Consulting & Rentacar
Consulting & Rentacar

Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 9: Ciddiyet

Geleneksel savaş hikâyelerinde anlatıldığı üzere en önde savaşarak orduyu motive eden komutanlar gibi bizi çalışmaya sürüklemişti. 

Köşe Yazıları 17 Temmuz 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 9: Ciddiyet

Çocukluğunda her zekâ emaresi gösterdiğinde çevresi tarafından takdir edilen birisi olarak zekâyla her işin çözülebileceğine inanmıştım. Gerçeklerle uyuşmayan bu inanışımdan dolayı özellikle çalışmayı gerektiren durumlarda bocaladım. Böyle bir şeye inanmak hiç de zekice değilmiş doğrusu. 

İnsanlar umumiyetle sonradan kazanılan disiplin, çalışkanlık, estetik zevk, yüksek ahlâk gibi özelliklerdense doğuştan gelen yakışıklılık/güzellik, zekâ, yetenek gibi özellikleri takdir etmeye meyillidir. Sartre “varoluş öze takaddüm eder” (l'existence précède l'essence) derken sadece felsefi bir hüküm vermiyor; ahlakî bir ilkeyi gözler önüne seriyordu. Dolayısıyla çevremin akıl edemediği, çalışkanlığa dair emare gösterdiğim yerde takdir etme işini Tayfun Hoca üstlenmişti. Zekâmı takdir ettiğini hiç de hatırlamıyorum ama “ben askerim, Salih benden daha fazla asker” diyerek beni hep mahcup ederdi. 

Hazreti Adem’in yasak ağaca doğru yürürken ve benim “zekice” işler yaparken benzer duygular hissettiğimize inanıyorum: Aynı yoğunlukta olmasa da aynı türden. O’nun dünyaya indirildikten sonra hissettiği tedirginlik ile benim zekâmın yeterli olmadığını gördükten sonra hissettiğim tedirginliğin de aşağı yukarı benzer olduğuna inanıyorum.

Yaratılmış olmanın, dolayısıyla da bunun için çalışmak mecburiyetinde olmanın tedirginliğiyle zekâmın sebep olduğu tembelliği aşmak için çeşitli stratejiler geliştirdim. Örneğin bir günde 150 sayfa kitap okuyamadığım için bir günde üçer kitaptan 50’şer sayfa okudum. Bir günde tek bir iş üzerinde 10 saat çalışamadığım için, bir günde 3-4 farklı konuda çalıştım. Her halükârda tembel halimle çok çalışmış oldum. Lisans, hatta kısmen yüksek lisans yıllarında kendisini göstermeyi başarmış Salih’in başarısının arkasında böylesine bir tembellik yatıyordu.

Çevrem zekâyı takdir ederken çalışkanlığı takdir etmeyi ihmal ediyordu ama saygıda kusur etmemeyi de çok iyi öğretmişti. Tembelliğimin ürünü olan çalışma stratejisiyle kusursuz saygı birleştiğinde dışarıdan muhtemelen asker gibi görünüyordum. 

Elbette benim bu dağınık çalışma tarzım ile askerlik aynı anda gidebilecek şeyler değildi ama gidiyormuş gibi görünüyordu. Muhtemelen, benim büyükmüş gibi görünen şeyler söylemem benden çok başkalarının hoşuna gidiyordu ama asla Tayfun Hoca’nın hoşuna gitmiyordu. Büyük derken çok da büyük değil. O kadar da büyüklerini söylememem gerektiğini Lisans’tan mezun olunca anladım ama bilimin 10 metrekare alanda 1 metre çukur kazmak olmadığını; 1 metrekare alanda 10 metre çukur kazmak olduğunu Hoca’dan öğrendim. Herkesin bilmesi gereken bir şey, evet ama bilmek ile yapabilmek ayrı meseleler. 1 metrekare alanın büyüklüğü herkesin dikkatini çeker ama 10 metrenin derinliği evvelinde derinleşmiş insanların dikkatini çeker.

Geçen yazımda da bahsettiğim tez hususunda sarsıcı tenkitleri yaptığı telefon görüşmesinin hemen ardından, TÜBİTAK’ın STK’lara ilişkin proje başvuruları açtığını ve bizim bölümün de proje hazırlığı içerisinde olduğunu, benim de katılmak isteyip istemediğimi sordu. O tezi yazacak doğru kişi olup olmadığımı konuşurken bir yandan bu teklifte bulunması, egzersiz sonrası hasar gören kasın, sonrasında zengin bir beslenmeyle onarılıp eskisinden daha kuvvetli hale gelmesi gibi hissettirdi. 

Bölümce muhtelif proje başvurularında bulunacaktık ancak benim de dahil olduğum Tayfun Hoca’nın önderliğindeki grupta Ali Öztürk Hoca’nın doktora tezinden mülhem ‘güven’ ve Mustafa Fazıl Karaman Hoca’nın doktora tezinden mülhem ‘hayırseverlik’ konularını merkeze alan iki tane proje önerisinde bulunacaktık. İlk toplantıları yaptığımızda henüz memleketteydim. Çalışacağımız konuları belirlediğimizin ertesi günü, yanılmıyorsam ikindi saatlerinde Hoca gruba, Cuma sonrası hiç kalkmadan 3 saat çalıştığını ve artık bel ağrısından çalışmaya devam edemeyeceğini söyledi. Ben henüz çalışmaya başlamamıştım, muhtemelen gruptaki diğer hiç kimse de başlamamıştı. Ancak Hoca’nın gönderdiği metni gördükten sonra Hoca’nın yalnızca asker değil aynı zamanda bir komutan olduğunu hatırlamış oldum. Geleneksel savaş hikâyelerinde anlatıldığı üzere en önde savaşarak orduyu motive eden komutanlar gibi bizi çalışmaya sürüklemişti. 

Bir süre daha çalışmaya devam ettik. Ancak benim o sarsıcı tenkitten sonra kendimi toparlamak için disiplinli bir çalışmaya ihtiyaç duyduğum dönemde grupça bu özveriyi gösteremedik. Pek bilinmese de, o yaz kendimi çokça sorguladığım bir yaz oldu. Öncesinde çevirmek için heveslendiğim bir kitap için yayınevinden menfi cevap aldım. Uzun zamandır Q1 bir dergide yayın yapmak istiyordum ve ikinci reddimi aldım. Hoca’nın sarsıcı tenkitleri peşinden geldi. Ve en sonunda proje grubu olarak Hoca’yı memnun edecek bir şekilde çalışamadık. Bütün bunların ardından olduğum kişi ile olmayı istediğim kişi ve bulunduğum muhit ile bulunmayı istediğim muhit arasında büyük bir mesafenin olduğunu görmeye başladım. Mesele bir ret; tenkit ya da herhangi bir başarısızlık değil bu yaşananların benim şahsiyetimi sorgulamaya itmesiydi. 

Proje grubu olarak proje önerilerini yetiştiremedik. Ertesi gün Hoca’yla odasında görüştük: “Projeleri gönderdik herhalde?” diye sordu. “Bildiğim kadarıyla gönderemedik hocam” dedim. Gülerek “gönderemedik mi” dedi. Yüzünde hayal kırıklığına dair hiçbir emare yoktu. “Belimdeki sorun daha da ilerlemesine rağmen sizden daha çok çalıştım” da demedi. Asker ciddiyetinin yanında hayatı tiye alan bir tavrı da her zaman vardı ve asker hatta komutan ciddiyetiyle çalıştığı proje hazırlık sürecinden sonra projeyi tiye alabiliyordu. 

22 Ekim’de tez önerisini sundum ve artık yaz boyu ard arda yaşadığım sarsılmalardan sonra kendimi onarmanın vaktinin geldiğine inanıyordum. Hoca’nın önerisiyle yedi ay boyunca günde ortalama 200 sayfa okuyarak literatürü derinlemesine taradım. Bu okumaların sonucunda çalışması çok zor bir konu olan etnisite ve milliyetçilik alanında öncesinde 8 senedir okuma yapmama rağmen daha yeni yeni bir şeyleri zihnime oturtmaya başladığımı ve eskisine nazaran alana dair daha hakiki bir kavrayışa eriştiğimi hissediyordum. 

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr