Nerede o eski bayramlar ?
“Nerede o eski bayramlar?” diye sorar büyüklerimiz gençliğe. Karşılık olarak ne cevap gelirse gelsin suç hep zamanelerde. Bir umutla belki başa çıkarım diye zam
“Nerede o eski bayramlar?” diye sorar büyüklerimiz gençliğe. Karşılık olarak ne cevap gelirse gelsin suç hep zamanelerde. Bir umutla belki başa çıkarım diye zamaneyle hiç alakası olmayan sadece annelerimizin sözü olan “Nereye koyduysan, oradadır.” sözüyle cevap veriyorum.
Şimdi baştan alalım:
-Nerede o eski bayramlar?
-Nereye koyduysak oradadır.
Kimsenin kafasında büyüklerimizi suçlamak gibi bir önyargı oluşmasın. Suç hepimizde! Neden mi? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Bayram’ın gelmesine vesile olan ve adeta altyapı niteliği taşıyan Ramazan’ın Osmanlı’daki dönemine bir göz atalım.
Osmanlı’da Ramazan hilalin belirmesiyle başlardı ve bir ay boyunca dini etkinlikler düzenlenirdi. Bu dini etkinliklere örnek olarak tabi ki de mukabele, teravih, dini sohbetler olurdu. “Bunlar şimdi de oluyor” diyenler olacaktır ama buna bakacak olursanız günümüzde nesli tükenmek üzere olan bir çok hayvana rastlarsınız ama rastlamak hiçbir şeye çare olmaz çünkü nesilleri tükenmektedir. Aynı şekilde kendi gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki; 5-6 sene önce mukabele zamanında camiler ilkokul çağındaki çocuklar tarafından süslenirdi ama artık mukabele dinlemeye gelen çocukların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor, teravihlerde camiler tıklım tıklım doluyken artık caminin yarısı zar zor doluyor, dini sohbetlere salâdan hemen sonra gidilirken artık ezandan sonra gidiliyor. Ailelere çocuklarının camiye gitmedikleri söylendiğinde inanmıyorlar. Neden? Çünkü onlar da gitmiyorlar.
Nesli tükenmek üzere de olsa devam eden etkinliklerimizden bahsettik, şimdi de nesli tükenmiş olan etkinliklerimizden bahsedelim. Paylaşma diye bir şey artık ne yazık ki hiç kalmadı. Kimse bana zekâtını, fitresini veriyor diye savunma yapmasın. İslamın şartlarından olmasa onları da yapmazsınız. Asıl önemli olan kendi içimizde bir paylaşma merağının uyanması ve “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” edasıyla hazırladığımız yemekler olsun, tatlılar olsun bunları birbirimize ikram etmektir. Ama bizdeki mantık “O bana ikram ediyor mu ki ben ona ikram edeyim?” şeklindedir. Biz bu kafayla gittikçe ne biz ikram ederiz, ne de başkaları bize ikram eder.
Hepsinin dışında bir de Karagöz, meddah, ortaoyunu gibi etkinlikler düzenlenirdi. Tabi bunlar Ramazan ahlâkı çerçevesinde olup, dini çizgiden dışarı çıkılmazdı ve bu şekilde Ramazan çocuklara sevdirilirdi. O halde “Çocuğum neden teravihte yoruluyor da, 2 saat futbol maçı yapınca yorulmuyor?” demeyin! Çocuklar Ramazan’ın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Çocuklar Ramazan’ın aç durulması gereken bir ay olduğuna inanıyorlar ve “Artık bitse de rahat rahat yemek yesek” düşüncesiyle gün boyunca kafasını yorduğu bir ay haline geldi.
“Nihayet Bayram geldi. Artık dilediğimiz gibi yiyip, içebiliriz eğlencelere gidip sabahlara kadar eğlenebiliriz, çünkü artık ne teravih var ne de oruç.” Bu şekilde bayram yaşayacak olanlar ne yazık ki islamdaki Bayram’ı yaşamayacaklardır. Çünkü İslâm'ın amacı seni Ramazan’da hazırlayıp, Bayram’da olgunlaştırıp, ahiret hayatı için hazır hale getirmektir. Nitekim Mevlâna Celaleddin Rumi Hazretleri de kendi yaşamı için “Hamdım, piştim, yandım” demiştir. Fazla uğraşmaya gerek yok, sadece Ramazan’ın neden olduğunu anlayıp çocuklarımıza da sevdirmek için biraz çaba sarfedersek biz de Mevlâna’nın kıvamına geliriz ve böylelikle o eski Bayram’ları nereye koyduğumuzu buluruz.
Hani bazen insan içinde biriktirdiği bir derdi dışarıya atsa herşey hallolacak gibi hisseder ya... Hallolmasa da yazımı içimdekileri dışarı atarak bitirmek istiyorum: Ecdadım herşeyi ne kadar güzel bir şekilde ayarlayıp halka sunmuş. Oysaki müthiş gelenekleri olan ecdadımızın torunları olarak bizler Osmanlı’yı her zaman Batı’nın bize öğrettiği gibi barbar sanmışızdır. Dünya Osmanlı’ya hasret!