” demiş ve eklemişti: “Sosyal psikolojide insanların kendilerinde olmayan özellikleri başkalarında gördüklerinde, onları abartmaya eğilimli oldukları söylenir, sen olması gerekeni yapıyorsun ama “nomossuz” bir toplum olduğumuz için sana kuralcı diyorlar”. Hoca, “nomossuz” ifadesini sık sık kullanırdı. Daha ilk dersinde, bugün dilimize Arapçadan geçmiş olan “nâmus” kelimesinin Yunanca kural anlamına gelen “nomos”tan türediğini söylemişti. Böylelikle “namussuz” sıfatını çağrıştıran “nomossuz”u latifeyle birlikte, eleştiri için kullanıyordu ve her “nomossuz” dediğinde ne kastettiğini anlıyorduk: “Nomossuz”, kuralcılığı sorgulayanlara kuralsızlığı yani kendilerini sorgulatıyordu.
Dersi takip edenler arasında Türkiye’nin önde gelen bir gazetenin köşe yazarı da yer alıyordu. Weber’in askerlikte anlamsız bulduğu görüşlerini aktarmıştı bir keresinde. Ben ve Hoca her ne kadar asker olsak da bu “kuralcılığımı” askerlikteki “anlamsız” durumları anlamlı bulmam için yeterli değildi. Hoca bunun üzerine “askerde kurallar mürekkeple değil kanla yazılır” dedi. “Bizim zamanımızda bizden hem kalçamızı hem de ayak topuklarımızı yere değdirerek sürünmemizi isterlerdi. Aynı anda ikisini birden yapmak anatomik olarak imkânsız. Ancak Kıbrıs Harekâtı’nda askerlerimiz topuklarından ve kalçalarından vurulmuştur. Orada akan kan bu kuralı yazmıştır” diye de ekledi. Dolayısıyla ben, kuralcılığımı mantık sınırlarında tutmak isterken bu mantığın kendi dünyamın mantığı olduğunu; askeriyedekinin ise bir mantıksızlık değil başka bir bir dünyanın mantığı olduğunu kavradım.
Seçkin bir öğrenci grubuyla bitirdiğimiz dönemin sonunda Hoca final sınavı yapmak istemedi. Böyle bir öğrenci grubuna sınav yapmak haksızlık olur, dedi. Onun yerine bizden İskender Öksüz’ün ‘Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler’ kitabından hareketle Türkiye’de yaygın kültürün eleştirisini yapmamızı istemişti. İskender Öksüz bir kimya profesörü ancak Sosyoloji Teorilerine hâkim bir kimya profesörü olarak Türkiye’yi güçlü sosyolojik analizlere tabi tutuyordu. Ben ise hafıza konulu bir yüksek lisans tezi yazmış olmama rağmen Berger’in basit hatasını göremeyen cehaletimle, ödevde İskender Öksüz’ün kitabını eleştirebildiğim her şekilde eleştirme cüretini göstermiştim. Hoca’nın cevabı şöyle oldu:
“Değerli Salih, final ödevini okudum. Kitabın eleştirisi -sorunlu noktalar olmakla birlikte- çok güzel yapmışsın, ama benim sorum bu değildi. Seninki kolaya kaçış olmuş. İnsan eseri olan her şey kusurludur, bu yüzden çok çeşitli biçimlerde eleştirilebilir. Zor olan kendimizi eleştirmektir; ümmetimiz, milletimiz, devletimiz, okulumuz, ailemiz, kendimiz, kısacası bizim olan her şeyi...Kitapta sunulan verilerden hareketle "Türkiye'de yaygın kültürün eleştisini" yapmanızı istemiştim. Yani daha zor bir şeyi, kendimizi eleştirebilmeyi... Ne yapacağız?”.
Ödevler öğreticidir ancak ödevlere yapılan geri dönüşler çok daha öğreticidir. Eleştirmek için epey vakit harcamıştım ve bu benim hoşuma gittiği için de bundan imtina etmemiştim. Ancak bu cevabı aldığımda önümde içinde bulunduğumuz yaygın kültürün yanında kendimi de eleştirmem için yalnızca 24 saat vardı. Ertesi gün oturup, yaklaşık 12 saatlik aralıksız bir çalışmayla 13 sayfalık yeni bir ödev hazırladım. Gerçekten de öğretici bir ödevdi…
---
Ders dönemi bitmeye yakın ben bir sonraki dönemin sonunda gireceğim doktora yeterlilik sınavını düşünmeye başlamıştım. Yıldızların altında bulunan ve sosyolojiyle bağ kurulabilecek her konuda soruların sorulabileceği bu sınavda yolumu ne şekilde çizmem gerektiğini düşünüyordum. Hoca’ya bu konuda danışmak için gittiğimde bana kavramlar, teori, yöntem ve Türk sosyolojisi başlıkları altında çalışmamı ve çalıştıklarımı her hafta ona anlatmamı teklif etti. Birçok öğrencinin hayaliydi hocanın yanında olmak ve bu bana nasip oldu. İlk hafta, sosyoloji kurulmadan önce sosyolojiye katkıda bulunan isimleri çalışmıştım. Hoca’ya Pareto’yu anlattım. O da benim anlatmadıklarımı anlattı: Pareto kedileri çok sever, evinde bir düzine Ankara kedisi yaşarmış, insanlar bundan ve Pareto’nun kediye benzer gıcık tavırlarından hoşlanmadıkları için Pareto’yu hiç sevmezlermiş ve evine de gitmezlermiş. Sonra böyle bir karakterin böylesine düşünceler geliştirmede ne şekilde katkıda bulunmuş olabileceğini konuştuk.