Batı Trakya’da gelecek kurmak: Giden gençler, kapanan okullar ve bize kalan sorumluluk
Çocukken okuduğum Çepelli Türk İlkokulu da bu eğitim yılında kapısını açmayacak.
Temmuz ayında bu köşede, yazını tarlada, fabrikada ya da Avrupa’nın farklı ülkelerinde çalışarak geçiren Batı Trakyalı gençlerden söz etmiştim. Ben de eğitim için Batı Trakya’dan ayrılmış, farklı ülkelerde ve şehirlerde okuyup çalışmış, bir taraftan kendi hayatını kurmaya çalışırken diğer taraftan memleketiyle bağını nasıl koruyacağını düşünmüş biri olarak, gurbete gitmenin yalnızca para kazanmak anlamına gelmemesi gerektiğini yazmıştım. Gençlerimizin gittikleri yerlerde insanların nasıl çalıştığına, zamanlarını nasıl kullandığına, kurumların nasıl işlediğine, hangi işleri neden daha iyi yaptıklarına bakmalarını, yeni insanlar tanımalarını, dil öğrenmelerini ve sonunda memlekete yalnızca birikmiş parayla değil, biraz daha genişlemiş bir dünyayla dönmelerini önemsediğimi söylemiştim.
O yazının sonunda insanın gurbette kazandığı paranın yanında Batı Trakya’ya başka ne getirebileceğini sormuştum.
Bu yaz o soru benim için başka bir anlam kazandı.
Çocukken okuduğum Çepelli Türk İlkokulu da bu eğitim yılında kapısını açmayacak.
İnsan yıllardır gitmediği bir okulun kapanacağını öğrendiğinde bunun kendisine neden bu kadar dokunduğunu ilk anda tam olarak açıklayamıyor. Sonuçta aradan yıllar geçmiş. Siz büyümüşsünüz, başka okullara gitmişsiniz, başka şehirlerde yaşamışsınız, hayatınız çoktan başka yerlere uzanmış. Fakat çocukluğun bazı mekânları gündelik hayatınızdan çıksa bile insanın kendi hikâyesinde kalmaya devam ediyor. İlk öğretmeninizi tanıdığınız, arkadaşlık kurduğunuz, teneffüse çıktığınız, ilk kez öğrenci olduğunuzu hissettiğiniz bir yerin artık yeni öğrencilerle dolmayacağını bilmek insanı ister istemez kendi çocukluğuna götürüyor.
Yine de bu meseleyi yalnızca kendi hatıralarım üzerinden konuşmak istemiyorum. Çünkü benim için çocukluğun bir parçası olan o okul, bugün orada yaşayan aileler için çok daha güncel bir mesele. Onların çocuklarının nerede okuyacağı, her gün ne kadar yol gideceği, hangi öğretmenle karşılaşacağı ve okul hayatını hangi çevrede sürdüreceği söz konusu. Ben geçmişe bakıyorum, onlar çocuklarının önündeki yıllara.
Bir okul, özellikle Batı Trakya’nın küçük köylerinde, yalnızca çocukların birkaç saat ders gördüğü bir binadan ibaret değildir. Okulun açık olması, o köyde çocukların bulunduğunu, genç ailelerin yaşamaya devam ettiğini ve günlük hayatın belli bir canlılığı koruduğunu da gösterir. Sabah çocukların okul yolunda görünmesi, öğretmenin köye gelmesi, velilerin birbirleriyle temas etmesi, okul etkinlikleri ve bayramlar küçük yerleşimlerde düşündüğümüzden daha fazla şeyi birbirine bağlar.
Azınlık okullarımızda buna bir de dilimiz ve kültürümüz de ekleniyor. Çocuk kendi dilinin yalnızca evde anne ve babasıyla konuştuğu bir dil olmadığını okulda görüyor. Türkçeyle kitap okuyor, yazı yazıyor, düşünüyor ve arkadaşlarıyla iletişim kuruyor. Kendi dilinin eğitim hayatında da bir karşılığının olduğunu yaşayarak öğreniyor. Bu yüzden azınlık okulunun taşıdığı anlamı yalnızca öğrenci sayısıyla veya bir binanın açık olup olmamasıyla açıklamak kolay değil.
Bununla birlikte Batı Trakya’nın demografik gerçeklerini de görmezden gelemeyiz. Köylerimiz eskisi kadar genç değil. Aileler küçülüyor. Gençlerin önemli bir bölümü eğitim için başka şehirlere gidiyor ve mezuniyet sonrasında kendi alanında çalışabileceği bir imkân bulamazsa hayatını başka bir yerde kuruyor. Atina’da, İstanbul’da veya Avrupa’nın başka ülkelerinde yaşayan çok sayıda Batı Trakyalı genç var. Bunun bazı köylerdeki çocuk sayısına yansıması da kaçınılmaz.
Fakat burada bana daha önemli gelen şey yalnızca çocuk sayısının azalması değil, bu azalmanın nasıl bir sürecin parçası olduğu.
Genç eğitim için gidiyor. Mezun oluyor. Kendi alanında çalışabileceği bir imkân bulamadığında başka bir şehirde veya ülkede kalıyor. Ailesini orada kuruyor. Köyde çocuk sayısı azalıyor. Çocuk sayısı azaldıkça okul ve başka hizmetler küçülüyor. Hizmetler azaldıkça bir sonraki gencin geri dönmesi biraz daha zorlaşıyor.
Bir süre sonra neyin sebep, neyin sonuç olduğunu ayırmak bile güçleşiyor.
Gençler gittiği için mi kurumlarımız küçülüyor, yoksa kurumlarımız ve imkânlarımız küçüldüğü için mi gençlerin dönmesi zorlaşıyor?
Muhtemelen ikisi de.
Tam da bu nedenle son aylarda bu köşede konuştuğumuz gençlik meselesiyle bugün konuştuğumuz okul meselesini birbirinin bütünü olduğunu görüyorum.
Mart ayında yapay zekâ çağında Batı Trakya genci için yeni bir gelecek tasavvuruna ihtiyacımız olduğunu yazmıştım. Gençlerin önündeki seçeneklerin yalnızca memuriyet veya gurbet işçiliğinden ibaret olmaması gerektiğini, burada da üretmenin, bir iş geliştirmenin, yeni beceriler edinmenin ve hayat kurmanın mümkün hâle gelmesi gerektiğini konuşmuştuk. Daha sonra burada kalmanın da gerçek bir seçenek olabilmesi gerektiğini, bunun yalnızca ekonomik imkânlarla değil, insanın kendisini değerli hissetmesi ve yaşadığı yere ait olabilmesiyle de ilişkili olduğunu yazdım. Temmuz ayında ise dünyaya dağılan gençlerimizin oradan buraya yalnızca para değil, tecrübe ve yeni bir bakış da taşıyabileceklerini konuştuk.
Şimdi dönüp baktığımda, gençlere söylediğimiz bütün bu cümlelerin bir tarafının eksik kaldığını düşünüyorum.
Bir gence iyi eğitim al diyebiliriz. Dünyayı gör, dil öğren, mesleğinde ilerle, gittiğin yerde insanların neyi daha iyi yaptığını gözlemle diyebiliriz. Bir gün imkânın olursa öğrendiklerini Batı Trakya’ya da taşımasını isteyebiliriz.
Bunların hepsini ben de önemsiyorum ve yapmaya da çalışyorum. Fakat dönüşü yalnızca gencin sorumluluğuymuş gibi konuşursak işin en zor tarafını atlamış oluruz.
Bir insan memleketini çok sevebilir ve yine de oraya dönemeyebilir. Ailesine bağlı olabilir ve yine de hayatını başka bir yerde kurabilir. Çünkü geri dönmek yalnızca duygusal bir karardan ibaret değil. İnsanın mesleğini sürdürebilmesi, eşinin çalışabilmesi, düzenli bir gelir elde edebilmesi, sağlık hizmetine ulaşabilmesi ve çocuğunu nasıl bir eğitim ortamında yetiştireceği de bu kararın içindedir.
Bir genç “Batı Trakya’yı seviyor muyum?” sorusunun yanında, “Burada kuracağım hayat ailem için sürdürülebilir mi?” sorusunu da soruyor.
Bence bu ikinci soruyu yeterince konuşmuyoruz.
Gençlerden memleketlerine yatırım yapmalarını, burada bir şey üretmelerini ve mümkünse geri dönmelerini bekliyorsak, Batı Trakya’nın da onlara hayat kurulabilecek bir yer olarak kalması gerekiyor. Bu nedenle gençlerin gitmesiyle okulların kapanmasını iki ayrı mesele olarak görmek bana giderek daha eksik geliyor.
Bir okul kapandığında bundan yalnızca bugün o okula gidecek çocuk etkilenmiyor. Birkaç yıl sonra köyüne dönüp ailesini burada kurmayı düşünen genç bir çiftin hesabında da bir şey değişiyor. Çocuğunun her gün nereye gideceği, hangi eğitimi alacağı ve hangi imkânlara erişeceği, onların yaşamak istedikleri yeri seçerken baktıkları şeylerden biri oluyor.
Dolayısıyla okul meselesi yalnızca mevcut öğrencilerin nereye gideceği meselesi değil. Batı Trakya’nın genç aileler için nasıl bir yaşam alanı olarak kalacağıyla da ilgili.
Bunun için kendi okullarımıza dair konuşurken yalnızca kaç tanesinin açık kaldığına bakmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Azınlık okullarımızın varlığını savunmalıyız. Bunun yanında, açık kalan okulların nasıl bir eğitim verdiğini de aynı açıklıkla konuşabilmeliyiz.
Çünkü hiçbir anne baba kendi dilini ve toplumuyla bağını korumak ile çocuğuna iyi bir eğitim vermek arasında seçim yapmak zorunda olduğunu hissetmemeli.
Bence işin en önemli noktalarından biri bu.
Bir veli çocuğunu azınlık okuluna gönderdiğinde yalnızca “Bu bizim okulumuz” dememeli. Aynı zamanda “Çocuğum burada iyi yetişecek” de diyebilmeli.
Türkçeyi de Yunancayı da güçlü bir şekilde öğrenmeli. Yabancı dil öğrenebilmeli. Bilimle, teknolojiyle ve sanatla karşılaşabilmeli. Öğrenme güçlüğü yaşadığında bunun erken fark edilmesini bekleyebilmeli. Psikolojik danışmanlığa veya özel eğitim desteğine ihtiyaç duyduğunda bu hizmetlere ulaşabilmeli.
Bunlar azınlık okulundan fazla şey beklemek değil. Bugünün dünyasında çocuğumuzun eğitimi için okullarımızdan beklememiz gereken şeyler.
Elbette küçük bir köy okulunun bütün bu imkânları kendi içinde sağlamasını beklemek gerçekçi olmayabilir. Zaten belki de yeni düşünmemiz gereken yer burasıdır.
Her okulun her ihtiyacını kendi başına çözmesini beklemek yerine birkaç okulun ortak yararlanabileceği hizmetler düşünülebilir. Psikolojik danışmanlık ve özel eğitim alanında okullar arasında çalışan uzman ekipler kurulabilir mi? Yabancı dil, bilim, sanat ve teknoloji alanlarında belirli dönemlerde ortak programlar yapılabilir mi? Üniversitelerle ve bölgede çalışan uzmanlarla daha düzenli ilişkiler kurulabilir mi?
Bunların ne kadarının mevcut eğitim sistemi içinde uygulanabileceği ayrıca çalışılmalı. Fakat okulun küçük olması, çocuğun erişebileceği imkânların da küçük olması gerektiği anlamına gelmemeli.
Burada Batı Trakya’nın çoğu zaman yeterince kullanmadığımız başka bir kaynağı daha var.
İnsanımız.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde okuyan ve çalışan çok sayıda Batı Trakyalı var. Akademide, sağlıkta, mühendislikte, teknolojide, ticarette ve başka birçok alanda deneyim kazanmış insanlarımız bulunuyor. Hepsinin geri dönüp burada yaşamasını beklemek mümkün değil. Zaten memlekete katkının tek biçimi de geri dönmek değil.
Bir üniversite öğrencisi yılda birkaç kez kendi bölgesindeki çocuklarla buluşabilir. Farklı bir ülkede çalışan biri kendi mesleğini anlatabilir. Bir araştırmacı bilim atölyesine katkı verebilir. Bir girişimci gençlerle kendi deneyimini paylaşabilir. Üniversiteye hazırlanan bir öğrenci, kendisinden birkaç yıl önce aynı yoldan geçmiş bir gençle konuşabilir.
Bunların hiçbiri okulun veya öğretmenin yerini tutmaz. Böyle bir amaç da taşımamalı.
Fakat çocuğun önündeki dünyayı genişletebilir.
Belki burada asıl ihtiyacımız tek tek gönüllü etkinliklerden çok, bu insanları okullarımız ve gençlerimizle düzenli biçimde buluşturabilecek bir ağ kurmaktır. Çünkü Batı Trakya’nın dışında yaşayan insanımızı yalnızca “giden nüfus” olarak görürsek önemli bir birikimi gözden kaçırmış oluruz. Giden herkes geri dönmeyebilir. Fakat bağını koruyan insan, yaşadığı yerden de topluma katkı verebilir.
Temmuz ayında gençlerimize dünyaya bakın derken aslında biraz da bunu kastetmiştim.
Şimdi aynı düşünceyi tersinden kendimize çevirmemiz gerekiyor.
Gençlerden dünyada öğrendiklerini buraya taşımalarını istiyorsak, onların getirdiklerinin karşılık bulacağı kanalları da bizim oluşturmamız gerekiyor.
Bununla birlikte burada bir sınırı da açık tutmak önemli.
Toplum içindeki dayanışma, devletin eğitim alanındaki sorumluluğunun yerine geçemez. Azınlık eğitiminin özel statüsünün ve eğitim haklarının korunması, çocukların nitelikli eğitime erişebilmesi ve toplumu ilgilendiren kararlarda azınlığın ihtiyaçlarının dikkate alınması kamusal sorumluluğun parçasıdır. Gönüllü birkaç insanın iyi niyetiyle yapısal sorunları telafi etmeye çalışmak sağlıklı bir çözüm olmaz.
Fakat devletin sorumluluklarını hatırlatırken kendi kurumlarımızın niteliğini konuşmaktan da kaçınmamalıyız.
İkisini aynı anda yapabiliriz.
Haklarımızı savunabiliriz ve okullarımızın eksiklerini konuşabiliriz.
Okullarımızın açık kalmasını isteyebiliriz ve velilerin neden başka okulları tercih ettiğini merak edebiliriz. Mevcut sistemi eleştirebiliriz ve kendi toplumumuzun neyi daha iyi yapabileceğini de sorabiliriz.
Bence olgun bir eğitim tartışması tam olarak böyle olmalı.
Beni asıl kaygılandıran, kapanan okullara zaman içinde alışmaya başlamamız.
Bir yıl birkaç okul kapanıyor. Sonraki yıl başka birkaç okul. Her seferinde bunun nedenlerini ayrı ayrı açıklayabiliyoruz. Öğrenci sayısı az, diyoruz. Demografi, diyoruz. Gençler başka yerlere gidiyor, diyoruz, Azınlığa karşı uygulanan politikalar diyoruz.
Bunların her biri doğru olabilir.
Fakat yıllar sonra geriye baktığımızda tek tek makul görünen bütün bu değişikliklerin toplamının Batı Trakya’daki hayatı nasıl değiştirdiğini de görebilmeliyiz.
Çünkü burada birbirini besleyen bir durum var.
Gençler azaldıkça kurumlar küçülüyor.
Kurumlar küçüldükçe burada hayat kurmak zorlaşıyor.
Burada hayat kurmak zorlaştıkça daha fazla genç geleceğini başka yerde arıyor.
Bu döngünün herhangi bir yerinde bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, yalnızca gençlere “dönün” demek yetmez.
Dönülebilecek bir yer bırakmak gerekir.
Bunun anlamı geçmişteki Batı Trakya’yı olduğu gibi korumaya çalışmak değil. Zaten böyle bir şey mümkün de değil. Gençlerin dünyası değişti. Meslekler değişti. Eğitimden beklentiler değişti. Bir ailenin iyi bir hayattan ne anladığı da değişti ve değişmeye devam ediyor.
Bizim kurumlarımızın da bu yeni hayata cevap verebilecek şekilde gelişmesi gerekiyor.
Belki de asıl korumamız gereken şey binaların kendisinden önce budur.
İnsanların burada hâlâ hayat kurulabileceğine inanması.
Temmuz ayında gençlerimize dünyadan yalnızca para değil, bilgi ve tecrübe de getirmelerini söylemiştim. Bugün o cümlenin bize düşen tarafını daha açık görüyorum.
Gençlerimiz gitsin.
Okusun.
Çalışsın.
Dil öğrensin.
Dünyayı görsün.
Kendi hayatını nerede kurmak istiyorsa orada kursun.
Memleket sevgisini de geri dönüp dönmediğiyle ölçmeyelim.
Fakat bir gün Batı Trakya’ya dönmeyi düşündüğünde önündeki seçenek, “Buraya dönersem çocuğumun imkânlarını azaltır mıyım?” sorusuna dönüşmesin.
Bence bizim sorumluluğumuz biraz da burada.
Onların buraya getireceği bilgiye yer açmak.
Kuracağı işe imkân bırakmak.
Yetiştireceği çocuğa iyi bir eğitim sunmak.
Memleketle bağ kurmak isteyen insanın bu bağı yalnızca hatıralar üzerinden kurmak zorunda kalmamasını sağlamak.
Çepelli Türk İlkokulu benim için bundan sonra çocukluğumun bir parçası olarak kalacak. Buna üzülüyorum. Fakat okulun kapanmasının bana düşündürdüğü asıl mesele kendi çocukluğum değil. Bugün o yaşta olan çocukların yirmi yıl sonra Batı Trakya’ya nasıl bakacağı.
Burayı yalnızca anne babalarının yaşadığı, bayramlarda ve yaz aylarında dönülen bir yer olarak mı görecekler?
Yoksa eğitimlerini aldıktan, dünyayı gördükten ve kendi hayatlarını kurduktan sonra bile burada kendileri için bir ihtimal görebilecekler mi?
Bu sorunun cevabı yalnızca onların çalışkanlığına, sevgisine veya fedakârlığına bağlı değil.
Bir kısmı da bugün bizim ne yaptığımıza da bağlı…