Yeni Makaryosları hangi güçler harekete geçiriyor?

İnsanlık tarihi boyunca, Allah Teâlâ’nın peygamberler aracılığıyla insanlığa gönderdiği (İslâm) dinine karşı savaş hiçbir zaman eksik olmamıştır ve kıyamete kad

Köşe Yazıları 10 Aralık 2017
Yeni Makaryosları hangi güçler harekete geçiriyor?

İnsanlık tarihi boyunca, Allah Teâlâ’nın peygamberler aracılığıyla insanlığa gönderdiği (İslâm) dinine karşı savaş hiçbir zaman eksik olmamıştır ve kıyamete kadar bu hak-batıl mücadelesi devam edecektir. Çağımızda şahit olduğumuz, herhangi bir tahrifata maruz kalmamış, İslâm dini mensuplarına karşı kin ve nefret dolu eylem ve söylemlerin arka plânında vahyin nuruna karşı duyulan rahatsızlık yatmaktadır.

İslâm’ın nurunu söndürmek için verilen savaşların hezimetle sonuçlanması, kendi güçlerini tanrılaştıranların acziyetleri arttıkça, zulmün şiddeti de artmaktadır. Çaresizlik içerisinde bocalayan zalimler, izledikleri yolun kendilerini helâke götüren bir yol olduğunu fark etme çabası gösterecekleri yerde, zulümlerine mazeret arama peşine düşmektedirler. Neticede, kurban olarak belledikleri masum insanların bedenlerini vahşice parçalayarak, günah çıkarmaya çalışıyorlar. Kurdukları bütün oyun ve tezgâhların aleyhlerine dönmesi onları çılgına döndürüyor. Bu halet-i ruhiye ile, zalimlerin sergiledikleri akıl ve mantık dışı bütün eylem ve söylemleri çıkmaza sürüklüyor.

Akıl ve mantık melekelerini dumura uğratan kin, nefret ve haset illetleriyle malul olmuş kalpleri tedâvî etme sorumluluğunu taşıması gereken din âlimleri gereken hassasiyeti göstermezlerse, o zaman o bölgede yaşayan bütün insanları topyekûn felâketlere sürükleyecek sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Nitekim tarih bu tür örneklerle doludur.

Hangi dinden olursa olsun peygamberlerin tebliğ ettiği vahiy ürünü dinin prensiplerini az bir dünya metâ-ı karşılığında değiştirmek, tahrifat yapmak, o dini hak din olmaktan çıkarır, insan ürünü muharref, uydurma, paralel bir dine dönüştürür. Böyle uydurulmuş dinlere intisap edenler şeytanın oyuncağı haline gelmekten kurtulamazlar.

Her devirde olduğu gibi çağımızın küresel baronların karanlık emellerine kavuşmak için, maske olarak kullanacakları, uydurulmuş küresel bir dine şiddetle ihtiyaçları vardır. Bunun için vahiy ürünü dinleri, hevâ ve heveslerine hizmet edecek bir dine dönüştürmek için her yolu mubah saymaktadırlar.

Hz. İsa’nın tebliğ ettiği tevhit dinine karşı Romalıların zulümleri, Hz. İsa ve havarilerine karşı yürüttükleri savaş, onları Hz. İsa ve havarilerine su-i kast düzenleyerek çarmıha germe plânlarına kadar sürükledi. Hz. İsa, Allah katına yükseldikten sonra, havarilerine tebliğ ettiği dini tahrif etme ve ortadan kaldırma mücadelesi şiddetlenerek devam etmiştir. Romalılar, dıştan kaba kuvvet ve güçle hevâ ve heveslerine uyan Yahudi din bilginleri Hz. İsa’nın yolunu izleyenlerin arasına sızarak, İncil'i tahrif etme ve paralel İnciller uydurma operasyonlarına giriştiler. Bu operasyonların ilk semereleri milâdî birinci yüzyılda sonuç vermeye başladı. Hz. İsa’ya vahyedilen İncil’in orijinal nüshalarını imha ve İncil hafızlarını ortadan kaldırma operasyonları şiddetlendikçe sınırlı sayıda mevcut İncil nüshaları ve İncil hafızları gizlenmeye ve kaybolmaya yüz tuttu. Yerine, herkesin aklında kaldığı kadar insan sözünün de karıştığı eksik İncil nüshaları türemeye başladı.

Milâdi birinci yüzyılda yaşamış, Roma vatandaşı Farisi Yahudilerden olan Pavlus'un, Yeni Ahit’teki kendi kaleme aldığı mektuplar, bugünkü Hıristiyanlığın büyük oranda esasını teşkil etmektedir. Bir Şam yolculuğunda, Hz. İsa’nın kendisine göründüğünü ve Hz. İsa ile konuştuğunu iddia ederek, Hz. İsa'nın İsrail oğullarının beklediği Mesih olduğunu, Allah’ın oğlu olduğunu, Hıristiyanların Kilisesi Hz. İsa’nın bedeni olduğunu ve kilise kurumunun dışında kalanların yargılanması gerekenler olduğunu tebliğ etmeye başladı. Bu aşamadan sonra Pavlus’un öğretilerini kabul edenler ve karşı çıkan farklı mezhepler türemeye başladı.

Pavlus, baştan tamamen Allah rızası için Hz. İsa’nın tebliğ ettiği din; sevgiyi, barışı, adaleti ve her türlü insanî değerleri yayma davası güderken, zamanla İmparatorların ve o günün emperyal güçlerin tahakkümüne girmeye başladı. Emperyal güçler, her çağda olduğu gibi, günümüzde de dinlerin gücünü istismar etme ihtiyacını hissetmişlerdir.

Üzülerek müşahede ediyoruz ki, gerek İslâm dünyasında gerekse Hıristiyan dünyasında, özel yetiştirilmiş profesyonel paralel din bilginleri aracılığıyla hem Hıristiyanlığı, hem İslâm dinini tahrif operasyonları sürmektedir. Dinlerine samimi bir şekilde hizmet etmek isteyenleri tecrit etme ve ötekileştirme operasyonları gittikçe şiddetlenmektedir.

Hıristiyanlıkta Pavlus ile başlayan, Asr-ı Saadette yalancı peygamberlerle devam eden bu tefrika ateşi, Moğollar ve Haçlı Seferleriyle zirveye ulaşmıştır. Geçmişte, Papaflesalarla, Makaryoslarla devam eden fitne ve tefrika ateşi, günümüzde Fetullahlarla, Bartholomeoslarla, Panteleimonlarla, yeni Makaryoslar ve yeni Papaflesalarla devam etmektedir.

Birkaç hafta önce (12 Kasım 2017) Batı Trakya’da görev yapan, Ruhanî ve Hıristiyan Ortodoks “şeriatı” bakımından İstanbul’daki Fener Rum “eski” Patrikhane’sine bağlı olan 4 Mitropolit, bölücü, tahrik edici, yalan, Müslümanlara ve Türklere yönelik aşağılayıcı ve hakaretlerle dolu, utanç verici, ibretlik bir bildiriye imza attılar. Geçen hafta yine, Ruhanî olarak İstanbul’daki Fener Rum “eski” Patrikhane’sine bağlı olan, Güney Kıbrıs Rum Başpiskopos’u da, bu minvalde hezeyanlarda bulunduğunu basından üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Güney Kıbrıs Başpiskopos’u Hrisostomos, bir grup öğrenciye hitaben yaptığı vaazda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşayan Müslümanlar için: “Ekonomik ve siyasî baskılarla zorla Müslümanlaştırılmış, Hıristiyan Rumlar” olduğu iddiasında bulunmuştur. Bu tür aşağılayıcı hezeyanlar; Kuzey Kıbrıs Müslüman Türklerinin şahsında,  bütün İslâm-Türk dünyasına hakaret ve aşağılama sayılmaktadır. Bu beyanlar, Kuzey Kıbrıs’ta ve Türkiye’de büyük tepkilerle karşılandı. Aslında İslâmî değerlere, Müslümanlara ve özellikle Türklere yönelik bu tür önyargılı hezeyanlar son zamanlara mahsus münferit hezeyanlar değildir. Bu hezeyanların yüzyıllara dayanan bir mazisi vardır ve İstanbul’daki Fener Rum “eski” Patrikhanesinin öğretilerinde temel prensip sayılmaktadır. Hıristiyan Helen Ortodokslarının Patrikhane “şeriatına” göre; Malazgirt (1071) savaşından sonra, Anadolu’da ve Balkanlarda İslâm’ı kabul edenlerin hepsi, “kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmış Hıristiyanlardır.” Bunun için, büyük mefküre “Megali İdea” prensibine göre; “Kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmış” bütün Müslümanlar, tekrar asıllarına, yani Hıristiyanlığa döndürülmeleri gerekmektedir. bunu gerçekleştirmek bütün Hıristiyanlar üzerinde bir görevdir. Buna göre Türklerin eline geçen bütün topraklar da geri alınmalı ve Türkler bu topraklardan sürülmeleridirler. Bu “idol”, Hıristiyan Helen Ortodoksluğun “amentü” prensiplerinin vazgeçilmezidir. Yani bu “idol”e inanmayan, ve gereğini yapmak için çalışmayan, Helen Ortodoks sayılamaz. Bütün Helen Ortodoks Hıristiyanların okullarındaki tarih ve din dersi kitaplarında bu konular, en detaylı okutulan konular arasında yer almaktadır. En başta “sözde” Patrik, Başpiskoposlar, Mitropolitler ve bütün papazlar vaazlarında bu tür hezeyanları müritlerine anlatmaktadırlar.

Bu tür akıl dışı tuhaf hezeyanları yeni duyanlar, şaşkınlıklarını tabii ki gizleyemiyorlar. Batı Trakya Müslüman Türkleri ise, 94 yıldan beri gece gündüz bu hezeyanların muhatabıdır. “Eski” Patrikhane “şeriat”ına göre iman ve amel eden Hıristiyan Helen Ortodokslar, bu “idol”lerini gerçekleştirebilmek için her türlü “Bizans” oyununu sergilemekten geri durmuyorlar.

“Eski” Patrikhane’nin Kutsal Sinod Meclisi “şeriat” kararları doğrultusunda yönetilen, denetilen ve faaliyet gösteren Batı Trakya’daki 4 Mitropolit ile Güney Kıbrıs Başpiskopos’unun eş zamanlı olarak Müslümanlara ve Türklere yönelik hakaret, aşağılama, yalan ve tahriklerle dolu açıklamaların bir tesadüf olarak değerlendirilemeyeceğini, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının Batı Trakya’ya yapması plânlanan ziyaretin arifesinde bu tahriklerin yapılmış olması, “Eski” Patrikhane’nin kilise aracılığıyla, ırkçı ve fanatik grupları harekete geçirerek Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ziyaretini sabote etme girişimi olarak değerlendirilmektedir.

“Eski” Patrikhane’nin Batı Trakya’daki memurları olan Mitropolitlerin ibretlik “manifesto”sunda dikkat çeken bazı hususlar üzerinde durmak gerekiyor. Mitropolitler, endişe ve uyarılarını, Batı Trakya’da o gün hazır bulunan Başbakan Sayın Çıpras’a direkt olarak aktarabilirlerdi. Bu “manifesto”yu açıktan ve yazılı olarak Başbakan’a iletmeleriyle neler hedeflendi?

Mitropolitler bildiride, “Batı Trakya, Yunanistan’ın en geri kalmış bölgesi” vurgusunu yapmaktadırlar. Bu ifadeyle, Batı Trakya’da Türkler yaşadığı için geri bırakıldığının bir nevi itirafını yapmış oluyorlar.

Yunanistan, ekonomik ve siyasi olarak, Avrupa kriterlerinin çok gerisinde, hiçbir kritere uymadığı halde Avrupa Birliği denen zenginler kulübüne 1981 yılında kabul edilen ilk fakir ülke oldu. 36 yıllık Avrupa Birliği sürecinde, Batı Trakya Müslüman Türkleri Avrupa Birliğinin hiçbir desteğinden ve fonundan yararlandırılmadı. Batı Trakya için ayrılan fonlar Batı Trakya’da yaşayan Ortodoks Hıristiyanların yaşadıkları bölgelere aktarıldı. Stavrupoli, Drama, Kavala gibi bölgelerde, köyler tamamen boşaldığı halde, geniş asfalt yollar yapıldı. Müslüman Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde, uluslar arası (Yunanistan-Bulgaristan) yollar olduğu halde, daracık, virajlı ve son derece tehlikeli yolları vardır.

Mitropolitler, bölge çok geri bırakıldığı için ve işsizlik oranı çok yüksek olduğu için, Yunanistan’ın diğer bölgelerine ve yurt dışına sürekli göçlerin yaşanmasından şikâyet ediyorlar. Bölgede, Yunan nüfusu hızlı bir şekilde azalmakta ve yaşlanmaktadır. Hiçbir Yunanlı, özellikle genç Yunanların hiçbiri Batı Trakya’da Türklerin arasında yaşamak istemiyorlar. Çünkü ana kucağından beri Türklere karşı zihin zehirlenmesi vardır. Bütün Yunanlılarda yüksek düzeyde kronik “Turkofobi” hastalığı vardır. Bölgede Yunan nüfusun %85-95 oranı demografik yapıyı dengelemek için büyük teşviklerle sonradan Batı Trakya’ya yerleştirilmiş Yunanlılardır.

Mitropolitlerin yaptığı bu bildiri, Batı Trakya Müslüman Türklerinin zihinlerinde korkunç 29 Ocak olaylarını canlandırdı. Batı Trakya Müslüman Türklerinin, “Türk”lüklerinin inkâr edilişinin “direniş” yıl dönümü olan 29 Ocak günü 1990 tarihinde, Gümülcine eski Mitropoliti Damaskinos’un yerel Yunan radyolarından yaptığı sorumsuz, kışkırtıcı, kin ve nefret dolu anonsları neticesinde, fanatik, ırkçı Yunan “palikarya”ların Gümülcine çarşısındaki bütün Türk esnafının dükkânları tahrip ve talan edildi, yüz milyonlarca Drahmi zarara uğratıldı, onlarca kişi yaralandı. Son zamanlarda gelişen bazı olaylar, 29 Ocak sürecine giden olaylarla büyük paralellik arz etmektedir. Bunun için bu tür provokatif olaylara karşı çok uyanık olmak gerekmektedir.

Mitropolitlerin yayımladığı bildirinin başka bir yerinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı sayın Hakan Çavuşoğlu’nun 3-4 Kasım 2017 tarihlerinde Batı Trakya’ya yaptığı ziyaretten duyulan rahatsızlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 7-8 Aralık 2017 tarihlerinde yapacağı ziyaretten duyulan rahatsızlık, ruhbanlara hiç yakışmayan, insafsız, ahlâksız, seviyesiz, yalanlarla dolu, çirkin, kin ve nefret kokan bir şekilde: “Başbakan Yardımcısı ve “irredentist” bir derneğin “Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği” eski başkanı Sayın Hakan Çavuşoğlu’nun, Gümülcine’de yaptığı kabul edilemez şu konuşmaya karşı,  “……Türk Azınlığı var oluş mücadelesi veriyor! Biz, Anavatan olarak, Türkiye olarak, sizi yalnız bırakmayacağız”  ülkemizin top yekûn bütün kurumlarından ortak bir yaylım ateşine tutulmamış olması! Yunan Demokrasisinin ve açık toplum rejiminin, Türk dikta rejimiyle kıyaslanması, en hafifinden  “tahrik edici” olarak nitelendiririz. Trakya’mızın halkı, gelen bütün misafirleri memnuniyetle karşılar ki, barış ve demokrasi içerinde beraber var oluşumuzdan örnek alsınlar, kendi vatanlarına kopya etsinler. Tabii ki, bu ziyaretçilerimiz, kendilerine sunulan misafirperverlik meziyetinin kıymetini bilirlerse.”

Mitpropolitler aynı bildiride; “Batı Trakya’nın bugününü ve  geleceğini ilgilendiren çok boyutlu özelliğe sahip bir konuya dikkat çekmenin zamanı geldiğini” ifade ediyorlar. Gümülcine’deki Türk konsolosluğunun faaliyetinden de bahsediyorlar, “Türk Konsolosluğu; saldırgan, tahrik edici ve gayr-i aklâkî davranışlarla, “Pomakların” ve “Çingenelerin-Romanların" haklarını ayaklar altına alarak, Müslüman Azınlıklarını “Türk Millî Azınlığa" dönüştürme gayesiyle homojenleştirmek istiyor.

Burada bazı konulara açıklık getirmek gerekiyor.  Mitropolitler, Lozan Antlaşmasına ve Uluslar arası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine aykırı bir şekilde Batı Trakya Müslüman Türk Toplumunu parçalayarak, azınlık içinde yeni azınlıklardan bahsediyor. Toplumların arasına fitne-fesat sokmak ve bölücülük yapmak onurlu hiçbir insana yakışmıyor. Hele hele Hz. İsa’nın kilisesini temsil ettiği iddiasında olan Ruhanîlere hiç yakışmıyor. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, Lozan Antlaşmasına göre ve uluslararası bütün antlaşmalara uygun bir şekilde kendini “Müslüman Türk Azınlığı” olarak tanımlıyor ve bütün aklı başında insanlar bizi “Müslüman Türk Azınlığı” olarak biliyor ve tanıyor. Aklı çalışmayan ve bu hakikati anlamaktan aciz insanlar hariç. Bu tür sorunlu insanlar zaten kanunlar karşısında mükellef değildir. Bir kez daha aşk ile şevk ile söyleyeyim. Anlamak için kendini biraz zorlayan varsa, belki anlar. Diğerlerine sadece geçmiş olsun ve Allah şifalar versin demekten başka bir şey ne yazık ki elimizden gelmiyor.

“Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının”, “Dînen ve rûhen İslâm dinine mensup, bedenen yani soy olarak Türk, kan olarak bütün damarlarında Türk kanı dolaşmaktadır.” Nokta! İtirazı olanlar gelsinler Batı Trakya’ya, bakalım bir damla Türk kanı taşımayan kaç insan bulacaklardır. Veya "Benim soyum Helen soyudur, kanım da Helen kanıdır" diyen kaç kişi bulacaklar. Burada özellikle insan kaydını koyuyorum. Zira insanlığını kaybetmiş, kanı ve dini bozuk olan insan müsveddelerini kast etmiyorum.

Mitropolitler, “Pomak” ve “Çingene-Roman” haklarının ayaklar altına alındığından bahsederek “Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı”ndan farklı bir unsurmuş algısını oluşturmak istiyorlar. Güya “Pomak” ve “Çingene-Roman”lara sahip çıkıyorlar, Türkleştirmekten koruyorlar algısını oluşturuyorlar.

Hepsi yalan ve sahte! Özellikle İskeçe Mitropoliti yalan söylüyor, sahtekârlık yapıyor. 1995 yılında Mitropolitlik makamına oturduğundan kısa bir zaman sonra bir vesileyle İskeçe Devlet Hastanesinin yeni doğum kliniğini ziyaret ediyor. Doktor ve hemşirelerden yeni doğan çocuklarla ilgili bilgi alırken o gün yeni doğan çocukların sayısını soruyor. Cevabı aldıktan sonra yeni doğan çocukların kaç tanesi Müslüman, kaç tanesi Helen diye soruyor. Aldığı cevap Mitropolit’i çılgına döndürüyor. On çocuktan yedisi Müslüman üçü Helen. İskeçe Mitropoliti Atina Başpiskoposluğunu olağanüstü toplantıya davet ediyor ve Batı Trakya’daki demografik dengeyi Helenlerin lehine yükseltmek gayesiyle her yeni doğan Helen çocuk için ekstra teşvikler verilmesi kararı alınıyor.

Diyeceksiniz ki, burada gariplik nerede? Kilise ne güzel hayır işliyor, yardımda bulunuyor. Gariplik şurada, Mitropolit Efendi hastanede bu çocukların kaç tanesi “Pomak” kaç tanesi “Çingene-Roman” diye sormuyor. Veya kilisenin verdiği teşviklerden “Pomak” ve “Çingene-Roman”lara da ayırmıyor. Çünkü Mitropolit Efendi, bütün yeni doğan Müslüman çocukları “Türk” olarak kabul ediyor. Yalan söylemesin ve kimseyi de kandırmasın. Halbuki, o gün yeni doğan 7 Müslüman çocuğun, üç tanesi “Pomak Türk”ü, üç tanesi “Roman-Türk Çingenesi” sadece bir tanesi “Türk” kökenli. Batı Trakya Mitropolitleri bu şekilde bölücülük ve ayrımcılık yaparak, ötekileştirerek, kul hakkına giriyorlar, insan haklarını ihlâl ediyorlar.

Mitropolitler açıklamalrında "Gümülcine'deki Türk Konsolosluğu kontrolsüz eylemleriyle, toplumu parçalamak, düzen ve yasallığı yok sayarak, Helen Hukuk Devletine zarar vermek istiyor. Yoksa, Edirne’deki Yunan Konsolosluğu böyle mi faaliyet gösteriyor? Tabii ki hayır! Yoksa Yunan Hükümeti tekrar soğukkanlılıkla, yeni temel üzerine Türk-Yunan diplomatik mütekabiliyetleri düzenlemesi mi gerekiyor? Batı Trakya Müslüman Türkleri olarak  Mitropolit efendilerin bu önerisini alkışlıyoruz ve bir an evvel “Türk-Yunan” diplomatik ilişkilerin yeni temeller üzerinde yeniden ele alınmasını istiyoruz. Keşke ülkemiz Yunanistan, bu konuda biraz daha ısrar etse!" ifadelerine yer veriyorlar. Bir de Bizans kurnazlığı edasıyla, Gümülcine Türk konsolosluğunu Edirne Yunan konsolosluğuna eşit tutuyorlar. Edirne Yunan Komnsolosluğu Selânik Türk Konsolosluğuna denktir. Gümülcine Türk Konsolosluğunu, İstanbul’daki Yunan Konsolosluğuna denktir. Panteleimon Efendi, bizden daha iyi biliyor ki İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu, Bizans İmparatorluğu gibi faaliyet gösteriyor. “Sözde” Ekümenik Patrik de Bizans İmparatoru gibi faaliyet gösteriyor. Dünya’nın her yerinden gelen “Ekselâns”lar “sözde Patrik Efendinin elini eteğini öpüyorlar. İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu da, bu yüksek düzeyli “Ekselâns”lara teşrifatçılık yapıyor. Onun için, İstanbul’daki Yunan Konsolosluğunun faaliyetleri ile Gümülcine’deki Türk Konsolosluğunun faaliyetleri devede kulak bile değildir.

Düşünebiliyor musunuz? İstanbul’daki Fener Rum “eski” Patrikhanesine mensup Batı Trakya'daki Mitropolitlerin yaptıkları neye benziyor? Mütekabiliyet esasına göre: Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı, Ankara, İstanbul, Bursa ve Edirne Müftülerine: “İstanbulul’un geleceği, çok yönlü tehlikelerle karşı karşıya, İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu, İstanbul Rumlarını Helenleştirmek için, tahrik edici, ahlâksızca ve kontrolsüz bir şekilde, faaliyetlerde bulunuyor." şeklinde bir açıklama yaptırsa ve bunu Başbakan’a ve Bakanlara iletseler nasıl olur? Herhalde fena olmaz!

Bu bildiri, Hıristiyan Helen Ortodoks tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Batı Trakya Müslüman Türklerine göre, bu bildirinin en uygun yeri İstanbul’daki Topkapı Müzesidir ve oradaki en uygun yeri de 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiğinde Katoliklerin işgali altında olan Fener Rum Patrikhanesini Ortodoks Rumlara iade ettikten sonra Patrikhaneye tanınan olağanüstü imtiyazların yazılı olduğu fermanın karşısıdır. Yüzyıllar boyu hoyratça kullandıkları bu olağanüstü imtiyazlara 2017 yılında, yani 564 yıl sonra Fener Rum “sözde” Patrik’in nasıl teşekkür ettiğinin ibretlik belgesidir.

Bu utanç verici belgenin hesabını ne bu dünyada ne öbür dünyada hiç kimse veremez! Bu ibretlik bildiriden en başta “sözde Patrik, (en üst âmir), Batı Trakya’daki Mitropolitler (emirleri uygulayan memurlar), Başbakan (onaylıyor), Cumhurbaşkanı (itiraz etmiyor), Eğitim ve Din İşleri Bakanı (dört mitropoliti makamında tebrik etmiştir) ve destekleyen herkes sorumludur. Mazlum vatandaşlarının hakkını koruyamayan Cumhurbaşkanı, zulme onay veren Başbakan, zalimleri kutlayan bakan ve Ekümeniklik iddiasında dünya menfaati için Hz. İsa’nın Kutsal Emanetine ihanet eden ve Küresel Emperyalist Güçlerin gönüllü kölesi “sözde” Patrik’in hüküm sürdüğü bir dünyada, kimi kime şikâyet edebilirsin. Biz Batı Trakya Müslüman Türkleri olarak, şikâyetlerimizi her şeye gücü yeten Kadir-i Mutlak Allah’a arz ediyoruz.

Ümidimizi asla kaybetmiyoruz. Sonuna kadar sabredeceğiz, mutlak kazananlar insanlığa en çok faydalı olanlardır. Zalimlerin sonu hüsrandır. Er veya geç bu zalim sistem çökecektir. Yeter ki biz doğru safta olalım. Hiçbir şey imkânsız değildir. Her şey samimiyetle dürüstlükle çözülür. Biz her zaman Türk-Yunan dostluğunun en hararetli savunucuları olduk. Zira kin, nefret ve düşmanlık en çok bizi yakıyor. Yüzyıllarca, Türk ve Yunan halkları barış ve huzur içerisinde var olma mücadelesi vermiştir. Düşmanlıktan, gözyaşından, kandan, kavgadan kimse kazançlı çıkmaz. Tek kazanan küresel emperyalist baronlar ve silâh tüccarlarıdır. Türkler hiçbir zaman hiçbir kimseye kin nefret ve düşmanlık beslemez, ihanet ortaya çıkana kadar herkese güvenir, kimseyi zan altında bırakmaz. Türklerin affetmediği iki suç vardır, ihanet ve zulüm. Türklerin, kimsenin malında, toprağında, namusunda gözü yoktur. Türklerin temel gayesi, zulmü ortadan kaldırmak ve adaleti tesis etmektir. Türklerin “Ana Mefküresi” “Megali İdeası” yukarda saymaya çalıştığım temel düsturlardır. Geçmişte böyleydi, şimdi böyledir ve gelecekte de böyle olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Biz yine de insanlık görevimizi yapalım. Bugün zulmet ve gaflet içerisinde bocalayanlar için, Erham’ür-Rahımin olan Allah’ın rahmet kapısı sonsuza kadar açıktır. Can boğaza gelmeden, zulmetmekten vazgeçip, salih amellere yönelenlerin affedileceği müjdesi herkes için geçerlidir. Sadece günahların bağışlanması değil, samimiyet derecesine göre, bütün seyyiatın hasenata çevrilme ikramiyesi de vardır. Nasibi olan girer. Bizim kültürümüzde ayrılık gayrılık yoktur. Bizim için bütün Âdemoğulları kardeştir. Türk-Kürt-Arap-Fars-Hint-Yunan ayırımı yoktur. Üstünlük takva’dadır. Kötü insan yoktur, kötü amel vardır. Kötülerle değil, kötülüklerle savaşıyoruz. Biz hasta ile değil hastalıklarla mücadele ediyoruz. Bütün insanlar, Hz. İnsandır. Yaratılanı severiz yaradandan ötürü.

Tek gayesi, inanlığa ve dinî değerlere hizmet olan; samimiyeti, sevgiyi, barışı, adaleti ve dostluğu prensip edinen insanların, ırk, dil, din ve mezhep ayırımı yapmaksızın, bu kutsal değerleri ortadan kaldırmak isteyen şer güçlere karşı ortak mücadele etme zorunluluğu vardır. Bu mücadeleyi, bir tercih olarak değil, mecburiyet olarak addetmek gerekmektedir.

Yine de en doğrusunu bilen Allah’tır. Gayret bizden, başarı Allah’tandır.
Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr