İslam Medeniyeti’nde kirli oyun yoktur!
Bütün insanlar İslam fıtratında doğmuş olsa da daha sonra bundan sapmaları, oluşturdukları topluluklar, devletler ve medeniyetlerde insanlık ayıplarının görülme
Bütün insanlar İslam fıtratında doğmuş olsa da daha sonra bundan sapmaları, oluşturdukları topluluklar, devletler ve medeniyetlerde insanlık ayıplarının görülmesine sebep olmuştur. Günümüzde ise bu ayıplar demokrasinin bir don lastiğiymişçesine her yöne çekilmesiyle pek alâ uygulanmaya devam etmektedir. Demokrasi düpedüz insan katletmeye izin vermese de kirli oyunların sinsiliğine yenik düşmektedir.
Dünya tarihine baktığımız zaman çoketnili olmasına rağmen bunların içerisinde en az ihtilafların yaşandığı medeniyet İslam Medeniyeti olmuştur. Tabi buna inanmak istemeyenler de olacaktır. “Yaptığınız işgaller (bizim deyimimizle fetihler) ne o zaman?” diye karşı çıkarlar. Bu konuyla alakalı kendi aramızda da ayrılıklara düşmemize neden olan bir konuyu özellikle el alacağım.
Öncelikle insanların değer yargıları her çağda farklı olmuştur. Şimdi gayrı meşru sayılan bir şey, 500 sene önce meşru sayılabilmekteydi. İlk başta garip ve belki de anlamsız gözükmesine rağmen bu ayrımı yapabilmek tarihçi olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Mesela, günümüzde 500 sene öncesinin imparatorluk sistemiyle, yani sürekli fetihlerle ayakta kalan bir devlet bulunmamaktadır. Günümüzde buna bakıldığında vahşet olarak görülür fakat birkaç yüz sene önce çok normal bir şeydi. Öyleyse anlaşılıyor ki, o dönemde yenen kötü değil, yenilen kötüydü, buna bu gözle bakmalıyız. “O zamanlar normal olsa da ben kabul etmem, o zamanın insanları cahildi” vs gibi söz söyleyenler içinse günümüzde kabul ettiğimiz birçok şeyin 500 sene sonra kabul edilmeyeceğini söylemek isterim. Günümüzde demokrasi olmazsa olmaz bir yönetim biçimidir, buna kimsenin de itirazı yoktur. Fakat, ister inanın ister inanmayın insanlığın zihniyeti sürekli değişir ve demokrasinin egemenliği sadece birkaç yüz sene sonra değişecektir.
Şimdi konumuza dönelim. Fetihler sırasında bir zümrenin her halükarda ölmesi gerektiğini anladığımıza göre gelelim fetih sonrası döneme. İstanbul’un fethinden sonra birçok Hristiyan gerçek adaleti bulduklarını itiraf etmiştir. (Şu an gösteremesem de bu gerçek kaynaklarla sabittir). Çünkü Gaza ideolojisinin temelinde bütün dünyaya İslam’ı, benimsetmek vardır. Nitekim İslam’ın kelimesinin anlamlarında da Allah’a teslim olmanın yanında, barışmak vardır.
Bütün fetihler bu mantıkla yapılırken hiçbirinde yenilmek üzereyken kirli oyunlara başvurmak gibi bir strateji yoktu. Çünkü böyle bir strateji Gaza ideolojisiyle resmen çelişecekti. Osmanlı Devleti her şartta barışı hedeflemekteydi, bunlara tarihi kaynaklardan çok halkın yazdığı şiirlerde rastlıyoruz. Fakat birileri bir yerden sonra Türkokrasi safsatasıyla aldatıldı ve ayaklanmalarıyla birlikte bilumum Batı devletleri bundan nasibini aldı.
Bundan doğan endişelerden olsa gerek, İslam Medeniyeti’nin başını çektiği Türklere günümüzde de şeytan gözüyle bakılmaktadır. Onlara göre de şeytanlara şeytanlıkla cevap vermek mübah haline gelmiştir, nitekim de öyle oluyor. Fakat bilmeleri gereken bir konu var ki o da, biz nasıl ki 600 sene boyunca diğer etnik gruplarla barış içerisinde yaşamışsak, yeri geldiğinde Avrupa’daki bütün Türkler de azınlık olsa da yaşadıkları memleketlerde barış içerisinde yaşamayı, hiçbir çatışma çıkarmamayı borç bilir.
--- -- ---
Bunu kabul etmek istemeyen Batı’ya karşı en büyük görevimiz bunu ispat etmektir. Tabi bunu beynelmilel düzeyde ispat etmeden önce, kendi aramızda ispat etmemiz gerekir. Bunun için de:
Toplum olarak büyümeliyiz. Birbirimize karşı gösterdiğimiz tepkiler 5 yaşındaki çocuğun tepkileriyle aynı. Karşıt görüşten biri bir şey ileri sürdüğünde buna tamamen karşı gelerek karşıdakinin fikirlerini çürütmeye çalışmak, karşımızdakinin fikrini asla ama asla değiştirmeyecektir, tam tersi size daha güçlü argümanlarla karşı gelecektir. Etkinin tepki olduğunu bilelim.
Herkes kendisinin haklı olduğunu savunur, ki çok normal bir şey. Zaten insanın durup dururken haksız olduğunu söylemesi garip olur ama bunu söylerken evrenin merkezinde olduğunuzu zannetmeden söyleyin.
Birine karşı gelirken söylediğiniz sözler üzerine size nasıl karşılık vereceğini düşünün, bizim yaptığımız söyleyeceğimizi söyledikten sonra karşımızdaki konuşurken sadece cevap vermek için dinlememizdir, yoksa bizim için onun söylediklerinin hiçbir önemi yoktur.
İlk başta da söylediğim gibi tavırlarımız 5 yaşındaki çocuğun tavırlarıyla aynı, bunu lafın gelişi söylemiyorum. Koca koca adamlar Facebook'ta hayattan edindikleri tecrübenin sonucunda çıkardıkları dersi kimseye güvenmemek olarak nitelendiriyor, kimse kime güvenip kime güvenmeyeceğini öğrenemiyor. Bunu bilmediğini söylemek küçük bir çocuğun bahanesi olur, kimseye güvenmediğini söylemek ise iletişim bozukluğu olan bir insanın bahanesi olur.
Toplum olarak bahsettiğim bütün bunların sonucunda kutuplaşmalara davetiye çıkarıyoruz. Biriyle konuşurken hedefimiz kendi görüşümüzü tamamıyla kabul ettirmek değil, karşıdakinin de görüşüne dikkat ederek bir uzlaşı sağlamak olmalıdır.
--- -- ---
Saydığım bütün bu unsurlara dikkat etmemiz gerekiyor. Şu an için elimizdeki en büyük koz bu olacaktır. Özellikle azınlığımızın önde gidenlerinin aralarında sorunlar yaşandığını biliyoruz. Yaşanılan bu sorunların azınlığın lehine olmadığına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Günümüz bireysel dünyasında fertlerin egoları ister istemez tavanlarda gezmektedir, gidin özür dileyin demiyorum ama en azından bir sonraki buluşmanızda birbirinizle konuşmayı deneyin. Bunun için çabalamazsak, çok iyi bilmeliyiz ki onbinlerce insanın hakkı üzerimizde olacaktır.
Son olarak, az önce aramızdaki kırgınlıkların hiçbir faydası olmadığını belirttiğim gibi bunlar ancak ferdi meseleler olarak kalacaktır, dava adamı olmak isteyen kendisinden önce toplumu düşünmelidir nitekim, “Bir topluluk kendini değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmeyecektir” (Rad, 11)