Yapay zekâ çağında ruh sağlığını yeniden düşünmek
Yeni kitabım vesilesiyle insan, teknoloji ve iyileşme üzerine
Bazı kitaplar yalnızca yazılmaz. Yıllarca birikir….
Bir merakla başlar, yıllar içinde düşünceye dönüşür, sonra insanın mesleki yolculuğuyla birleşir ve sonunda kendine bir cümle arar. Benim için Üretken Yapay Zekâ ve Ruh Sağlığı kitabı tam olarak böyle bir sürecin ürünü oldu.
Yapay zekâya ilgim yeni değil. Daha lise yıllarımda bu teknolojinin gelişmelerini merakla takip ediyordum. O zamanlar yapay zekâ, bugün olduğu gibi herkesin günlük hayatına girmiş bir konu değildi. Daha çok geleceğe ait, uzak ama büyüleyici bir ihtimal gibi duruyordu. İnsan zihnini taklit etmeye çalışan sistemler, akıllı yazılımlar, öğrenen makineler ve insanla bilgisayar arasındaki yeni ilişki biçimleri beni derinden etkiliyordu.
Yıllar geçti. Ben ruh sağlığı alanında eğitim aldım, klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık alanlarında çalıştım, insanın acısına, kırılganlığına, iyileşme arayışına ve bazen de sessizce taşıdığı yüklerine daha yakından temas ettim. Bir tarafta insan ruhunun derinliği vardı. Diğer tarafta giderek güçlenen yapay zekâ sistemleri. Bir süre sonra bu iki dünyanın birbirinden ayrı konuşulamayacağını görmeye başladım.
ChatGPT’nin 2022 sonunda hayatımıza girmesiyle birlikte bu farkındalık çok daha somut hale geldi. Artık yapay zekâ yalnızca teknik çevrelerin konuştuğu bir konu değildi. Öğrenciler, öğretmenler, hekimler, psikologlar, akademisyenler, gazeteciler, hukukçular ve aileler aynı soruyu sormaya başladı. Bu teknoloji hayatımızı nasıl değiştirecek?
Benim zihnimde ise daha özel bir soru vardı.
Yapay zekâ ruh sağlığı alanını nasıl değiştirecek?
Bu soru, yaklaşık iki yıl süren yoğun bir çalışmanın başlangıcı oldu. Yüzlerce akademik makale, onlarca meta analiz, klinik çalışmalar, etik tartışmalar, yasal düzenlemeler, dijital ruh sağlığı uygulamaları, sohbet botları, terapi destek sistemleri, kültürel duyarlılık meseleleri ve veri güvenliği tartışmaları derken ortaya 498 sayfalık, 750’den fazla hakemli kaynağa dayanan kapsamlı bir kitap çıktı.
Üretken Yapay Zekâ ve Ruh Sağlığı. Temeller, Klinik Uygulamalar ve Etik Sınırlar başlıklı kitabımın Nobel Akademik Yayıncılık tarafından yayımlanması benim için büyük bir mutluluk. Çünkü Türkiye’de ruh sağlığı ve yapay zekâ kesişimini bu kapsamda ele alan akademik kaynaklara ciddi biçimde ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı yalnızca ruh sağlığı profesyonelleri için değil, aynı zamanda bu çağın dönüşümünü anlamak isteyen herkes için yazmaya çalıştım.
Kitapta ilk olarak yapay zekânın kısa tarihsel yolculuğunu ele alıyorum. 1960’lı yıllarda geliştirilen ve insanla konuşuyormuş gibi davranan ELIZA programından bugünün büyük dil modellerine uzanan çizgide neyin değiştiğini, neyin aynı kaldığını tartışıyorum. Çünkü bugünkü heyecanı anlamak için, bu teknolojinin nereden geldiğini bilmek gerekiyor.
Daha sonra üretken yapay zekânın ruh sağlığı alanında hangi uygulamalarla karşımıza çıktığını inceliyorum. Bugün sohbet botları psikoeğitim içerikleri sunabiliyor, dijital terapi platformları kullanıcıların ruh halini izleyebiliyor, bazı sistemler kriz belirtilerini erken fark etmeye çalışıyor, klinisyenlerin raporlama ve takip süreçlerinde destek araçları geliştiriliyor. Bunlar önemli imkânlar. Özellikle ruh sağlığı hizmetlerine erişimin sınırlı olduğu toplumlarda, maliyetin yüksek olduğu yerlerde ya da destek almak için uzun süre beklemek zorunda kalan kişilerde bu araçların belirli katkılar sunabileceği açık.
Fakat kitabın temel amacı yalnızca imkânları anlatmak değil. Asıl mesele sınırları da aynı ciddiyetle görebilmek. Çünkü ruh sağlığı, sıradan bir hizmet alanı değil. Bir insan çoğu zaman en kırılgan haliyle bu alana gelir. Kaygısıyla, yasla, travmayla, bağımlılıkla, yalnızlıkla, aile içi çatışmalarla, kimlik arayışıyla veya hayata tutunma çabasıyla gelir. Böyle bir alanda yanlış bir yönlendirme yalnızca teknik hata değildir. İnsanın hayatını etkileyen ciddi bir sorumluluk meselesidir.
Bu nedenle kitap boyunca şu ayrımı ısrarla vurguluyorum. Yapay zekâ ruh sağlığı alanında yardımcı olabilir sma terapistin yerine geçemez. Bilgi verebilir ama sorumluluk taşıyamaz. Destek sunabilir ama insanın acısını bir başka insan gibi karşılayamaz.
Bugün bazı yapay zekâ sistemleri oldukça etkileyici cümleler kurabiliyor. Empatik görünen yanıtlar verebiliyor. Kullanıcıyı anlıyormuş gibi bir dil oluşturabiliyor. Fakat empati yalnızca doğru cümleyi kurmak değildir. Empati, bir başkasının acısını ahlaki bir sorumlulukla karşılayabilmektir. Bir makine acıyı tarif edebilir. Ama acının ağırlığını taşıyamaz. Bir sistem destekleyici görünebilir. Ama gerçekten özen gösteremez. Çünkü özen, yalnızca yanıt üretmek değil, bir varoluş biçimidir.
Kitapta üzerinde durduğum en önemli başlıklardan biri de terapötik ilişki meselesidir. Ruh sağlığı alanındaki uzun yıllara dayanan araştırmalar bize şunu gösteriyor. Ruh sağlığı hizmetlerinde iyileşmenin en güçlü unsurlarından biri, danışan ile terapist arasında kurulan güven ilişkisidir. Bu ilişki yalnızca teknik bilgiyle oluşmaz. Orada güven, süreklilik, dikkat, mahremiyet, sorumluluk ve insanın bir başka insan tarafından gerçekten görülmesi vardır.
Tam da bu yüzden yapay zekâ çağında en büyük sorulardan biri şudur: Teknoloji gelişirken insan temasını nasıl koruyacağız?
Kitapta ayrıca etik ve hukuki meseleleri de ayrıntılı biçimde ele alıyorum. Bir yapay zekâ uygulaması kullanıcıya yanlış öneride bulunduğunda sorumluluk kime ait olacaktır? Danışan verileri nasıl korunacaktır? Ruh sağlığı alanında kullanılan uygulamalar kişisel bilgileri ticari amaçlarla işleyebilir mi? Yapay zekâ sistemleri intihar riski, travma, bağımlılık ya da ağır psikolojik kriz gibi durumlarda ne kadar güvenilirdir? Bu sorular yalnızca uzmanların değil, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken sorulardır.
Bir diğer önemli başlık ise kültürel duyarlılık. Bu konu benim için özellikle kıymetli. Çünkü yapay zekâ sistemleri çoğunlukla Batı merkezli verilerle eğitiliyor. Oysa insanın acı dili, aile yapısı, mahremiyet anlayışı, inanç dünyası, toplumsal konumu ve kimlik deneyimi her kültürde aynı değil. Batı Trakya gibi çok dilli, çok kültürlü ve tarihsel olarak hassas bir coğrafyadan gelen biri olarak bu meseleyi yalnızca teknik bir problem olarak görmüyorum. Bu aynı zamanda temsil, eşitlik ve adalet meselesidir.
Eğer yapay zekâ sistemleri bazı toplumların dilini, acısını, kültürel kodlarını ve yaşantılarını yeterince tanımıyorsa, o toplumların insanlarını yanlış anlayabilir. Mülteciler, azınlıklar, kırsal bölgelerde yaşayanlar, ekonomik olarak dezavantajlı gruplar ve dijital araçlara erişimi sınırlı olanlar için yapay zekâ hem bir fırsat hem de yeni bir dışlanma biçimi olabilir. Bu yüzden yapay zekâyı konuşurken sadece “ne kadar güçlü” diye sormak yetmez. “Kimi görüyor, kimi dışarıda bırakıyor, kimi yanlış anlıyor” diye de sormamız gerekir.
Kitabın önerdiği temel yaklaşım ise insan merkezli ve hibrit bir ruh sağlığı modelidir. Yani yapay zekânın terapistin yerine değil, yanında çalıştığı bir model. Bu modelde yapay zekâ seans arası takipte, psikoeğitimde, idari yüklerin azaltılmasında, erken uyarı sistemlerinde ve bazı destekleyici süreçlerde kullanılabilir. Fakat nihai karar, etik sorumluluk ve iyileştirici ilişki insanda kalmalıdır.
Bu kitabın benim için manevi değeri de büyük. Önsözlerinden birini Avustralya La Trobe Üniversitesi’nden Prof. Emmanuel Kuntsche yazdı. Diğer önsözü ise Hacettepe Üniversitesi’ndeki eğitim hayatımda üzerimde çok emeği olan, akademik yolculuğumda iz bırakan Prof. Dr. İbrahim Keklik hocam kaleme aldı. Bu iki kıymetli ismin katkısı, kitabın benim için yalnızca akademik değil, aynı zamanda kişisel bir anlam taşımasını da sağladı.
Bugün dönüp baktığımda bu kitabın yalnızca yapay zekâ hakkında olmadığını görüyorum. Bu kitap aslında insan hakkında. İnsanın kırılganlığı, yardım arayışı, teknolojiyle kurduğu ilişki, yalnızlığı, umudu ve iyileşme ihtiyacı hakkında.
Yapay zekâ bize çok şey kazandırabilir. Daha hızlı erişim, daha fazla kaynak, daha kişiselleştirilmiş destek ve daha güçlü analiz imkânları sunabilir. Ama bize bir şeyi unutturmamalı. Ruh sağlığının merkezinde hâlâ insan vardır. İnsan acı çeker. İnsan yardım ister. İnsan anlaşılmak ister. Ve çoğu zaman insan, bir başka insanın sesinde güven bulmak ister…
Bu yüzden bu kitabın temel cümlesi belki de şudur: Yapay zekâ cevap verebilir. Ama insanı iyileştiren şey, yalnızca cevap değildir yine insandır…
Bazen iyileştiren şey görülmektir. Ciddiye alınmaktır. Acele edilmeden dinlenmektir. Yargılanmadan karşılanmaktır. Bir başka insanın varlığında, kendi dağılmış hikâyesini yeniden toparlayabilmektir.
Üretken Yapay Zekâ ve Ruh Sağlığı kitabının, Türkiye’de bu alanda yürütülen tartışmalara akademik, etik ve insan merkezli bir katkı sunmasını diliyorum. Aynı zamanda Batı Trakya’dan çıkan gençlerin bilim, düşünce ve akademik üretim alanlarında daha görünür olmasına küçük de olsa bir katkı sağlamasını temenni ediyorum.
Çağ değişiyor, araçlar değişiyor ve meslekler dönüşüyor. Fakat insanın anlaşılma ve güvenli bir ilişki içinde iyileşme ihtiyacı hâlâ değişmiyor.
Belki de bu hız çağında en çok hatırlamamız gereken şey bu: Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanın insana uzanan eli hâlâ vazgeçilmezdir…