Paranoid arzuların hedefinde olmak
Modern dönemin temel ideolojilerinden ikisi faşizm ve sosyalizmdi. İkisi de hedefledikleri yola giderken insan kanı akıtmakta asla tereddüt etmedi, hatta akıtma
Modern dönemin temel ideolojilerinden ikisi faşizm ve sosyalizmdi. İkisi de hedefledikleri yola giderken insan kanı akıtmakta asla tereddüt etmedi, hatta akıtmanın mübah olduğu yönündeki ayetlerini her tarafa yayıyorlardı. Hoş, modern siyasetin kurucu babası da zaten hedefe giden her yolun mübah olduğunu söylemiyor muydu?
Nietzsche, modern dönemde ortaya çıkan ve ben-öteki ayrımı üzerinde meşruiyetini oluşturan ideolojilerin kendi ifadesiyle ‘güç istenci’nden kaynaklandığını söylüyordu. Modern dönem öncesi siyasetin temelini din, ondan önce ise erdemin oluşturduğunu göz önünde bulundurursak, modern dönemde devletlerin içerisindeki farklıları ötekileştirerek ne din, ne de erdemle bir alakalarının olmadığını, bu sebebin güç istencinden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Deleuze ve Guattari ikilisi de, neredeyse Nietzsche’nin güç istencinin karşılığı olan paranoid arzu ve şizoid arzu kavramlarını geliştirdiler. Paranoid arzu faşizm, şizoid arzu ise devrimci sosyalizmi temsil ediyordu. Konumuz faşizm olduğu için otoriter arzuya pek değinmeyeceğim, ama kısaca devrimlerin aslında otorite sahibi olmak için yapıldığını söyleyebiliriz.
Gelelim paranoid arzuya... Paranoya teriminin tanımını açıklamak için Google’da girdiğim ilk sitede “Paranoid kişilik bozukluğu; psikiyatrik bir hastalıktır. Saçma olmayan bir kurgu ve iyi düzenlenmiş bir düşünme biçimiyle, herkesten şüphelenmektir. Kişinin eş, aile, arkadaş ve yakınındakilerden şüphelenmesidir.”(https://npistanbul.com/paranoid-kisilik-bozuklugu-nedir) cümlesiyle karşılaştım.
Burada dikkatimizi çekmesi gereken iki şey, “saçma olmayan kurguların” bizi şüpheye götürmesi ve şüphe nesnelerimizi eş, aile, arkadaş gibi yakın insanların oluşturmasıdır. Birinci nokta bir meşrulaştırma tekniği, ikinci nokta ise meşruiyetin önünde engel olarak görülen nesnelerdir. Daha net olmak gerekirse, birinci nokta azınlıkların tehlikeli olduğunu söylemek, ikinci nokta ise azınlıkların aslında hakim kültüre çok da uzak sayılmayan insanların olmasıdır.
Deleuze ve Guattari faşizmin kan dökme arzusunu tam olarak bu şekilde açıklamaktadır. Azınlığımıza karşı da hep ‘Kosovalaşma’, ‘bölünme’, ‘isyan çıkarma’ gibisinden potansiyel tehditler atfedilmiştir. Ne var ki, bu türden atıfların bir paranoyadan başka bir şey olmadığı açıktır çünkü dünya üzerinde hiçbir toplum durduk yerde “gelin, devlet kuralım” diyerek isyan etmez. Bunu da ben demiyorum Deleuze ve Guattari diyor...
Şimdi başka bir soruna gelelim. Dünya genelinde ulus devletler kurulmadan önce devletlerin paranoyak hale geldiği pek görülmemişti, ne oldu da devletler bu derece paranoyak hale geldi? Söyleyeyim: İnsan aşırıya kaçan bir davranışta bulunduğunda genellikle bir tepki gelme korkusuyla karşı karşıya kalır. Örneğin, etnik homojenlik gibi dünyanın her yerinde aşırılık olarak görülebilecek bir ideoloji güden devletin kendisi de bu aşırılığın farkındadır, dolayısıyla da ister istemez “Bir tepki gelir mi acaba?” korkusuyla hareket eder.
“Bir tepki gelir mi acaba?” diye sorulduysa, bana cevap hakkı doğmuş demektir: Efendim, bir tepki gelir. Ama bu tepki asla ‘Kosovalaşma’, ‘bölünme’ vb. türden bir tepki olmayacaktır. Haklarımızın kısıtlandığını gördüğümüz anda, bunu kanunların elverdiği ölçüde, vekillerimiz aracılığıyla mecliste dile getiririz. Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. Maddesi, “Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.” şeklindedir. Bizler de bu ilke çerçevesinde medya organlarında yapılan haksızlıkları dile getiririz. Fazlasını da yapmaya ne dinimiz, ne de kültürümüz izin verir, merak etmeyin!