2002-2010 Yılları Arasındaki Türk Dış Politikası

Türkiye için 2002-2010 arasındaki dönemden bahsederken akla ilk gelmesi gereken isim Ahmet Davutoğlu (Hoca)’dur. Hoca’nın etkileriyle Türkiye’nin dirilişe geçti

Köşe Yazıları 29 Nisan 2015
2002-2010 Yılları Arasındaki Türk Dış Politikası

Türkiye için 2002-2010 arasındaki dönemden bahsederken akla ilk gelmesi gereken isim Ahmet Davutoğlu (Hoca)’dur. Hoca’nın etkileriyle Türkiye’nin dirilişe geçtiği dönemi anlatacağım. Davutoğlu’na Hoca dememin sebebi bir akademisyen olması ve gazetecilerle röportaj yaparken “lecture (ders) başlıyor” şeklinde şaka yapmasının bir adet haline gelmesidir ama bundan öte Davutoğlu’nun kendisi de ona her zaman Hoca diye hitap edilmesinden hoşlanmıştır.

Hoca, bir siyasetçiden çok bir bilim adamı, bir stratejist, bir flozof, bir realisttir. Hoca bir İslamcıdan çok samimi bir müslüman. Bir Osmanlıcıdan çok Türkiye’nin Batı’da Doğu, Doğu’da Batı ülkesi olarak görülmesi ön yargısını ortadan kaldırmayı amaçlayan biridir. Fakat hepsinden öte, stratejist kimliğiyle Türkiye’nin çevresini zırhlarla donatıp, gelecek tehlikelere karşı korunmayı ve atılacak adımlara başka ülkelerin de desteğiyle (İsrail dahil) güçlenerek adım atmayı planlamıştır. Bunun altında yatan mantık; Türkiye zarar görürse diğer ülkelerin de zarar görecek olması, aynı şekilde Türkiye güçlenirse diğer ülkelerin de güçlenecek olmasıdır. Bu yüzden diğer ülkeler bu öneriye sıcak bakmıştır.

11 Eylül 2001 olaylarından sonra Amerika Irak’a savaş açıp Irak’a girmeye karar kılmıştır. Kılmış olmasına kılmıştır ancak Irak’a gitmek için Türkiye içerisinden geçmek istemeleri Türkiye için büyük bir sorun olmuştur. Bakıldığı zaman büyük bir sorun olarak görülmüyor. Netice’de “hayır” cevabı en uygun cevap olarak görülüyor. Fakat durum bu kadar basit değil. Evet demesi durumunda savaşa karşı olan Avrupa ülkeleriyle ilişkiler tehlikeye girecekti, böylelikle ana prensip olan komşu ülkelerle dostluk planları alt üst olacaktı. Hayır demesi durumunda ise Amerika’nın bunun intikamını mutlaka alacağı biliniyordu ve şüphesiz o zamanın Türkiye’si için bu durum çok büyük bir tehditti.

Amerika belli bir süre geçtikten sonra Türkiye’ye “3 günde kararınızı verin!” talimatını vermişti. Bu artık bir ölüm kalım meselesiydi. Ama aslında bu durum Amerika’nın aleyhineydi, çünkü “Cumhuriyet tarihinin en radikal kararının verilmesi için 3 gün süre verilmişti”. Amerika yaptığı yanlışı fark edememişti, çünkü verdiği kısa süre Türkiye’nin komşusuyla savaşa girmesi içindi, üstelik bu savaş “başkasınındı”. Nihayet bu süre 3 aya  ertelendi.

Hoca bu kararla ilgili tavrını açık ve net bir şekilde herkese belirtmekten çekinmiyordu: “Bir insan kendi karar verdiği bir savaş için, onuru için gerekirse kardeşiyle de savaşır. Ama başkasının onuru ya da hesabı için kardeşiyle savaşmaz. Bunun hesabını tarih önünde vermek mümkün olmaz. İşte Cezayir. Hepimizin yüreğini bu yakıyordu. Benim Ankara’ya giderken kararım kesindi. Bu savaşın dışında kalmak için elden gelen her şey yapılmalıydı."

Abdullah Gül ile Collin Powell arasındaki görüşmede Powell Gül’ü tezkere için ikna etmeye çalışırken tezkerenin meclisten geçememe ihtimalini göz önünde bulundurarak Powell’ı kararından döndürmeye çalışıyordu. Powell buna karşın çift tezkere önerisinde bulunmuştu. İlk tezkerede liman inşaat çalışmaları gibi altyapı sistemi yer alıyordu. Ardından bir Türk diplomat, Gül ve Yakış’tan izin alarak ilk tezkerenin meclis tarafından kabul edilip, Amerika hazırlıklarını yaparsa ve ardından ikinci tezkere reddedilirse bu durum Amerika için tam bir hayal kırıklığı olacağını söyledi. Buna verilen cevap “Hayır, hayal kırıklığı yaşamayız. Nihayet demokratik bir ülkesiniz, sonuca saygı duyarız."

Bu uyarı tarihi bir cevaptı, çünkü Türkiye’yi gelecekte aldatma suçu gibi bir durumdan kurtarmıştı, hem de herkesin şahitliği ortasında.

Sonunda cevabın verileceği gün geldi. Erdoğan çok zor bir kararın ardından, uzun süre kaldığı bir ikilemin ardından Türkiye’nin menfaatleri uğruna “EVET” cevabını vermeye karar vermişti. Kendi milletvekillerini de buna ikna etmişti. Oylama sonucunda beklendiği gibi “EVET” cevabı çıktı. Televizyonlarda bu durum “Son Dakika” olarak geçildikten 2 dakika sonra baktılar ki, cevabın gerçekten evet olarak değer kazanabilmesi için belirli bir oranı tutturmuş olmalıydı ama bu olmadı. Bu durumda cevap “HAYIR” oldu.

Bu hadiseden sonra Erdoğan ofisine öyle sinirli bir şekilde girmiş ki, orada bulunan bir gazeteci korkudan masanın altına saklandığını açıklamıştır.

Peki bunun sorumlusu var mıydı? Sonuçta “EVET” oyunu kullanacağı konusunda ikna edilen AKP milletvekillerinin sayısı gereken oranı geçiyordu. Böylelikle bu işin altında yatan başka bir iş olduğu açıkça belliydi. Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad ve ordusu Cebel-i Tarık boğazını geçip İspanya’ya ayak bastığında ordusunu bu davadan geri dönüş olmayacağını inandırmak için onlara gemileri yaktırmıştır. Hoca da daha önce “Türkiye başka bir milletin onuru için kardeşiyle savaşa giremez” diyerek gemileri yakmıştı. Anlayacağınız üzere hepsi Hoca’nın zekası sayesinde olmuş, bu da ileride Türkiye’nin lehine bir duruma dönüşmüştü.

Hoca’nın Türk dış politikasına olan diğer etkileri tek bir yazıya sığmadığından dolayı, diğer başarılarını bundan sonraki haftalarda yazmaya devam edeceğim.

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr