Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 10: İrfan
Hoca elini İlmihal’e götürüp kapağı açtığı gibi “bitirelim artık” dedi.
Hoca’yla uzun bir süre Mızraklı İlmihal’i okuduk. Mızraklı İlmihal’i ilk defa lisans dördüncü sınıfta, Hoca’nın üçüncü sınıflara verdiği Din Sosyolojisi dersinde duymuştum. Hoca her hafta ödev veriyordu: Zannediyorum ilk haftanın ödevi için de Youtube’a yüklenen bir videonun1 analizini istemişti.
Videoda epey yaşlı demans hastası bir teyze çocuklarının adını hatırlayamadığı yerde bazı ilmihal bilgilerini takır takır dile getiriyordu. Ertesi hafta öğrencilerin bir kısmı ödevlerini okuduktan sonra Hoca o bilgilerin Mızraklı İlmihal adında bir kitapta olduğunu ve teyzenin Mızraklı İlmihal’deki bilgileri kelimesi kelimesine ezbere okuduğunu söylemişti. Hekim kişiliğiyle bir ilavede bulunarak demans hastalarının yakın dönem hatıraları daha çabuk unuttuğunu uzun süreli hafızanın ise daha dayanıklı olduğunu söyledi. Teyzenin çocuklarının ismi yahut anne babasının ismi elbette ki kısa dönem hafızayla ilgili değildi ancak Mızraklı İlmihal hafızası teyzenin ömründen daha uzun. 500 yıldır Anadolu’da insanların dinlerini öğrendiği temel metin Mızraklı İlmihal. Osmanlı’da çocuklara okutulmakla birlikte II. Abdülhamid döneminde insanlar dinlerini öğrensin diye İmparatorluğun en ücra köylerindeki camilere kadar dağıtılmıştır.
Teyzenin ezbere okuduğu bu satırları duyduktan sonra, köyümde dedeme değin 250 yıl imamlık vazifesini üstlenmiş ailemde öğrendiğim birçok şey zihnimde canlanmaya başladı. Daha sonra Mızraklı İlmihal’i alıp içine baktığımda gördüklerimle dedemin küçüklüğümde bana anlattıkları arasındaki tarz ve üslup benzerliği tesadüf olmasa gerekti. Modern Türk’ün kâh aşağılık kompleksiyle utanarak ya reddettiği yahut sessizce sürdürdüğü kâh üstünlük kompleksiyle karşıdakinin yanında alçak duruma düşmemek için saldırganca kabul ettiği İslâm’ın yanında Aliya İzzetbegoviç’in deyişiyle “güzel ve asil olan her şeyin bir diğer adı” olarak İslâm’ın ruhunu Mızraklı İlmihal’de bir nur gibi hissedebiliyordum. Başka bir deyişle beşerî duygularla kuşatılmış İslam’ı değil İnsan idrakinin hakikat olarak içselleştirdiği, küçük yaşlarımda öğrenirken güzel duygulara gark olduğum İslâm’ı aynı duygularla öğrenmeye devam edecektim.
Hoca o derste bir de Mızraklı İlmihal’in eski yazıyla hala basılmaya devam ettiğini, kendisini geliştirmek isteyenlerin alabileceğini söyledi. Hemen aldım ve sonraki yıl okumaya koyuldum ancak eski yazıyı çok yavaş okuduğum için 6 sayfa kadar okuyabildim, ta ki Hoca birlikte okumayı teklif edene kadar. Ramazan Bayramı öncesi yapmıştı bu teklifi ve bir sonraki senenin Ramazan’ı, vefatına kadar okumaya devam ettik; vefat günü de bitirmiş olduk.
Bayram’dan sonra okumak için Hoca’nın yanına gittiğimde ilk önce İlmihal’in yazarından bahsetti. Yazarının kim olduğu bilinmiyor ama âlim olmayan ârif birisi olduğu söylenirmiş, dedi. Sonra ârif ne demek diye sordu. Her zamanki gibi yarım yamalak bir cevap vermeye gayret ederken Hoca, hatırladığım kadarıyla mealen “kalbiyle Allah'ı ve hakikati tanıyan kişi” dedi. “Âlim ise okuyarak, öğrenerek Allah’ı ve hakikati tanıyan kişi” dedi. Bir insan ârif olmayıp da âlim olabilir dedi ve bir örnek verdi: Cumhuriyet tarihindeki Diyanet İşleri Başkanları’ndan bir tanesi 500 sayfalık İlmihal yazmasına rağmen İslam’ın ruhunu yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.
İlmihal’i okurken de maddi anlamda bilginin yanında manevi ruhtan beslenmeye gayret ettim. Ruhla ne kastettiğimi şöyle açıklayayım: Bugün büyük ölçüde hazcı, tüketimci, maddiyatçı bir ruhun hegemonyasında o ruhun yarattığı değerin doğru ve yanlışlarını içselleştirerek yaşıyoruz. Mızraklı İlmihal’deki ruh bize haz veren, o hazzın sarhoşluğunda zulüm gören insanları görmezden gelmemize sebep olan bir ruh değil “güzel ve asil olan her şeyi” ihtiva eden bir ruh. İlmihal’i okurken o yüzden yazıya dökülmüş bilgilerin güzel olanı temsil ettiğinin idrakinde okudum. Her bir bilgiyi, yazara bunu yazdıran irfan nedir, diye sorgulayarak okudum.
Kitapta okuduklarımın kahir ekseriyeti zaten bildiğim şeylerdi. Ancak her bir satırında irfanımın derinleştiğini söyleyebilirim. Bildiğim her bir bilgiyi her tekrar okuyuşumda daha derin bir mana kazandı.
Hoca elbette yazarının irfan sahibi birisi olması hasebiyle O’nu övüyordu ancak bunun yanında insan olduğunun bilincinde olarak yaptığı yanlışları eleştirdiği kısımlar da oldu. Mızraklı İlmihal gibi bir kitabının müellifini aynı zamanda övüp aynı zamanda da eleştirebilmek Hoca’nın ciddiyet ve ahlâkına yakışırdı. Bu da, birçok şey gibi ufkumuzu açan eylemleri arasındaydı.
Kitabın içeriğinden çok fazla bahsetmeyeceğim ancak hatırımda olan birkaç hususa değinmeden geçemeyeceğim. Örneğin, Latin harfleriyle ‘a.s.’ şeklinde yazmaya alıştığımız bir dua ve saygı ifadesi olan ‘aleyhisselam’ın eski metinlerde kısaltma olarak yazılmadığını fark ettik. Ve Hoca’nın dikkat çekmesiyle Mızraklı İlmihal’de de geçtiği üzre Aleyhisselam demenin yani Allah’ın selamının bir peygamberin üzerine olması için dua etmenin büyük bir sevabı vardı ve biz Latin harfleriyle yazdığımız metinlerde bunu kısaltarak insanları bu sevaptan mahrum bırakıyorduk. Bununla birlikte Sadettin Ökten’in bunun bilincinde olarak bu tarz ifadeleri kısaltmadan yazdığını ifade etti.
Bir diğer husus da Türkçe üzerineydi. Bir kesim tarafından, yalnızca saray üslubunu referans alarak Osmanlıca olarak nitelendirilen ve Arapça, Türkçe ve Farsça’nın birleşiminden meydana gelip Türkçe olmadığı söylenen bu Türkçe’nin 500 sene önceki yazılmış halini bugün Türkçe bilen herkes rahatlıkla anlayabiliyordu. Oldukça sade ama manası derin metinler yazılabiliyordu. Üstelik proto-Türklerden Anadolu’ya ulaşmış ama bugün kullanılmayan kelimelerle. Öztürkçeciliği eleştirmeye alışmış birisi olarak bu bana oldukça garip geldi ancak İlmihal’de bu kelimelerin kullanılma biçimini görünce Cemil Meriç’in ‘uydurca’ olarak ifade ettiği ve gerçekten de büyük bir kısmı uydurulmuş olan hiçbir mana yükü bulunmayıp yüksek kültür üretimi için elverişsiz olan bu Türkçe kelimeler ile zaten halkın hafızasında bulunan mana yükü oldukça ağır ve yoğun olan Türkçe kelimeler arasında bir ayrım yapmak gerektiğini fark ettim. Bu, o kadar önemliydi ki Hoca imkânı olsa Mızraklı İlmihal’deki Türkçe kökenli kelimeleri ayıklayıp listeleyeceğini söylemişti.
İlmihald’e örneğin, cehennem denmez tamu denir. Hemen aklıma yine köyümde dinlediğim Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden bir beyit geldi: “Gece gündüz işleri isyan kamu/Korkarım ki yerleri ola tamu”. Yaklaşık 600 senelik Mevlid-i Şerif’in müthiş bir sadelikle muazzam derinlikteki ifade gücünü gösteren bir beyit. Hemen ardından bir millet dili olarak Türkçe’nin mimarı olan Yunus Emre ve Karacaoğlan’ın da benzer sadelikte, derin mana ihtiva eden Türkçe kelimelerin bulunduğu beyitlerini hatırladım. Yunus Emre’den: “Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi/Elin yüzün yumaz değil”. Mızraklı İlmihal’de de elini yüzünü yıkamak değil elini yüzünü yumak yazardı. Karacaoğlan’dan: “Şu yalan dünyaya geldim geleli/Tas tas içtim ağuları, sağ iken”; ağu zehir demek. Aynı şiirin aşağıki kısımlarında: “Farımaz da deli gönlüm farımaz/Akar gözlerimin yaşı kurumaz/Şimden geri benim hükmüm yürümez/Azil oldum, güzellere bey iken”. Çok fazla çabanın sonucunda bîtap düşmek anlamına gelen ‘farımak’ kelimesini bugünkü Türkçede hangi kelime karşılayabilir?
Milletleri kavim, kabile yahut bugün söylendiği haliyle etnisite olmaktan çıkarıp millet olmalarını mümkün kılan en önemli faktörlerden birisi dillerinin yüksek kültür seviyesine erişmesidir. Leibniz’in kabul görmek için Fransızca yazdığı Almanca’nın ise barbar dili olarak bilindiği dönemde henüz bir Alman milleti yoktu. Schiller Haydutlar’ı ve Don Carlos’u, Kant Saf Aklın Eleştirisi’ni, Goethe ise Iphigenie’yi Almanca’nın barbarlığın ötesinde yüksek kültür üretebilecek imkânlara sahip olduğunu gösterecek şekilde yazarak, kısacası Almanca’nın kendi imkânlarıyla bir Alman milleti yarattı. Bugün Türkçe, bir barbar dili nitelemesinden epey uzak olsa da, onu anadil olarak konuşanları muhayyel bir cemaat şemsiyesi altında birleştirmekten de uzak. İşte bu yüzden Tayfun Hoca’nın Mızraklı İlmihal’deki Türkçe kelimeleri ayıklama hayali önemli bir vizyon (belki bunu yapmak ileride bize nasip olur). Ve işte o yüzden sanırım İsmet Özel’in şiirlerine de bu vizyon için dikkat çekmek gerek: Ağmak, ağulanmak, ansıtmak, berkitmek, çaşıt, çıvgın, çevgen… Başka kelimelerle ifade edemeyeceğimiz birçok şeyi kendi imkânlarımızla ifade ediyor. Bunları yapacaksak tabii dünyada Türkler dışında başka kimsenin aklına gelmeyen, dilde sadeleştirmek gibi araçlarla yapmayacağız!
Son olarak değineceğim bir husus da İlmihal’i okumanın ama özellikle de eski harflerle okumanın Türkçeyi güzelleştirmesi üzerinedir. Muhtemelen eski yazıyla yazılmış birçok metni okumak da Türkçeyi güzelleştirecektir ancak sadeliğiyle ifade gücü yüksek, aynı zamanda da estetik olan bu metnin bir de eski harflerle yazılmış olması okuyanın Türkçesini güçlendirmesinin yanında güzelleştiriyor da. Bilindiği üzre eski yazılarda hangi hecenin uzatılacağını elif, vav ve ye harflerinden anlamak mümkündür. Okurken, uzatmaları ister istemez çıkarmaya gayret ettikçe aruzun Türkçeye kazandırdığı estetikten ne kadar mahrum kaldığımızı ve gündelik hayatta Türkçeyi ne kadar katır kutur ve çirkin konuştuğumuzu hissedersiniz.
Dediğim gibi İlmihal’i vefatına değin okuduk ve bitirdik. Vefat ettiği günkü son görüşmemizde, zaten her hafta olduğu gibi İlmihal’i yine okuyacaktık ancak bunun yanında birkaç hafta öncesinde tezde yazdıklarını gönder artık, demesi üzerine tezi konuşacağız diye de düşünüyordum. Bir önceki hafta bir kısmını göndermiş, o hafta da birkaç eksikle birlikte geri kalanını tamamlamıştım. Bir önceki hafta yoğun bir şekilde tezin o ana kadarki halini konuştuysak da son buluşmamızda hoca doğrudan Mızraklı İlmihal’i açtı. Ramazan günü, ders sonrası yorgun hâliyle, tez konuşmasak da olur diye düşünüp, o durumu hiç sorgulamadım. Ama şu an düşündüğümde teze dair bir kelime bile konuşmadan elini doğrudan İlmihal’e götürdüğü andaki edası adeta “ölmeden önce tez mi konuşulur” dedirtiyordu. Hoca elini İlmihal’e götürüp kapağı açtığı gibi “bitirelim artık” dedi. Bitirmeye çok az kalmıştı gerçekten de ve bir önceki hafta tezime yaptığı son dokunuşlarla, bitmemiş olsa da tezimin güçlü bir temele sahip olması için gereken her şeyi yapmış oldu; gerisi artık bendeydi. Mızraklı İlmihal’i bitirerek de benim için hayatta yapmak istediği her şeyi yapmış gibiydi. 17.40 gibi ayrılırken odasından çıkıp ağır ağır adımlarla koridordan yürüyüp Ali Öztürk Hoca’nın odasının önünde durduk ve Hoca bana son nasihatlerini etmiş oldu. Salihçim, dedi: “Peygamberimiz bir Hadis’inde şöyle buyuruyor: Bana üç şey sevdirildi. Güzel koku, kadın ve namaz. Güzel koku ve kadını anlıyoruz ama namazın sevdirilmiş olmasının üzerine düşünmemiz lazım. Bizim insanımız namazın yalnızca peygamberlere sevdirilebileceğini düşünüyor. Halbuki Peygamber’e güzel koku ve kadın sevdirildiyse bize de namaz sevdirilebilir”. Bundan sonra sesini iyice alçaltarak ama kendini daha fazla dinleterek, “bir kere namazdan gerçek keyif aldın mı onu bırakamazsın. Tahiyyat’ta İsra’yı, Mirac’ı yaşıyormuş gibi okursan hiçbir şeyden almadığın keyfi namazdan almaya başlarsın” dedi. Benimle görüşmeden önceki son dersinde de Ahiret’te amel defterimiz elimize verildiğinde inananların bile hayret edeceği türden her türlü amelimizi içereceğini söylemiş, bununla birlikte 4 bin yıl önce yazılmış, Çin’de bulunan bir taşın üzerindeki yazıdan bahsetmiş “sen doğduğunda herkes gülerken sen ağlıyordun. Öyle bir hayat yaşa ki ölünce sen sevinirken herkes ağlasın”. Bu bilgece sözün zaman içerisinde Hindistan’a oradan İran’a ve bizim Divan şiirimize yansıdığını da ilave ediyor. III. Murat bir şiirinde bu bilgeliği şu şekilde tecessüm ettiriyor: “Yâdında mı doğduğun zamanlar, sen ağlar iken gülerdi âlem. Öyle bir ömür yaşa ki ölümün sana olsun hânde, halka mâtem”.
Saat 20.30 sularında mezun öğrencilerden Nevin Ravza Çelik’in kurduğu WhatsApp grubunda telaşlı bir şekilde Kültür Ocağı Vakfı tarafından atılan bir SMS’ten Tayfun Hoca’nın vefat ettiğini okuduğunu söylüyor ve bizden teyit etmemizi istiyordu. Telaşla Mustafa Kemal Şan hocayı aradım meşguldü, Ali Öztürk hocayı aradım o da meşguldü. Ayhan Koçkaya hocayı aradığımda ona haberi ben vermek durumunda kaldım. Telefonu kapatıp gruba geri döndüğümde ise haber çoktan teyit edilmişti. Benimle görüştükten sonra evine gitmiş; abdestini alıp namazını kıldıktan kısa bir süre sonra kalp krizi geçirmişti.
[1] Videonun linki: https://youtu.be/3ul3dmgKOU8?is=edTG97Hecc7a7gH2