Köyleşmiş şehirler, şehirleşmiş köyler, trafik kazaları ve intiharlar
Son birkaç yıl sürekli artan trafik kazaları (sadece motor kullanan gençlerden bahsediyorum) ve intiharlar, toplumumuzun gelişme karşısında kültürel gecikme seb
Son birkaç yıl sürekli artan trafik kazaları (sadece motor kullanan gençlerden bahsediyorum) ve intiharlar, toplumumuzun gelişme karşısında kültürel gecikme sebebiyle bir kaosun içerisinde olduğunu göstermektedir. Bunun birçok faktörü sıralanabilir ama en önemlilerinden olarak gördüğüm şehirlerin köyleşmesini ve köylerin şehirleşmesi faktörünü masaya yatıracağım.
Batı Trakya’da şehirlerin köyleşmesi, köylerin de şehirleşmesiyle ortada ne köy kalmış ne de şehir, var olan tek şey ise taşra veya daha nazik bir ifadeyle kasaba. Bu ne anlama geliyor? Öncelikle köy ve şehir ne anlama geliyor, buna bakalım. Köy genellikle tarımsal üretimin hüküm sürdüğü insanların birbirlerine Durkheim’ın ifadesiyle mekanik dayanışmanın, İbn Haldun’un ifadesiyle bedeviyatın, Tönnies’in ifadesiyle de cemaatin hakim olduğu bir yerleşim ve örgütlenme biçimi. Burada insanların temel gayesi toprak üretimi olduğu için bunun dışındaki imkanlara pek fazla ulaşamamaktadırlar. Ayrıca birbirlerine karşı duygusal bağlarla bağlı bu toplumlarda biz bilinci vardır.
Şehirde ise 250 seneden beri üretimin sanayiye kaymasıyla birlikte üretim biçimi değişmiştir. Sanayide çalışmak üzere kırdan kente göç eden insanlarla birlikte aslında şehirlerin köyleşmesini, köylerin de şehirleşmesini görmeye başlamaktayız. Şehir bununla birlikte Durkheim’ın ifadesiyle organik dayanışmanın, İbn Haldun’un ifadesiyle hadariyatın, Tönnies’in ifadesiyle de cemiyetin hakim olduğu bir yerleşim ve örgütlenme biçimidir. Şehir Robert E. Park’ın ifadesiyle medeni insanın doğal yaşam habitatı olduğu için medeni bir insanın tipik özelliklerini şehirli insanda görmekteyiz. Birkaç şey daha ekleyecek olursak şehirde köyde olmayan imkanlarla insan artık bilgiye de ulaşabiliyor, dahası sebze ve tahıldan ziyade bilginin kendisini de üretebiliyor. Bütün bunların sonucunda diyebiliriz ki birbirlerine karşı rasyonel bağlarla bağlı şehir toplumlarında ben bilinci vardır.
Hiç şüphesiz şehirlinin köylüden üstün yanları olduğu gibi, köylünün de şehirliden üstün yanları mevcuttur. Bu anlamda şehirli, sürekli bedeniyle çalışıp kas gücü elde etmiş köylüye kaba demekte, köylü ise sürekli zihniyle çalışıp entelektüel güç elde etmiş şehirliye kurnaz demektedir. Yani kedi uzanamadığı ete mundar demektedir.
Burada ne köylünün ne de şehirlinin suçu vardır. Tam tersi bir köylünün ‘kaba’ sıfatıyla damgalanması bir şehirliyi şehirli olmaktan çıkaran bir durumdur. Çünkü bir köylüye göre eleştirel düşünme seviyesi daha çok gelişmiş insan bilmektedir ki Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre kendini gerçekleştirmek için belli ihtiyaçları gidermek gerekir. Bunlar yeme, içme, uyuma dinlenme gibi fiziksel ihtiyaçlar, korunma gibi güvenlik ihtiyacı, arkadaşlık ve aile ilişkileri gibi ilişkileri meydana getiren ait olma ve sevgi ihtiyacı ve takdir görme, özgüven gibi saygı ihtiyacıdır. Kendini gerçekleştirme olgusu da bunlar gerçekleştikten sonra meydana gelir.
Bu durumda tipik bir köylüyü göz önünde bulundurduğumuzda daha fizyolojik ihtiyaçlarını bile zar zor karşılıyorken kendini gerçekleştirmesini nasıl bekleyebiliriz? Aynı şey günümüzde bulundukları ülkenin adab-ı muaşeretine uyum sağlayamayan mülteciler için de geçerli. Savaş sırasındaki durumları hepimizin malumu olan insanların aynı zamanda binlerce yıldır Mezopotamya olarak bilinen coğrafyalarının Ortadoğulaştırılmasıyla bizim adab-ı muaşeretimize uyum sağlamaları beklenebilir mi?
Şimdi köylü ve şehirli tanımlarını gözümüze getirdiğimiz zaman Batı Trakya’da tam anlamıyla bir köy bulunmadığını söyleyebiliriz ama bunun yanında tam anlamıyla bir şehir de bulunmadığını söyleyebiliriz ve açıkçası her iki kısım da sadece fiziksel ihtiyaçlarını giderebilmekle birlikte asla kendini gerçekleştirememekte ve ara ihtiyaçlar basamaklarında gezinmektedir.
Tarımın öldüğü Batı Trakya köylerinde zaten bir köy olmasını bekleyemeyiz ama bunun yanında da köylerin şehir olmasını bekleyemeyiz. Buna karşılık entelektüel sınıf diye bir şeyin olmadığı konusunda herkesin hemfikir olabileceği Batı Trakya şehirlerinde rasyonel bir şekilde etkili kararlar verebilen ve bunları gerçekleştiren bir kesim olmadığı için şehir olgusundan da söz etmenin imkanı yok.
Bütün bunların sonucunda bir kaos ortamının hüküm sürmesi aslında modern toplumların her zaman yaşadığı bir sorun olup sosyolojinin de bu yüzden ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ama Batı Trakya’da durum daha da vahim, zira modern şehirlerde yaşanan temel problemler olan yoksulluk, suç, intihar gibi olgular -yoksulluğu bir kenara çekecek olursak- Batı Trakya’nın şehirlerinde değil köylerinde yaşanmaktadır.
Batı Trakya gibi nüfusu az ve insanların Almanya gibi ülkelere giderek de olsa para kazanabildiği bir bölgede insanların huzur içerisinde yaşaması beklenir. Fakat Almanya’dan gelen paralarla 13 yaşındaki çocuğa motorsiklet hediye ediliyor, paranın getirdiği rahatlıkla insanlar antidepresanlarla besleniyor, dahası evin erkeği Almanya’da çalışırken evin kadınının tutumu ise köylü bir karakterle, şehirleşmiş köyde çocuğuna “Saldım çayıra, mevlam kayıra” stratejisi oluyor. Kuantum fiziğinde gelişigüzel hareket eden parçacıklar gibi etrafta dolaşan çocuk köylerde açılan barlarda gecelere kadar takılıyor, motoruyla da civar köylere kız tavlamaya gidiyor, tabii bu gidiş ve dönüşlerin hızı saatte 100 km’nin altına kesinlikle düşmüyor.
Garip bir şekilde bunca imkanlara rağmen çocuklar şehirde okutulmak yerine köylerde okutuluyor. İlkokul seviyesindeki çocukların köyde okutulması anlaşılabilecek bir durum olsa da ortaokulda ve sonrasının köyde okunması hangi mantığa uygundur? Köylerde okuyan gençlerimizle şehirde okuyan gençlerimiz arasında üniversiteye katılım oranlarına baktığınız takdirde her şey ortaya çıkacaktır. Fakat, sadece kendisini iyi geliştirebileceği için değil aynı zamanda kendisini bazı tehlikelerden uzak tutabileceği için de şehirde okumak daha önemlidir. Hepimiz biliyoruz ki her okulda öğrencilerin birbirlerine karşı zorbalıkları, kötü alışkanlıkları tetikleyen alışverişler vb. durumlar aşağı yukarı yaşanmaktadır. Fakat emin olun ki köy okullarında bunlar aklınıza getirebileceğiniz en kötü seviyede yaşanmaktadır. Meydan muharebesine benzer kavgalar artık rutin olmuş, kuytu köşede uyuşturucu kullanılması kimsenin tepkisini çekmez hale gelmiştir. Bunların daha kötülerinin bile yaşandığına kefil olmakla birlikte bunları tahmin etmeye sizi davet ediyorum. Ve unutmayın ki bütün bunlar kesinlikle kurgu olmayıp hepsi kulağıma gelen şeyler.
Toparlayacak olursak 13 yaşındaki çocuğuna motor hediye eden hiçbir anne-baba çocuğunun motoru trafik kurallarına uyan bilinçli bir birey gibi kullandığını zannetmesin. Çocuğunuz sizin gözünüzde her ne kadar uslu biriymiş gibi gözükse de ne yazık ki o motor üzerinde bir trafik canavarına dönüştüğünü size ifşalamak zorundayım. Buna ek olarak trafik denetiminin bir Avrupa Birliği ülkesine yakışır bir şekilde artık radarlarla ve kameralarla uygulanmaya başlanması gerektiğini düşünüyorum.
Eğer ömrümüz vefa eder de bütün bu naçizane tavsiyelerin uygulandığına şahit olursak göreceğiz ki, trafik kazalarının en olmaması gereken yerde artık trafik kazası meydana gelmeyecek, köy okullarındaki zorbalıklara dayanamayan çocuklar ne uyuşturucuya başlayacak ne intihar edecek, çalışmanın gayesini ise sadece refaha bağlayan aileler de asla antidepresan kullanmayacaktır.