Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 8: Yeterlilik, tez, Mızraklı İlmihal

Hoca öğrencilerine, o anki seviyelerine göre değil potansiyellerine göre muamele gösteriyordu.

Köşe Yazıları 28 Haziran 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 8: Yeterlilik, tez, Mızraklı İlmihal

Ders döneminden sonraki Yeterlilik Sınavı’na çalışma dönemi ve sonrası ise Tayfun Hoca ile aramdaki ilişkinin başka bir seviyeye yükseldiği dönemdir. Benden, yeterliliğe hazırlık için çalıştıklarımı her hafta ona anlatmamı istemişti. Sakarya’da olmadığım zamanda dahi telefon üzerinden görüşüyor, çalıştıklarımı tartışıyorduk. Tayfun Hoca’yı tanıyanlar elbet bunun basit bir tartışmadansa Tayfun Hoca’nın doğrudan tedrisinin devreye girdiği bir süreç olduğunu bilir. Bir keresinde neyin üzerine söyledi hatırlamıyorum ama “sen zülcenaheynsin. Ne demek zülcenaheyn?” dedi. Durdum, kendi içimde hızlıca “-eyn, Arapçada ikilik eki. Cenah… cenah neydi? Sağ, sol cenah…” şeklinde düşünürken “sen çift kanatlısın” dedi. “Bir taraftan dini ilimlerle düşünürken, öbür taraftan seküler sosyal bilimlerle de düşünebiliyorsun. Bunlar sende çok dengeli ve bunlar seni uçuruyor” dedi. Lisanstan beri süregelen kendimi gösterememiş olma endişesine binaen, “hocam, ben kendimi size yeterince gösteremediğimi düşünmüşümdür. Bu söylediklerinize dair de size bir şeyler anlattığımı hatırlamıyorum ancak bilinmek istediğim şekilde beni tasvir ettiniz. Bu nasıl oldu?” dedim. “Salihçim, ben senin ruhunu tanıyorum” dedi. 

Vefatına değin hocaya kendimi gösteremediğimi düşünmüşümdür ancak o bir yerden çıkar ve beni mahcup eden bu türden tespitlerde bulunurdu. Mahcup eden diyorum çünkü esasında beni çokça sevindirse de, bu övgüleri karşılamadığımı da düşünürüm. Ama zannediyorum Hoca öğrencilerine, o anki seviyelerine göre değil potansiyellerine göre muamele gösteriyordu. Salih şunları biliyor, ben ona göre konuşayım demezdi. Salih şunları bilebilecek durumda, ben ona göre konuşayım derdi. 

Bunun bir diğer örneği de diller üzerineydi. Hoca’nın hangi dilleri bildiğini muhtemelen kimse tam olarak bilmezdi. Ancak şahit olduğum kadarıyla, Türkçeyi Türkiye’de en iyi konuşan insanlar arasında yer alıyordu. Kıymet verdiği Erol Güngör’de de aynı durumu görüyorduk. İkisi de çok sade ama çok güzel, bununla birlikte vurucu bir Türkçe kullanıyordu. Tıpkı şahsiyetleri gibi. Nitekim Doktora Tezi’nin giriş kısmında, Cemil Meriç’in “kâmus namustur” sözüne atıf yaparak, büyük çaba sarfettiyse de Türkçeyi istediği seviyede kullanmadığını, bunun sebebi kısmen kendisinde yatsa da ülkedeki çeviri faciasının bunda büyük bir etkisi olduğunu yazmıştı.

Liseden beri iştigal ettiği Fransızcası ise Fransızca eğitim veren bir üniversitede ders verebilecek seviyedeydi. İngilizceyi okuma seviyesinde çok iyi biliyor, konuşma ve yazma alanında ise Fransızcada olduğu kadar iyi değildi. Bunları herkes bilir ancak 50 yaşından sonra Farsça çalıştığını ise çok az insan bilir. Pek dillendirmezdi ama okuduğu Farsça bir şiirin ardından rahatlıkla tercümesini yapabiliyordu. Bir dönem Arapça çalıştığını Mustafa Hoca’dan duymuştum. Tayfun Hoca’nın buna dair bize söylediği bir şey ise hiç olmadı ama zaman zaman okuduğumuz metinlerde Arapça gramerine dair şerh düşmesi gerektiği zaman Arapça gramerini bu kadar detaylı biliyor oluşu beni her zaman hayrete düşürmüştür. 

Yine potansiyelime hitap ettiğinden olsa gerek, bir yerde geçen Kur’an ayetini tercüme etme gereği duymadan “Bunu zaten anlıyorsundur” diyerek geçmişti. Rusça ise muhtemelen kimsenin bilmediği, bana dahi tesadüf eseri bahsettiği dili oldu. Lisedeki ikinci yabancı dili Rusça olan Tayfun Hoca’nın iddiasına göre o dönem 2000 kelime (daha fazla da olabilir) ile Rusça konuşabiliyorken şimdi çok daha az kelimeyle konuşabiliyor. Bilen bilir, dil nankördür, onu ihmal ettiğiniz an sizden uzaklaşır. Bunu ben de bildiğimden dolayı Hoca gerçekten unutmuştur diye düşündüm. Ta ki, bir ara derste Rusya’dan geldiğini öğrendiği bir kızla Rusça konuştuğunu görene kadar. Anladım ki, Hoca bir dili ancak yüksek kültür seviyesinde bildiği zaman dile getiriyordu. 

Arapça dışında potansiyelime hitap etmesine dair ise bir de Fransızca üzerinden bir örnek vermek istiyorum. Zamanında Hoca’nın Fransızca bilmesinden etkilenmiş, ben de Fransızca öğrenmeye karar vermiştim. Şu an ne kadar öğrendiğim tartışılır ancak zaman zaman yazdığım metinlerde Fransızca kaynak kullanmama, Fransızca bir ifadeyi Fransızca telaffuz etmeme ya da gerektiği yerde bir metni okurken Fransızca ifadeleri Türkçeye tercüme etmeme asla şaşırmazdı. Sen ne ara Fransızca öğrendin ya da Fransızca biliyor musun, dediğini duymadım hiç çünkü potansiyelime hitap ediyordu. Hatta bir keresinde merak ettiğim bir konuyu, Türkçe tercümesi bulunmayan Touraine’in “La Voix et Le Regard” (Ses ve Bakış) eserinde bulabileceğimi söylemişti. 

Onu şaşırtan, bir şeyleri bilmem değil bir şeyleri bilmemem oluyordu. Dolayısıyla hocanın zarif ve nazik karakteri beklentileriyle uyuşmayan bir durumla karşılaştığında asker ciddiyetine bürünebiliyordu. Mesela tez önerisini hazırlarken ona taslak metni gönderdikten sonra telefon üzerinden gayet ciddi bir şekilde "metinde iki ciddi sorun var; ikincisi ilkinden çok daha ciddi" dedi. "İlk olarak üslup çok edebi olmuş" dedi. Ben, kuru bir metin yazmamak için bu yolu tercih ettiğimi söylediğimde, "bunun yolu o değil" dedi. Bundan daha ciddi ikinci sorunun ne olabileceğini düşünürken, ikinci olarak da "sen tezi zaten kafanda yazmışsın, sonuca da ulaşmışsın. Belki de bu tezi yazmak için doğru kişi değilsin" dedi. Tayfun Hoca gibi birinden asker ciddiyetiyle sarf ettiği bu cümleleri işitmek, insanı fazlaca sarsıyordu ama kendine de getiriyordu. Doğrusu, çevredeki daha birçok akademisyeni sarsması gereken sözlerden bir ben, bir de diğer tez öğrencileri nasiplenmişizdir. Bu yüzden, başkalarının çok erken yaşlarda ulaştığını düşündükleri seviyeye Tayfun Hoca’nın öğrencileri asla ulaşamayacağını ama çok ileri yaşlarda dahi bunun için çalışması gerektiğini bilir. Kendimizi her an ciddiyet hususunda sorgular; başkalarının ciddiyetsizliğine hayret ederiz. 

Hocanın hassasiyetleri doğrultusunda metni revize ettim ve o günkü 1 saatlik sohbette, haftalar sürecek yazarlık eğitiminde öğrenemeyeceklerimi öğrendim. Buna dair bir diğer örnek de tezin içeriğini şekillendirirken sorduğu bir soruya cevap veremememle ilgili oldu. Hoca’nın tasvir, açıklama, anlama, anlamlandırma ve yorumdan oluşan, sosyolojik bilginin beş aşaması dediği sistemleştirilmiş bir yazma ve düşünme metodu mevcut. Tezimde bir yerde şurada şunu yapalım dedikten sonra, bu da sosyolojik bilginin anlama aşaması olacak, neydi anlama aşaması, deyince duraksadım. Hoca birkaç saniye sonra yüksek sesle bir of çekerek ayağa kalktı. Cam kenarına gidip sigarasını yaktı ve “lisanstan beri yıllarca tekrarladığım şeyleri sen bile öğrenmediysen biz kimden ne bekleyeceğiz” dedi. Bu sarsıcı tepki de beni kendime getirmiş oldu ve o beş aşamalı metodu muhtemelen hiçbir öğrencinin içselleştirmediği kadar içselleştirdim. Nadiren sinirlendiği görünen Hoca çoğunlukla böyle konularda sinirlenirdi. Onun dışında bir de ahlâka dair beklentilerinin karşılanmadığı durumlarda sinirlenirdi. Zaten Türkiye’de gördüğü en büyük iki sorun ahlâk ve ciddiyetti. Kısacası hoca da her insan gibi sinirlenirdi ama hiçbir zaman ahlâk ve ciddiyet meseleleri dışında sinirlendiğine şahit olmadım. Çoğu insan muhteris beklentileri karşılanmadığında sinirlenirken hocanın ahlâklı şahsiyeti onu sinirlenmeye itiyordu.

Yeterlilik sınavına geri dönecek olursak, sınav günü geldi çattı ve ben sınavın yazılı kısmında Tayfun Amman, Mustafa Kemal Şan, İsmail Hira, Ramazan Yelken ve Mehmet Ali Aydemir’den oluşan jürinin tamamının sınavı okuyacağını düşünmemiştim. Nedense sadece Mustafa Kemal Şan’ın okuyacağını düşünerek, sorulara Mustafa Hoca’nın anlayacağı, daha önce çokça aramızda tartışması geçen meseleleri, eleştirel bir üslupla cevaplandırmıştım. Hocaların hepsinin yazılı kağıdını okuyacağını öğrendiğimde içimden bir eyvah çektim. Sözlü kısma geçtiğimde sınav başlamadan birkaç dakika önce dışarıdan katılan hocalarla tanışırkenki sıcak ortam sınavın başlamasıyla yerini buz gibi bir ortama bıraktı. Mehmet Ali Aydemir “yazılı kağıdını okudum, bilgi birikimine vereceğim puan 50, üslubuna ise 0 verdim” dedi. Bu şekilde başlayıp haddimin bildirildiği sözlü sınavından başarılı olmuştum. Sınavdan hemen sonra Tayfun Hoca’nın yanına gittiğimde, akademideki en zor sınavı geride bıraktığımı söyledi. Karar aşamasında yazılı sınavındaki üslubumla ilgili “Salih eleştiriyi sever: Onlara ödev için bir kitap verdim, ödevinde o kitaba demediğini bırakmadı. İleride bilgisi arttıkça bu tavrı onu çok iyi bir sosyolog yapacak” diyerek beni taltif ettiğini söyledi ve ekledi: “Kimseden beklemediğimiz şeyleri senden bekliyoruz”. 

Tatilde bir süre tez konusunu düşündükten sonra ikinci dönemin başında Tayfun Hoca’ya Türkiye’de ulusal anlamda Türk kimliğini benimsemeyenlerin neden benimsenmediğini anlamaya yönelik bir tez yazmak istediğimi söylediğimde, bugün Türkiye’nin çok önemli mevkilerinde bulunan insanların bile temel kimlik anlamındaki Türklük ile zihinsel inşa anlamındaki Türklüğün arasında ayrım yapamayacak kadar cahil olduğunu, dolayısıyla bu tezi yazmanın çok zor olacağını ancak bu tezi yazabilirsem eğer çok büyük bir iş başarmış olacağımı söyledi. Oldukça heveslendirici bir cümle olmasıyla birlikte bu cümle sırtıma büyük bir yük de yüklüyordu. Zaman zaman tezin gidişatına dair konuşurken, “bu işin içinden nasıl çıkacaksın çok merak ediyorum” dediği de olmuştur. Tez konusunu Mustafa Hoca’ya söylediğimde, O da memnuniyetle karşıladı.

Yeterliliğe çalışırkenki haftalık görüşmelerimiz, teze hazırlık döneminde de devam etti ve aklında hiçbir şey olmasa dahi mutlaka her hafta görüşelim demişti. Zihnimde hiç soru olmadan gittiğim zamanlar zihnime bir soru yerleştirir; bunu araştır haftaya konuşalım derdi. Bazen, tez öğrencilerinden anıları bana ders olarak anlatırdı. Sümeyye Demircioğlu’nun tezinde kullandığı “ev hanımları” ifadesine karşı bir jürinin itirazını anlatmıştı. Jüri üyesi “ev hanımları” yerine “ev kadınları” ifadesini kullanmak gerektiğine vurgu yapmış. Burada, savunduğumuz bir hakikatin kavramsal ayrım yapmamıza mani olacak düzeye geldiğinde, o savunduğumuzun hakikat olmaktan çıktığına örnek gösteriyordu. İngilizce’de dahi “housewives” olarak geçen ve hiçbir feministin değiştirmeyi aklına getirmediği bu ifadeyi Türkçede taassupla “ev kadınları” olarak yazmanın bir anlamı yoktu. 

Bir başka sohbetinde, bir hocanın “suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenmiş çocuk vardır” şeklindeki benzer mantık hatasını içeren ifadesine ise şöyle karşı çıktığını anlatıyordu: “Suça sürüklenmiş çocuk da vardır, suçlu çocuk da. Bu ikisini ayırt etmeden yapılan analizlerin çocuklarda suç olgusununu çözmek için bir faydası olmaz”. 

Çok fazla kitap okuduğu bilinen birçok akademisyenin kitapları, onları haklı çıkaracak şekilde okuduğunu, savundukları hakikatin karşısında duran bilgileri es geçtiklerini de söylerdi ve eklerdi: “Bizim itibar gören akademisyenler olmamız için kendi çevremize hitap ettiğimiz kadar karşımızda duranlara da hitap etmemiz gerekir”. 

Bir defasında da Weber’in “Protestan Etiği” çalışmasının muadilini Türkiye’de yapan Sabri Ülgener’den örnek veriyordu. Peter Burke’ye atıfla araştırma sırasında hipotez değiştirmenin önemine dikkat çekiyordu. Sabri Ülgener Divan Şiirleri’nde Türk iktisat zihniyetinin izini sürerken “Osmanlı toplumunda ekonomik davranışları belirleyen zihniyet dünyası, rasyonel kâr maksimizasyonundan ziyade kanaat, kadercilik, dünya nimetlerine mesafeli duruş ve statükoyu korumaya dayalı bir değer sistemi üretmiştir” hipotezinden hareketle şiirlerde yalnızca bu hipotezi aradığı için bu sonuca ulaştığını söylemişti. Hipotez değiştirebilen refleksif bir zihinle hareket etseydi Divan Şiirleri’nde tersinin de mevcut olduğunu görürdü.

Anlattığı bütün bu ince nüanslar benim de tezimi ciddiyetle kurgulamama vesile oldu. Bir süre sonra, ki bu, aşağı yukarı geçen seneye tekabül ediyor, fıkhî bir meseleden konu açılmıştı. Uzun bir süre bu konu hakkında konuştuktan sonra hoca “bugün de fıkıh konuşmuş olduk, sıkılıyor musun bilmiyorum ama…” dedi. Ben, kendimi bu alanda her zaman eksik gördüğümü ve sosyolojimin güçlenmesi için bu meseleleri bilmemin önemli olduğunu söyleyince “Mızraklı İlmihal okuyalım” dedi. Bende de daha öncesinde hocanın tavsiye ettiği Kur’an harfleriyle yazılmış baskısı vardı ve her hafta buluşup yakın okuma biçiminde okurduk. Ben aslından okurdum, Hoca da gerekli gördüğü yerlerde şerh ederdi. Hoca lise çağında İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ını, İmam Gazali’nin İhya-ı Ulumiddin’ini okumuş birisi olarak dini ilimlerde çoğu ilahiyat profesörünün çok önündeydi. Nitekim Marmara’da çalıştığı dönemde birçok İlahiyatçı hocanın O’na danıştığını da biliyorduk.

Mızraklı İlmihal’le ilişkisini ise şöyle anlatıyordu. Mızraklı İlmihal, bir dönemin Türkiye’sinde İslamcıların küçümseyerek baktığı bir esermiş. İslamcı dediğin böyle basit kitaplar okumaz; İhya’yı, Fetavayi Hindiyye’yi vs. okur. Aynı dönemde Mızraksız İlmihal adında kitapların yazıldığı da vakidir. Tayfun Hoca böyle bir dönemde çok erken bir yaşta Mızraklı İlmihal’i almıştır. Bir gün rüyasında Abdülhâkim Arvasi Hazretleri’ni görür. Hoca’nın evinin kapısı çalınır ve Hoca kapıyı açtığında Arvasi Hazretleri’ni karşısında görünce çok şaşırır. İçeri buyur ettiğinde bir köşede duran Mızraklı İlmihal’i gösterip, bu kitabı oku, dediğini görür. Hoca bunun üzerine Mızraklı İlmihal’e ehemmiyet göstermeye başlar. 90’lı yıllarda bir gün İsmet Özel ile İsmail Kara’nın Kanal 7’de program yaptığı dönemde Mızraklı İlmihal üzerine güzel şeyler söylediklerini gördüğünde Hoca çok sevinir. Sonunda bizim gibi düşünen insanlardan Mızraklı İlmihal’i değerli bulan birini görmüştür.

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr