Kafasız gövde!
Osmanlı Devleti’nin en belirgin özelliklerinden biri de organizmacı bir yapıda olmasıydı. Buna göre devlet canlı bir organizma olarak görülür, organizmanın herh
Osmanlı Devleti’nin en belirgin özelliklerinden biri de organizmacı bir yapıda olmasıydı. Buna göre devlet canlı bir organizma olarak görülür, organizmanın herhangi bir yerinde görülecek işlev bozukluğu bütün vücudu etkileyecekti.
Örneğin, padişah vücudun kafasıyken, halk (reaya) ise vücudun ayaklarıydı. Ancak burada halkın ayak rolünde olması asla bir toplumsal tabakalaşmayı ifade etmemekte, tam tersi padişahı reayaya muhtaç bırakmaktadır. Çünkü ayakları kesilen bir beden her ne kadar kafası olsa da birçok konuda geri kalacaktır.
Aynı şekilde üretim vazifesini üstlenen reaya, padişah tarafından desteklenmedikçe, ihtiyaçları giderilmedikçe üretim azalacak, bu da devletin, başka bir deyişle gövdenin zararına olacaktı. Böylelikle padişah istese de istemese de halkına büyük bir destek vermek zorundaydı.
İmparatorluktan kopan birçok millet ve hatta sonradan cumhuriyete dönüşmüş olan Türkiye bile birçok organı yaralı olduğundan, varoluşuna düzgün bir şekilde devam edememiştir. İmparatorluktan kopan birçok devlet de böyleydi, neyse ki başkalarının yardımıyla yürüyebiliyor, başkalarının desteğiyle birçok şeyi başarıyla yerine getirebiliyordu.
Peki, içerisinde bulunan azınlıklar ne olacaktı?
Öncelikle belirtmek gerekir ki, Osmanlı Devleti’nde bulunan azınlıklar da organizmanın bir parçası olup, bütüncül bir varoluş için büyük öneme sahiplerdi. Öyle ki kendi mahkemelerinde yargılanma haklarıyla birlikte azınlık olmalarına rağmen birçok anlamda hakim kültürden daha fazla ayrıcalığa sahiplerdi. Hepsi Osmanlı Devleti içerisinde tabir uygunsa özerk bir devletmişçesine yönetiliyorlardı, mesela Ortodoks Rumlar’ın başında Patrik vardı.
Lozan Antlaşması’yla birlikte Rumlar’daki toplumsal yapının işleyişi aynı şekilde devam etti. Buna karşılık azınlığımıza da mütekabil haklar tanındı. Buna göre normal şartlar altında, Ortodoks Azınlık’ta patriklik makamı olduğu gibi Müslüman Azınlık’ta da Başmüftülük makamı bulunmaktadır. Oysa ki, fiiliyata baktığımız zaman durum hiç de böyle değildir.
İstanbul’daki azınlığın durumuna bakıldığı zaman bir gövde olarak hayatına sağlıklı bir şekilde devam etmesiyle birlikte, Batı Trakya’daki azınlığa baktığımız zaman ise bacağı olması gereken yerde kolu, kolu olması gereken yerde kulağı var, kafası olması gereken yerde de hiçbir organı yok.
İşte bir toplum bu denli mucizevi bir şekilde varoluşunu sürdürme mücadelesi veriyor!