Kültür - Tarih 315

Bir Ünlü: Sâmiha Ayverdi Çağımızın en önemli mütefekkir yazarlarından birisi olan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 25 Kasım 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi,

Tarih 19 Ocak 2012
Kültür - Tarih 315

Bir Ünlü: Sâmiha Ayverdi

Çağımızın en önemli mütefekkir yazarlarından birisi olan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 25 Kasım 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi, Fatma Meliha Hanım, babası Yarbay İsmail Hakkı Bey’dir. Soyu, anne tarafından Kanunî  zamanında yaşamış ve Budin seferinde şehit düşmüş Gül Baba’ya; baba tarafından Orta Asya’dan Anadolu’ya geçmiş Ramazanoğulları’na kadar uzanmaktadır.

Sâmiha Ayverdi, ilk tahsilini aile çevresi içerisinde yaptı. Anne annesi Hâlet Hanım, onun şifahi kültür ve tarih şuuru kazanmasında çok etkili olmuş bir isimdir. Dedesi de ciddiyet, dürüstlük, az konuşma gibi değerler noktasında ona örnek olmuştur. Aynı şekilde anne ve babası da onun fikrî, imânî ve ahlâkî şahsiyetinin teşekkülünde müsbet rol oynamış kimselerdir. Evleri de devrin seçkin bilim ve sanat adamlarının gelip gittiği bir yerdir.

Sâmiha Ayverdi, resmî anlamdaki ilk tahsilini ise, henüz beş yaşında iken gittiği Mahalle mektebinde yaptı. Daha sonra 1921 yılında Süleymaniye Kız Numune mektebini bitirdi. Sonraki eğitimleri ise, ilk çocukluk devrinde olduğu gibi, resmî müesseseler dışında gerçekleşmiş; tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında hususi öğrenim görmüş, Fransızca dersleri almış, güzel sanatlarla ilgilenmiş ve keman çalmayı öğrenmiştir.

Fakat, Sâmiha Ayverdi’nin asıl rûhî ve fikri gelişmesi ve bu anlamdaki şahsiyetinin teşekkülü Fatih’teki Ümm-i Ken’an Dergahı’nın Şeyhi Kenan Rif’âî’ye intisapları neticesinde onun irşadlarıyla olmuştur.

Sâmiha Ayverdi’nin bu dergâhtaki eğitimi 13 Mart 1927 yılında gerçekleşti. Kalan bütün ömrünü bu terbiye içerisinde teşekkül eden bir anlayış çerçevesinde okumak, düşünmek ve yazmakla geçirdi. Ağabeyi Yüksek Mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yanında bir taraftan kızını büyütürken, bir taraftan da kendisini büyük bir mütefekkir-yazar yapacak faaliyetlerini devam ettirdi. İslâmî kaynaklara eğildi. Özellikle Doğu edebiyatını tetkik etti. Bu edebiyatın büyük simalarından Mevlânâ, Muhiddin-i Arâbî, Sâdi, Hâfız-ı Şirâzî, onun çok önem verdiği ve tesirinde kaldığı isimlerdir. Batıya da ilgisiz değildir. Dünya fikir ve edebiyat cereyanlarını sürekli takip etmektedir.
Sâmiha Ayverdi, ilk eserlerini  1938 yılından itibaren vermeye başladı. Bu tarihte ilk romanı  “Aşk Budur” yayımlandı. Bu eserini diğerleri takip etti. Türk edebiyatına farklı bir hava getiren bu eserler, büyük bir ilgiyle karşılandı.

Sâmiha Ayverdi, daha sonra mecmualarda da yazmaya başladı. İlk yazıları Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu mecmuasında yayımlandı. Büyük Doğu’dan sonra ise Resimli İstanbul Haftası, Fatih ve İstanbul, Türk Yurdu, Havadis, Ölçü, Hür Adam, Anıt, Türk Kadını, Tercüman, Kubbealtı Akademi Mecmuası ve Türk Edebiyatı gibi yayın organlarında yazdı. Roman, mensur şiir türlerindeki eserlerinden sonra cemiyet meselelerine yöneldiği için hatırat, makale, deneme, tarih, biyografi, mektup türlerinde de eserler verdi. Böylece insan ve cemiyetin her meselesini kucaklayan zengin bir külliyat ortaya çıktı.

1969-1980 yılları arasında sağlık sebepleri ve çeşitli tetkikler yapma arzusu dolayısıyla Fransa, İtalya, İsviçre, Macaristan, İspanya gibi ülkelerde bulundu.

Kitap, çalışmalarına, gazete ve dergi yazılarına daha sonraki yıllarda içtimâî faaliyetler de eklendi. Kubbealtı Akademisi kurucuları arasında yer aldı. Fetih Cemiyeti, Türk Ev Kadınları Derneği, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitüsü  gibi cemiyetlerde görev yaptı.

Bütün bu çalışmalar arasında geleceğin münevverleri olmaya aday gördüğü gençlerle ilgilendi. Onların fikrî ve manevî gelişmelerinde etkili oldu. Böylece,  mütefekkir-yazarlığına sivil hocalık aynı zamanda “mânevî annelik” da eklenmiş oldu.

Ömrünü Türk-İslâm kültürünün yeniden neşv-ü nema bulmasına adayan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi, 22 Mart 1993 günü Hakkın rahmetine yürüdü. Merkez Efendi haziresinde medfun bulunan mürşidi Kenan Rifaî Hz.lerinin ayak ucu tarafına defnedildi.

Bir Haber - Balkanlar’da Türkçe Dil Bayramı

Makedonya'da Türkçe Dil Bayramı beşinci defa kutlandı. 2001'de Ohri Anlaşması ile Makedonya'daki tüm etnik gruplar bir bayram kutlama hakkına sahip oldu. Beşinci defa kutlanan Türkçe Dil Bayramı 21 Aralık 2011’de Geleneksel Türk El sanatları sergisi ile başlayarak, ardından Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan, 'Türkçemiz' konulu bir konferansıyla devam etti.

Bir Bilgi - İtfaiyecilerin Piri: Gerçek Davud Ağa

İstanbul yapılarının en korkulu rüyalarından birisi, vaktinde müdahale edilemeyen küçük kıvılcımlardı. Yangına karşı bir arayış içinde olan devrin padişahı Üçüncü Ahmed Han ve sadrazamı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın imdadına, imal ettiği tulumbayla Gerçek Davud Ağa yetişmişti.

Bir Fıkra – İsmini Unuttum

Genç adam, yaşlı karı-kocanın evlerine misafir olur. 75 yaşındaki amca karısından bir bardak daha çay isterken: "Çiçeğim, bir bardak daha verir misin..?" der. Sonra da "Peteğim, şekersiz lütfen" diye ekler. Kendisine 65 yaşındaki tatlı karısının getirdiği tavşan kanı çayı alırken de "Bebeğim, sana çok zahmet oldu" der.
Genç adam, yaşlı amcanın karısına kullandığı sevgi sözcüklerinden çok etkilenir. "Amcacığım, kaç yıllık evlisiniz..?" diye sorar. Yaşlı ama dinç adam, "40 seneyi geçti evladım" der.
Genç adam: "VAllahi maşAllah, Allah muhabbetinizi artırsın. Sürekli çiçeğim, peteğim, bebeğim gibi güzel sözlerle hitap ediyorsunuz galiba..."
Yanakları pembeleşmiş teyze "Doğru, bir kaç yıldır hep bana böyle hitap ediyor" deyip mutfağa doğru yöneldiğinde yaşlı amca genç adamın kulağına doğru eğilerek:
"Şiişşt, çaktırma, 2 sene önce adını unuttum, hala hatırlayamıyorum..."

Koku Tarihi 2

Önceki yazımızda dedik ya dostlarım, Avrupa insanının yıkanmayı “günah” saydığı yıllarda, Osmanlı insanı, şehirleri hamamlarla donatıyor, haftada birkaç kez yıkanıyordu...

Sonunda yıkanmamaktan kaynaklanan dayanılmaz vücut kokusunu gidermek için Fransızlar parfümü icat ettiler...
Malum: Her icat bir ihtiyaçtan doğar...

Yıkanmamaktan kaynaklanan kötü kokuları giderme ihtiyacının ürünü de parfüm oldu: Fransızlar parfümü icat ettiler...

Fakat saraylardaki ve evlerdeki kötü kokularla nasıl baş edeceklerdi?
Çünkü Fransız Sarayı, dayanılmaz derecede kötü kokuyordu. Neden derseniz, Osmanlıların evlerde, saraylarda tuvalet yaptıkları tarihten yüz yıl sonra bile, sıradan evler şöyle dursun, Avrupa saraylarında bile tuvalet yoktu.
İhtiyaç, leğenler vasıtasıyla (kralların-imparatorların leğenlerinin altından olduğunu söylemeye sanırım gerek yoktur) gideriliyordu. Sonra bu leğenler hizmetçiler tarafından sarayın penceresinden sokağa boşaltıyordu. Pisliğin kafalarına dökülmesinden korunmak isteyen Fransızlar ise saray bahçesinde semsiye ile dolaşmak zorunda kalıyordu.

Kaçınılmaz olarak da sarayları koku götürüyordu...
Dolayısıyla öğleden önce saraya hiçbir elçi kabul edilmiyordu. Ancak tüm pencereler açılıp ortam iyice havalandırıldıktan sonra, elçi kabulüne başlanıyordu.

Bu ihtiyaç da oda spreyinin icadını getirdi.
Tuvaletsiz evlerde olması kaçınılmaz pis kokuyu gidermek için de daha sonra oda spreyini buldular...
Dedik ya: Her icat bir ihtiyaçtan doğar...
Bizim böyle suni kokulara ihtiyacımız yoktu: Çünkü bir “temizlik” ve “tuvalet” kültürüne sahiptik. Hatta Osmanlı sarayı ile evler zaman zaman gülsuyu ile yıkanıyor, güzel koku veren buhurdanlar yakılarak mekânın güzel kokması sağlanıyordu.

Ağız kokusunun giderilmesi için de her abdestte dişler “misvak”lanıyordu.
O kadar ki, “güzel koku sanatı” diyebileceğimiz bir “sanat” ortaya çıkmıştı. Vücudu ovmak için, saçlara sürmek için, elbiseleri buharına tutmak için, evlerde yakmak için güzel kokan nesneler imal edilip çarşı-pazarda satılıyordu.

Camiler de zaman zaman gülsuyu ile yıkanıyordu...
Cuma günlerinde ve teravihte kokulu ağaçlar yakılarak camilerin güzel kokması sağlanıyordu (şimdilerde çorap ve ter kokması neden?).

Her misafir, hatta yabancı devlet elçileri, gülsuyu ve buhur ikramıyla karşılanırdı. Mevlid, mukabele, hac karşılaması ve her türlü toplantıda gülsuyu ikram etmek âdettendi (bu güzel âdet çok şükür bazı bölgelerimizde [mesela Isparta’da] hâlâ yaşıyor).

Osmanlı hem güle çok değer verirdi hem de gülsuyuna...
Çünkü “her gül Muhammed kokar”dı ve her Muhammed’den Allah’a gidilirdi. Bu yüzden güle kudsiyet bile izafe edilir, bu çerçevede kitaplar lâle-gül motifleriyle süslenir, güle ilişkin çeşitli menkıbeler anlatılırdı. Bu yüzden yeme-içme ile tıpta bile gül-gülsuyu kullanılırdı.

Meselâ: Güllaç, su muhallebisi, güllabiye gibi tatlılarla bazı şerbet çeşitlerinin (ki çoğunu maalesef kaybederek yabanın “cola”sına kaldık) vaz geçilmeziydi gülsuyu.
Ayrıca bazı cilt ve göz hastalıklarına karşı gülyağının ilaç olarak kullanıldığını da eski kaynaklarımızda okuyoruz.
Dahası da var: Kur’an-ı Kerim yazan hattatlarımız, kullandıkları mürekkebi misk ve amberle karıştırır, Kur’an-ı Kerim’in güzel kokmasını sağlarlardı. Eski el yazmalarında bu enfes koku hâlâ hissedilir.

Hatırlayalım: Pek çok tarihçinin dudak büktüğü, benim ise saygıyla karşıladığım bir devir, Osmanlı tarihine “Lâle Devri” olarak geçti...

O tarihte, İstanbul başta olmak üzere Osmanlı şehirleri gelinler gibi süslendi. Düşünün ki dostlarım; İstanbul’un lâlelerle süslendiği yüzyılda, Avrupa, “peyzaj kültürü”nden habersiz yaşıyordu.
“Koku kültürü”nden de tabii...

Yavuz Bahadıroğlu

Millet gazetesi logo
© 2021 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA O.E.
BİLAL BUDUR & CENGİZ ÖMER KOLLEKTİF ŞİRKETİ
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ & ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ Ο.Ε.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr