Yapay zekâ çağında Batı Trakya gencinin iç dünyası
Üretmek kadar ayakta kalabilmek üzerine
Geçtiğimiz ay bu köşede Batı Trakya genci için yeni bir beceri seferberliğine ihtiyaç olduğunu yazmıştık. Okumanın tek başına yetmediğini, diplomanın artık eski güvencesini kaybettiğini, gençlerin yalnızca bilgiyle değil, üretimle, dijital becerilerle, girişimcilikle ve yeni bir özgüvenle güçlenmesi gerektiğini konuşmuştuk.
Okumak yetmez, üretmek gerekir demiştik. Fakat bugün o cümlenin yanına bir cümle daha eklemek gerekiyor. Üretmek de yetmez, insanın iç dünyasını ayakta tutmak gerekir.
Çünkü yapay zekâ çağında genç olmak, yalnızca yeni beceriler öğrenmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sürekli değişen bir dünyada yönünü kaybetmeden yürüyebilmek anlamına geliyor. Mesleklerin değiştiği, işlerin dönüştüğü, bilginin hızlandığı, rekabetin görünmez biçimde büyüdüğü bir dönemde gençlerin omzuna yalnızca başarı beklentisi değil, ağır bir belirsizlik duygusu da yükleniyor.
Bugün bir genç, eskisi gibi sadece “ne okuyacağım” sorusunu sormuyor. “Okusam ne olacak” diye de soruyor. “Mezun olunca iş bulabilecek miyim” diye düşünüyor. “Burada kalırsam geride mi kalırım” diye kaygılanıyor. “Gidersem kimliğimden, ailemden, toprağımdan ne kadar uzaklaşırım” diye içten içe hesap yapıyor. Bir tarafta ailesinin emeği, bir tarafta kendi hayalleri, bir tarafta ekonomik gerçekler, bir tarafta da herkesin sürekli bir şey başarmak zorundaymış gibi göründüğü dijital dünya duruyor.
Bu kolay bir yük değil!
Batı Trakya genci için bu yük daha da katmanlıdır. Çünkü burada gençlik yalnızca bireysel bir dönem değildir. Aynı zamanda kimlik, aidiyet, dil, aile, göç, eğitim ve gelecek arasında sıkışan bir geçiş alanıdır. Genç bir insan hem kendi hayatını kurmaya çalışır, hem ailesinin beklentilerini taşır, hem toplumunun geleceğiyle ilgili sessiz bir sorumluluk hisseder. Bazen gitmek ister ama suçluluk duyar. Bazen kalmak ister ama imkânsızlık görür. Bazen başarılı olmak ister ama nereden başlayacağını bilemez.
İşte bu yüzden Batı Trakya gençliği için ruh sağlığı meselesi lüks bir konu değildir. Tam tersine, geleceğin en temel meselelerinden biridir. Biz gençlere sürekli güçlü olmalarını söylüyoruz. Daha çok çalışmalarını, daha iyi okumalarını, daha iyi dil öğrenmelerini, daha üretken olmalarını, daha girişimci davranmalarını istiyoruz. Bunların hepsi doğru olabilir. Ama şu soruyu yeterince sormuyoruz. Bu gençler bütün bu beklentilerin altında nasıl hissediyor?
Kaygılanıyorlar mı, yoruluyorlar mı, kendilerini yetersiz hissediyorlar mı, Başkalarının başarılarına bakıp kendi hayatlarını eksik mi görüyorlar, ailelerine yük olmamak için kendi sıkıntılarını saklıyorlar mı, gelecek hakkında konuşurken aslında içlerinden korkuyorlar mı?
Bir toplum, gençlerinin yalnızca başarılarını değil, sessizliklerini de okumayı öğrenmelidir.
Çünkü her sessizlik ilgisizlik değildir. Bazen yorgunluktur. Her kararsızlık tembellik değildir. Bazen seçeneklerin ağır gelmesidir. Her başarısızlık irade eksikliği değildir. Bazen yönsüz kalmış bir emeğin sonucudur. Her gitme isteği vefasızlık değildir. Bazen başka yerde nefes alma arzusudur.
Bu ayrımları yapamadığımızda gençleri anlamak yerine yargılamaya başlarız.
Yapay zekâ çağında bu mesele daha da büyüyor. Çünkü gençler artık yalnızca kendi çevreleriyle kıyas yapmıyor. Bütün dünya ekranın içinde. Bir genç Gümülcine’de, Şahin’de, İskeçe’de ya da küçük bir köyde otururken, aynı anda dünyanın başka ucundaki insanların başarı hikâyelerine, işlerine, şirketlerine, burslarına, projelerine, hayat tarzlarına maruz kalıyor. Kendi yolculuğu ile başkalarının parlatılmış sonuçlarını karşılaştırıyor. Bu da çoğu zaman ilham kadar yetersizlik duygusu da üretiyor.
Dijital dünya gençlere imkân veriyor, evet. Ama aynı zamanda sürekli yetişememe hissi de veriyor.
Bu yüzden bugün gençlere yalnızca teknoloji kullanmayı değil, teknoloji karşısında kendilerini korumayı da öğretmek zorundayız. Yapay zekâ araçlarını kullanabilmek önemli. Ama insanın kendi zihnini, dikkatini, duygusunu ve sınırlarını koruyabilmesi de en az onun kadar önemli. Çünkü araçlar güçlendirebilir. Ama yanlış kullanıldığında insanı dağıtabilir de.
Bir genç yapay zekâyla metin yazabilir, sunum hazırlayabilir, dil öğrenebilir, iş fikri geliştirebilir, ürün tanıtabilir, proje tasarlayabilir. Bunlar kıymetlidir. Fakat aynı genç kendi değerini yalnızca üretkenliğine bağlarsa, içeride kırılgan bir zemin oluşur. Çünkü insan sadece ürettiği kadar değerli değildir. Sadece başardığı kadar görünür değildir. Sadece hızlandığı kadar güçlü değildir.
Bunu özellikle vurgulamak gerekir: Yeni çağın gençlerine psikolojik dayanıklılık kazandırmak, onlara sadece “sabret” demek değildir. Dayanıklılık, insanın her şeye tek başına katlanması anlamına gelmez. Dayanıklılık, doğru destekle, doğru ilişkilerle, doğru becerilerle ve anlamlı bir yön duygusuyla gelişir. Yani mesele yalnızca bireyin güçlü olması değil, onu taşıyan çevrenin de güçlü olmasıdır.
Burada ailelere büyük sorumluluk düşüyor. Gençlere yalnızca “oku, başarılı ol, bizi gururlandır” demek yetmez. Bazen “zorlanırsan konuşabiliriz” demek gerekir. Bazen “başaramadığında da bizim çocuğumuzsun” duygusunu vermek gerekir. Çünkü koşullu sevgiyle büyüyen gençler, başarıyı bir sevinç değil, hayatta kalma şartı gibi yaşamaya başlar.
Öğretmenlere de büyük sorumluluk düşüyor. Öğretmen bazen öğrencinin hayatında ailesinden sonra en güçlü tanık olur. Bir gencin gözündeki ışığın azaldığını, derse ilgisinin düştüğünü, özgüveninin kırıldığını, sessizleştiğini ilk fark eden kişi öğretmen olabilir. O yüzden öğretmenlik yalnızca konu anlatmak değildir. Bazen bir gencin kendi değerini yeniden hatırlamasına vesile olmaktır.
Derneklere, kurumlara, kanaat önderlerine ve iş insanlarına da sorumluluk düşüyor. Gençlerin yalnızca etkinliklere değil, mentorluk ilişkilerine ihtiyacı var. Yalnızca nasihate değil, yol gösteren insanlara ihtiyacı var. Yalnızca burslara değil, beceri kazandıran, deneyim sunan, onları gerçek hayatla buluşturan yapılara ihtiyacı var. Bir gencin “ben ne yapacağım” sorusuna yalnız bırakılmadan cevap arayabileceği güvenli alanlara ihtiyacı var.
Bugün Batı Trakya için en büyük risklerden biri, gençlerin yalnızca fiziksel olarak göç etmesi değildir. Daha büyük risk, henüz buradayken zihinsel olarak uzaklaşmalarıdır!. Kendi toplumuna katkı sunabileceğine inanmayan, burada bir gelecek kurabileceğini düşünmeyen, kendi sesinin duyulmadığını hisseden genç, bedenen kalsa bile içeriden uzaklaşır.
Bu yüzden gençlere yalnızca “kal” demek yetmez.
Kalabileceği, gelişebileceği, üretirken tükenmeyeceği, ait hissederken özgürleşebileceği bir zemin kurmak gerekir. Gelecek dediğimiz şey yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda psikolojik bir iklim meselesidir. Eğer bir toplumda gençler sürekli kaygılı, yalnız, değersiz ve yönsüz hissediyorsa, orada en parlak projeler bile kök salmakta zorlanır. Ama bir genç kendisinin görüldüğünü, desteklendiğini, emeğinin anlamlı olduğunu ve küçük de olsa bir şey başlatabileceğini hissederse, içindeki hareket gücü değişir.
Geçtiğimiz ay üretimden söz ettik. Bu ay şunu ekleyelim: Üretim, insanı tüketmeden kurulmalıdır.
Çünkü bizim ihtiyacımız yalnızca daha fazla çalışan gençler değil. Daha bilinçli, daha dayanıklı, daha anlamlı bağlar kurabilen, kendi kimliğini küçümsemeden dünyaya açılabilen gençlerdir. Yapay zekâ çağında asıl güçlü olanlar yalnızca hızlı olanlar olmayacak. Kendi zihnini koruyabilenler, dikkatini yönetebilenler, duygusunu okuyabilenler, yardım istemeyi zayıflık saymayanlar ve ürettiği şeyle insan kalabilenler güçlü olacak.
Batı Trakya gençliği bu çağın yalnızca kaygısını taşımak zorunda değil. Bu çağın imkânlarını da taşıyabilir. Ama bunun için gençleri sadece başarıya değil, hayata hazırlamak gerekir. Sadece meslek sahibi olmaya değil, belirsizlik içinde yön bulmaya hazırlamak gerekir. Sadece gitmeye ya da kalmaya değil, nerede olursa olsun kökünü kaybetmeden büyümeye hazırlamak gerekir.
Belki de bugün kurmamız gereken cümle şudur: Burada kalmak da bir gelecek olabilir. Ama burada iyi olmak, burada güçlenmek, burada üretirken insan kalmak da o geleceğin parçası olmalıdır.
Çünkü bir toplumun kaderi yalnızca gençlerinin nerede yaşadığıyla değil, neye inandığıyla, nasıl hissettiğiyle ve kendisini ne kadar değerli gördüğüyle de şekillenir.
Ve eğer Batı Trakya’nın gençleri kendi değerlerine, becerilerine ve insan kalma güçlerine yeniden inanırsa, bu topraklarda gelecek yalnızca beklenen bir şey değil, birlikte kurulan bir şey olur.