Felsefenin savaşlara etkisi
Devletler tarihte kazandıkları topraklar için başvurdukları yolu meşru kılmak adına ve ötekini de gayrımeşru kılmak adına çeşitli kavramlara başvurmuşlardır. Bu
Devletler tarihte kazandıkları topraklar için başvurdukları yolu meşru kılmak adına ve ötekini de gayrımeşru kılmak adına çeşitli kavramlara başvurmuşlardır. Bu kavramların en bilinenleri meşru kılmak için fetih, gayrımeşru kılmak için de işgal.
Ne var ki bu fetih kavramı hiçbir dile çevrilememektedir. Fetih kelimesinin İngilizce karşılığı conquest, Yunanca karşılığı da κατάκτηση (kataktisi) olduğu zannedilse de bu gerçekte böyle değildir. Fetih kavramı gerçek manada çevrilemez ve bu kavramın mahiyetini anlayabilmek için Müslüman olmasanız da en azından Müslüman gözüyle görebilmeniz gerekmektedir.
Böylelikle, fetih dışında kalan diğer kavramlar işgal olsun, ele geçirme (conquest) olsun aşağı yukarı aynı anlamı taşıyacaktır. İlla kötü bir anlam yüklediğim anlaşılmasın ancak fethin oluşturduğu meşruluğun yanında asla gerçek anlamda bir meşruluk taşımamaktadırlar.
Şimdi felsefi temellerine inerek bunu açıklamaya ve ispatlamaya çalışalım. Öncelikle Batı Felsefesi ile İslam Felsefesi arasında bir karşılaştırma yapayım. İkisi arasındaki en temel fark, bir tanesinin ikilcil, diğerinin ise çoğulcu olmasıdır. Öyle ki, ikilcil olan Batı Felsefesi “ben”in dışındaki “öteki”yi dışlamaktadır. Yani Batı Felsefesi’ne göre hayat iki zıt kutuptan oluşmaktadır ve bunlardan bir tanesi doğrudur, doğru olan da Batı’nın ta kendisidir. Doğru olmayan “öteki” ise tamamen dışlanmıştır.
İslam Felsefesinde ise gerek Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi akılcılar, gerek Gazzali gibi gelenekçiler, gerekse de İbn Arabi veya Mevlana gibi vahdet-i vücutçular, görüşleri her ne kadar birbirleriyle çatışsa da hepsi bir noktada birleşmektedir, o da bütünlüğe verilen önemdir. Hepsi “Ben”in dışında “Öteki”yi de “Ben” saymakta. Hatta çoğu zaman “Ben”i gözardı edip bizatihi kendileri “öteki” olmaktadır. Hatta herkesin çok yakından bildiği Nasreddin Hoca’nın fıkralarında bile bu unsuru görmekteyiz. Bu fıkralardan bir tanesini hatırlayalım:
Hoca, kavga etmiş olan karı-kocayı dinlemeye gider. İlk önce kocayı dinler ve ona “haklısın” der, daha sonra karısını dinler, ona da “haklısın” der. En sonunda evde eşi “Sen her ikisine de haklı olduğunu söyledin, bu nasıl olabilir ki?” diye soru sorar ve ona da “sen de haklısın” der. İşte İslam Medeniyeti’nin bu temel özelliği fıkralara bile yansımaktadır.
Bu bilgilerin yanında felsefenin toplumu yönlendirme yolundaki etkisi asla gözardı edilemez. Bu etki o kadar güçlüdür ki, toplumların özellikleri ait oldukları medeniyetin felsefesine göre abartmadan anlaşılabilir. Modern Batı Felsefesi’nin ortaya çıkardığı bu ikilik Avrupa’da bazı sıkıntılara yol açmıştı. Ötekinin gözardı edilmesine yönelik olan bu sıkıntılara çözüm olarak Postmodern Felsefe ortaya çıktı ve bu sefer de Nasreddin Hoca taklit edilircesine herkes haklı durumuna geldi. 100 sene evvel herkesin tek tip kıyafet giyip, son 50 yıllarda kıyafetlerin çeşitlenmesi de bundandır.
Ne var ki bu postmodern felsefenin de pek başarılı olduğu söylenemez. Çünkü, her ne kadar çoğulculuk hakim olsa da Batı’nın kapsamı altında hakimdi. Mesela çokkültürlü olarak bildiğimiz ABD ve Kanada gibi devletler bunu en iyi temsil eden devletlerin başında gelmektedir ama bunların dışında, daha doğrusu Batı dışında kalan devlet yine “öteki” mevkisinde varlıklarını sürdürmektedirler.
Halbuki, İslam Medeniyeti çoğulculuğu 1500 senedir uygulamakta ve başarılı olmasının en büyük sebebi, “öteki” kim olursa olsun onu “öteki” olarak görmemesidir. Örnek olarak Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim nüfus Yavuz Sultan Selim’e kadar çoğunluktaydı. Bunun yanında uzun yıllar başkentlik yapmış İstanbul’un gayrimüslim nüfusu 100 sene öncesine kadar bile çoğunluktaydı.
Bütün bunlardan dolayı İslam Medeniyeti’nin fütuhatı hep beklenilen olma durumu olduğu zaman gerçekleşmiştir. Buna da bir örnek olarak Balkanların yeniden kısa sürede fethedilmesi, gayrimüslimlerin özlenen adaleti beklemesiyle gerçekleşmiştir.
O yüzden anlaşılmalıdır ki İslam Medeniyeti hiçbir zaman durduk yere harekete geçmemiştir. Günümüzde Afrin’de yapılan operasyon da ancak bu şekilde açıklanabilir.