Consulting & Rentacar
Consulting & Rentacar

Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 11: Bize kalanlar

Hoca’nın şahsiyeti bizim şahsiyetimizde mündemiç bir şekilde de yaşamaya devam edecek.

Köşe Yazıları 11 Ağustos 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 11: Bize kalanlar

Bugün 11 Ağustos 2026. Miladi takvime göre Tayfun Hoca’nın doğum günü. Yaşasaydı 64. yaşını dolduracaktı. Hoca’nın özel günlere karşı hatta kendi doğum gününe karşı bir ilgisi yoktu. “Ben hediye vermeyi severim ama bunun için özel günleri beklemem” demişti bir keresinde. Kendi ağzından da doğum tarihini söylediğini hiç duymadım. Sadece bir öğrencisi, Hoca’nın çokça ilham aldığı Bourdieu’den 10 gün sonra doğduğunu söylemesi üzerine doğum gününden haberdar olmuştum.

Doğrusu ben de, en azından kendi doğum günüme karşı hususi bir ihtimam göstermedim. Doğum günlerinin hatırlanmasından mutluluk duyan çevremdeki insanları ise mutlu etmeye gayret ettim. Dolayısıyla doğum günlerini çok da önemsemeyen bir insanın yine doğum günlerini çok da önemsemeyen bir başka insan için doğum gününde özel bir yazı yazması beklenmez. Bu yazıyı Hoca’nın doğum gününe denk getirmeyi özellikle amaçlamadım. Ancak anlam inşa etme meziyeti bahşedilmiş insanoğlunun bir ferdi olarak, son yazının Hoca’nın doğum gününe tevafuk etmesinde de bir anlam olduğuna inanıyorum.

Bu vesileyle, “Bana Kalanlar” yazı dizisinin sonunda “Bize Kalanlar” ne olabilir sorusuna verilebilecek en anlamlı cevabın, Hoca’nın doğumundan vefatına kadar inşa ettiği müstesna şahsiyetini vefatıyla birlikte sonlandırmamak; doğum gününde, onun bıraktığı mirası yaşatacak ve daimî kılacak bir katkıyı naçizane ortaya koymak olduğunu düşünüyorum.

---

Bu yazı dizisini bir yas süreci olarak da görebiliriz: Hem yazan hem de okuyan için. Yas, insanın bir kayba karşı verdiği tepkidir. Fizikî olarak mevcut bir nesnenin anî kaybına karşı hafızadaki imgesinin kaybolmaması, başka bir deyişle fizikî gerçeklikle imgesel gerçeklik arasındaki gerilim, insanı yas tutmaya iter. Bunları da Tayfun Hoca’nın doktoradan arkadaşı Mahmut Karaman Hoca’dan aldığımız yüksek lisans dersinde öğrenmiştik. Tayfun Hoca, dolaylı yoldan da olsa, belki de bazen anlattığı kelebek etkisi teorisinin neticesinde O'nun yasını da tutmayı öğretmiş oldu bizlere.

Yası tutmanın veya tutamamanın muhtelif yolları vardır. Bizim, bu yası görece sağlıklı bir şekilde tuttuğumuza inanıyorum. Ravza Çelik’in Hoca’nın vefatını teyit için açtığı grupta herkesin birbirine destek olmasıyla fizikî gerçeklik ile imgesel gerçeklik arasındaki gerilimi en iyi şekilde idare ettik. “Artık Tayfun Hoca yok!” düşüncesi beni hala sarsıyor ama bu grupta Hoca’nın fikirleri, öğrencilerinin ve sevdiklerinin anıları ve Hoca’ya dair daha birçok unsurun yaşamaya devam etmesiyle teselli bulduk. Ravza bütün bunlara vesile oldu, Allah da tedavi gören oğluna, bu yazıyı okuyanların edeceği dualarla birlikte şifa versin.

Ravza’nın mesajında Tayfun Hoca’ya dair böyle bir haberi duymak, henüz birkaç saat öncesinde yanından kalktığım için beni şaşırtmış, inanmak istememiştim. Haberin teyit edilmesiyle inanmaktan başka çarem kalmadı. Bu haber, beni o an için şaşırttıysa da son birkaç yıldır Tayfun Hoca’dan öğrenebileceklerime ömrümün yetmediğine kanaat getirdiğim için hep Tayfun Hoca yarın ölecekmiş gibi yaşamaya gayret ettim. Tayfun Hoca’nın bildiklerinin yanında kendi cehaletimi fark ettikçe bu cehaletimi gidermenin ya da en azından azaltmanın yolunun Tayfun Hoca’nın yanında durmak dışında başka bir seçenekte bulunmadığına inanıyordum ve biliyordum. İmam-ı Azam’a ait şu anektotu hep iktibas ederdi: “İmam-ı Azam’a sormuşlar bu kadar şeyi bilmenin sırrı nedir diye. İmam-ı Azam cevap vermiş: ‘Bildiklerimi her sefer yeni baştan öğreniyormuş gibi tekrar ettim ve bilmediklerimi hiç utanmadan sordum’. Şahsiyet yapım itibariyle sorarak değil merakımın izinden giderek sorularımın cevabını arayan birisiyim ancak Tayfun Hoca’ya karşı hep bize öğütlediği İmam-ı Azam’ın tavrıyla yaklaştım, o da bundan mutlu olurdu.

Şu anki aşamada düşündüğüm zaman Tayfun Hoca’dan öğreneceğim çok daha fazla şey vardı diyorum ama o kadar şey öğrendim ki, eksik kalan bir şey de yok, diyebiliyorum. Hoca’nın bana öğrettikleriyle bundan sonrasını kendim tamamlayabilecek durumda olduğumu hissediyorum. Vefat haberinden sonra, tezimde her sıkıştığımda o berrak zihni ve matematiksel zekâsıyla işimi artık kolaylaştıramayacağını gerçeğini düşünmeye başladım. Ama tezimin temeli onun sayesinde o kadar güçlü ki, tezim için yapabileceği her şeyi yapmış, diyebiliyorum. Şimdi ondan bana geriye ne kaldı, dediğim zaman rahatlıkla “ben kaldım” diyebiliyorum. Birçok hocamın üzerimde hakkını ödeyemeyeceğim çok büyük emeği var ancak Tayfun Hoca’nın emeklerini çıkardığımızda, kolonu kırılan bir binanın yıkılması gibi bana ait olan her şey yerle bir olacaktır. Tayfun Hoca’nın doğrudan kendi içimde yaşadığını görmek, tuttuğum yası da daha fazla kolaylaştırıyor. Tayfun Hoca’yı kaybetmek 30 yıllık ömrümde yaşadığım acıların en büyüğü olsa da bütün acılar arasında yasını tutması en kolay acı olarak karşıma çıkıyor. Kaybedilen bir nesnenin zihinde o kadar çabuk kaybedilememesine verilen tepki şeklinde tanımladığımız yas durumu, benim için epey kolay geçti. Çünkü Tayfun Hoca’yı kaybettiysek de ona ait birçok şey yaşamaya devam ediyor. Ravza'nın açtığı grupta eski anılar, hocanın tavsiyeleri, notları ve daha birçok şeyin paylaşılmaya devam edilmesiyle Hoca’nın anısını yaşatarak yasımızı hafifletiyoruz. 

Başka bölümden bir arkadaşımın Tayfun Hoca’nın vefatını öğrendikten sonra kurduğu şu cümleler Tayfun Hoca’dan bana geriye ‘ben’ kaldığının çok büyük bir kanıtı olsa gerek: “Senin iç sesinde, kendinle konuşmalarında ya da herhangi biriyle en ufak diyaloğunda o var, biliyorsun değil mi? Ben biliyorum. Bazen diyordum, Salih Tayfun Hoca’nın yanından gelmiş. Ben onu senden tanıyorum, düşünsene”.

Ancak yine de bu durumun benim Tayfun Amman olma iddiasında olduğum ya da onun yerini almak istediğim şeklinde yorumlanmaması gerektiğini ifade etmek istiyorum. Tayfun Amman gibi olamam; 7 yaşında Osmanlı Tarihi’ni ezbere anlatmıyordum. Lise Çağı’nda İmam-ı Rabbani ya da Gazali’yi okumayı bırak, isimlerini dahi bilmiyordum. Üniversite’ye matematikte sıfır yanlışla girmedim. Ezberimde yüzlerce şiir yok. Dahası O konuşan birisi, ben yazan birisiyim. Onun yazarken gösterdiği ekonomik tavrı ben konuşurken gösteriyorum. O daha çok çay içer, ben kahve içerim ama kahvenin nasıl yapılması gerektiğini benden daha iyi anlatırdı: Onu bile sosyolojik bilginin beş aşamasıyla anlatıyordu. Belki birkaç yönümüz benziyordur. Potansiyelime hitap ettiği zamanların birinde “Ben askerim ama Salih benden daha asker” diyerek dakikliğime ve disiplinime dikkat çekiyordu. Emin Safa Dilmaç’ın bir gün ona stressiz nasıl yaşayabiliriz şeklindeki sorusuna “İnsanlardan bir şey beklemeyerek” cevabını vermişti. “Mesela” demişti, “Salih ömrü boyunca asla mutlu olamaz. Çünkü idealindeki Türkiye gerçek Türkiye’den çok uzakta. O asla birini bekletmemiştir ama herkes onu bekletiyordur”. Tayfun Hoca da beni ve başka kimseyi bekletmemiştir ama onu bekleten çok kişiye rastladım. Son yıllarda bundan olsa gerek “frekanslarımızın uyuştuğunu hissediyorum” dediği oluyordu. Frekanslarının uyuştuğu birine rastlamanın mutluluğunu bilen biri olarak Hoca’nın bana karşı hissettikleri de beni çok mutlu ediyordu.

---

Ama en nihayetinde ben Tayfun Hoca olmayacağım. Hoca’dan geriye “ben” kaldığım gibi aynı zamanda bu yazıyı okuyanlar kaldı yani biz kaldık ve Hoca’nın şahsiyeti bizim şahsiyetimizde mündemiç bir şekilde de yaşamaya devam edecek. Ama bunu biraz daha açık ifade etmemiz gerekebilir. Bizim, Hoca’nın mirasını yaşatmak için 50 yaşında Farsça öğrenmemize, beş Medeniyet Kırılması’na altıncısını ilave etmemize yahut Türkçe okuması dahi zor olan Bourdieu’yü Fransızcasından okumamıza gerek yok; İhyau Ulumi’d-Din’i okumamıza ise hiç gerek yok. 

Ne gerekiyor biliyor musunuz? Ciddiyet ve ahlak! Ben, çok büyük işler başarmanın Hoca’nın izinden gitmek olduğuna inanmıyorum. Üç seneye yakın her hafta dizinin dibinde bulunmuş olmanın bana önemli şeyler kattığına inanıyorsanız ve keşke ben de bu kadar talihli olsaydım diyorsanız eğer bana güvenin ki Hoca’nın bizden isteyeceği şey ciddiyeti ve ahlâklakıyla çevresine örnek olan insanlar olmamızdır. 

Randevularımıza vaktinde gidiyor, ödevlerimizi ve akademik çalışmalarımızı doğum sancısı çekme pahasına dahi olsa ciddiyetle yapıyor, ailemize ve dostlarımıza karşı sorumluluklarımızı yerine getiriyor ve dahi ibadetlerimizi ihlâslı bir şekilde eda ediyorsak, Hoca’nın sadaka-i câriyesini daimî hâle getirmişiz demektir.

Hoca’nın vefatından sonra yapamadıklarımızı yapmaya, yarım yaptıklarımızı tamamlamaya, yaptıklarımızı ise daha iyi yapmaya gayret ediyorsak; hülâsa, ciddiyetsiz davrandığımızda kendimizi ahlâksız hissediyor ve ahlâklı olmanın, işimizi ciddiyetle yapmaktan geçtiğini kendimize öğretiyorsak, onun mirasını yaşatıyoruz demektir. 

-temmet-

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr