Batı Trakya’da Rum Patrikhanesi ve Suudi Arabistan işbirliği

Batı Trakya Müslüman Türkleri, Osmanlı Devletinin idaresi altında huzur ve barış içerisinde yüzyıllarca yaşamıştır. 1912 Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaş

Köşe Yazıları 22 Kasım 2018
Batı Trakya’da Rum Patrikhanesi ve Suudi Arabistan işbirliği

Batı Trakya Müslüman Türkleri, Osmanlı Devletinin idaresi altında huzur ve barış içerisinde yüzyıllarca yaşamıştır. 1912 Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşından sonra bölgemiz, istilâcı Bulgarların, Yunanların ve Fransızların işgali altında defaatle el değiştirmiştir. 28 Ocak 1920 yılında Osmanlı Meclisinin oybirliğiyle kabul ettiği karara göre, Batı Trakya’nın hukukî statüsünün halkın hür iradesiyle belirlenmesi gerektiğine hüküm beyan etmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması’na göre, Batı Trakya Müslüman Türkleri ile İstanbul Ortodoks Rum Azınlığı, mütekabiliyet esasına dayalı olarak karşılıklı eşit haklara sahip olmak şartıyla mübadeleye tabi tutulmadan yerlerinde bırakılmış iki azınlık olarak kalacaktır.

Lozan müzakerelerinde, Patrikhanenin İstanbul’da kalması hiç söz konusu değildi. Hatta Türkiye topraklarından çıkarılması ve Yunanistan’a, Agion Oros’a gönderilmesi mukadderdi. Bu konuda Mustafa Kemal, Le Journal muhabiri Paul Herriot’a 25 Aralık 1922’de Patrikhane ile ilgili şunları söylüyor: “Bir fesat ve ihanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hıristiyan hemşerilerimizin de huzur ve refahı için de felâket simgesi olan Rum Patrikhanesini artık topraklarımızda barındıramayız. Bu tehlikeli örgütü, ülkemizde tutmamız için ne bir gerekçe ne de bir neden ileri sürülebilir. Türkiye, Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınak göstermesi için herhangi bir zorunluluğu da yoktur. Bütün bu gelişmelerden sonra, bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?”

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu kesin ve açık beyanatına rağmen, -ne yazık ki- Rum Patrikhanesi Lozan’da Batı Trakya’ya çukur kazarak, Lord Courzon’un İsmet İnönü’ye rica ve istirhamı neticesinde, İstanbul’da mübadele dışı kalan Ortodoks Rumların, sadece ve sadece ibadet görevlerini yerine getirmek için Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kalmasına müsaade edilmiştir.

Bu noktada gerçekten insanın aklı mantığı duruyor. Osmanlı Devletinin yıkılması, Balkanlarda ve Anadolu’da yüz binlerce masum insanın vahşice katledilmesine ve yurtlarından sürülmesine başrol görevi üstlenmiş olan fitne ve fesat ocağı Rum Patrikhanesinin İstanbul’da bırakılması yetmiyormuş gibi, Batı Trakya Müslüman Türkleri de Patrikhaneye kurban edilmiştir. Bunun neresi mütekabiliyet, bunun neresi adalet! Bu konuda Patrikhanenin ve batılı müttefiklerinin kazancı ne olmuştur? Batı Trakya Müslüman Türklerinin ve garantör Anavatanın kazancı ne olmuştur? Patrikhanenin Batı Trakya Müslüman Türklerine teşekkürü nasıl olmuştur? İnsan sormadan edemiyor.  

Lozan’daki müzakere tutanaklarından da açık ve net bir şekilde anlaşıldığına göre Patrikhanenin, siyasi veya idari işlerle asla uğraşmayacağını, sadece ve sadece İstanbul’daki Ortodoks Rumların (ayin törenlerini yönetme, vaftiz, nikâh ve boşanma gibi) dinî ve örfî ihtiyaçlarını karşılama kaydıyla İstanbul’da kalmasına müsaade edilmiştir. Patrikhane, Osmanlı devleti tarafından kendisine tanınmış olan bütün imtiyazlarını tamamen yitirmiş, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla yeni bir statü ve görev alanı belirlenmiştir.

Fakat Patrikhane, Lozan Barış Antlaşması’nda ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yetki ve görev alanıyla ilgili düzenlemeleri her zaman göz ardı ederek, Bizans İmparatorlarının ve Fatih Sultan Mehmet’in verdiği yetkilerin de üzerine çıkarak bütün dünyaya hükmeden “Ekümen Tanrı” (yegâne din koyucu ve belirleyici güç) gibi davranmıştır ve davranmaya devam etmektedir.

Rum Patrikhanesi, kendisini “Ekümen”lik iddiasıyla sadece Hıristiyan dünyasının değil, İslâm dünyasının da “din koyucu ve belirleyici” gücü olarak konumlandırmaktan geri durmamıştır. Geçmişte, Vahhabilik ve Şiilik gibi Selefî ve Haricî benzeri marjinal  mezhep ve tarikat gruplarını kurarak ve güçlendirerek bütün İslâm dünyasının da kaos’a sürüklemesine sebep olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Batı Trakya Müslüman Türkleri Osmanlı Devleti’nden koparılıp Yunan yönetimine terk edildikten günümüze kadar bütün azınlık siyaseti Rum Patrikhanesi tarafından dizayn edilmiştir. Atina hükümetleri hiçbir zaman azınlık siyasetinde belirleyici rol olamamıştır. Her zaman son sözü Rum Patrikhanesi söyler.

Fener Rum Patrikhanesinin en çok nefret ettiği şeylerden biri, Batı Trakya Müslüman Türkleriyle beraber anılmaktır. Hele hele “Ekümen”lik iddiasındaki koskoca Patrik Efendi, Batı Trakya Müslüman Türklerinin seçilmiş müftüleriyle kıyaslandığı zaman kimyaları tamamen bozuluyor. (Tıpkı Siyonist Yahudilerin Filistinli Müslümanlarla beraber anılmak istemedikleri gibi.)

Bunun için Patrikhane, Batı Trakya Müslüman Türklerinin gelecek nesillerinin millî ve dinî aidiyet duygularını zayıflatacak ve unutturacak, tarihî, kültürel, sosyolojik ve psikolojik yapılarını dönüştürecek azınlık siyasetini dizayn etmek için, ilgili bilim sahasından uzman “tıpkı iblis gibi, bilgisini kötülükte kullanan” bilim adamlarıyla yoğun mesaî harcamış ve harcamaya devam etmektedir. Bunların başını her zaman Patrikhanenin özel olarak yetiştirdiği, Türklerin ve Müslümanların zayıf ve hassas noktalarını iyi bilen İstanbul Rumları ve Yunanlılar oluşturmuştur. Bunların yanı sıra, Patrikhanenin azınlığımızdan devşirdiği her meslekten işbirlikçileri, özellikle eğitim ve din alanında (Patrikhanenin azınlık siyasetine uygun bir şekilde) faaliyet gösterecek maşaları, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bazı İslâm ülkelerinde proje olarak özel yetiştirilmişlerdir.

Osmanlı Devletinin yıkılmasına öncülük etmiş olan Fener Rum Patrikhanesi, Lozan Antlaşması’yla İsmet İnönü’nün sayesinde Batı Trakya’yı rehin alarak İstanbul’da kalmayı başarmıştır. Fakat Gazi Mustafa Kemal Paşa, Patrikhanenin iç yüzünü çok iyi bildiği için Patrikhane bu dönemde faaliyetlerini gizliden yürütmüştür. Atatürk’ün vefatıyla Patrikhane en büyük bayramını yapmıştır.

İsmet İnönü, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin de temellerine incir ekecek olan, İslâm’ın ve Türklerin azılı düşmanı Athinagoras’a Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vermek ve Fener Rum Patriği olarak tanımakla Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Batı Trakya’ya en büyük ihaneti yapmıştır. (Patrik Athinagoras ile ilgili daha geniş bilgi isteyen daha önceki yazılarıma müracaat edebilir.)

Patrikhanenin ve müttefiklerinin (Allah’ı hesaba katmadan) yaptıkları küçük hesaplara göre Osmanlı ortadan kaldırılınca, Türkiye’nin ve Arap dünyasının yöneticileri tamamen onların kontrolünde olduğunu hesap ediyorlardı. İslâm dünyasının uğradığı kan kaybı onları geçici olarak zafer sarhoşluğuna sürükledi. İkinci dünya savaşından sonra kurulan Pentagon merkezli dünya sistemi, bu güne kadar büyük bir başarıyla yürütüldü. Ancak kökü Fener Rum Patrikhanesine dayanan bu Bizans sistemi artık tamamen deşifre olmuş vaziyettedir. Türkiye başta olmak üzere bütün İslâm dünyasında kurulan şer ittifaklar, gün gibi ortaya çıkmış vaziyettedir. Debelendikçe daha çok batıyorlar. Müslümanlara kazdıkları çukurlara bir bir kendileri düşmeye başladı. Tuzak kuranların en hayırlısının Allah olduğunu hiçbir zaman şüphe etmedik.

Batı Trakya Müslüman Türklerinin 1950’li 60’lı yıllara kadar hiçbir azınlık sorunu yoktur. Hatta dostluk ve iyi komşuluk nişanesi olarak Türkiye’nin yardımlarıyla İlkokullar, ortaokul ve liseler inşa edilmiş, azınlık ilkokullarının tabelalarında , Öğretmenler Birliği ve Gençler Birliği gibi kurum ve kuruluşların  tabelalarında da “Türk” ibaresinin yer alması teşvik edilmiştir. Türkiye’den İlkokul ve Orta okullara öğretmenler ve ders kitapları muntazaman devam ediyor, karşılıklı eğitim anlaşmaları ve eğitim protokolleri imzalanıyor. Batı Trakya Müslüman Türkleri de İstanbul Rum azınlığı da huzurlu ve mutlu, Türk-Yunan ilişkileri de tarihin en mükemmel düzeyindeydi.

Ne yazık ki, Pentagon merkezli Patrikhane siyaseti bu Türk-Yunan dostluğu ve işbirliğinden fazlasıyla rahatsızdı.  Pentagondan özel görevlerle İstanbul’a gelen Patrik Athinagoras, Türk-Yunan ilişkilerini torpilleyecek ve ebedî düşmanlığa dönüştürecek korkunç plânları faaliyete geçirmek için canla başla çalışıyordu. Pentagon güdümlü Rum Patrikhanesi, tıpkı Kaşıkçı cinayeti gibi çok profesyonel hazırlanmış ilk bombayı Selânik’te Atatürk’ün doğduğu evin bahçesinde patlattı. Aslında patlayan, parlayan ne bir bomba ne bir fişek vardı. Tamamen, Pentagon güdümündeki Patrikhanenin Bizans oyunlarından sadece bir kurgu söz konusuydu.

İstanbul’daki 6-7 Eylül Olaylarına yol açan, “Atatürk’ün Selânik’teki evi bombalandı” haberini yapan Vatan Gazetesi muhabiri ve aynı zamanda o dönemin Anadolu Ajansı Muhabiri Sara Korle, yıllar sonra kendisi bizzat şu itiraflarda bulunuyor: “Atina’da Anadolu Ajansı muhabiriyken, Yunanca bilmediğim için Yunancayı ve Türkçeyi çok iyi bilen İstanbul Rumlarından birini yardımcı olarak aldım. Haberleri ve bağlantıları o takip ediyordu. Yardımcım bir gün geldi ve ‘Selânik’te Atatürk’ün evinde bomba patladı’ diye haber verdi.  Aslında patlayan bomba değildi. Benim de verdiğim haber; gazete kâğıdına sarılmış iki tane dinamit lokumuydu. Kocaman bomba değil yani. İstanbul’da bazı gazeteler çok abarttı. Halk tahrik oldu yaktılar yıktılar, İstanbul’da kıyametler koptu. İstanbul’daki 6-7 Eylül Olaylarıyla eş zamanlı olarak Kıbrıs’ta da olaylar peş peşe patlamaya başladı…”

Anlayacağınız, Amerika’da Pentagon tarafından özel görevlerle gönderilen iki kadim dost, Rum Patrik’i Athinagoras ve Kıbrıs Başpiskopos’u Makarios, Pentagonun emirlerini bihakkın yerine getirmeye başlamışlardı. Bundan sonrası çorap söküğü gibi sökülecek. (Sara Korle ve kocası Sinan Korle kimdir? Detaylara burada girmeyeceğim. Merak edenler daha derin araştırabilirler.) Önemine binaen sadece şu kadarını söyleyeyim. Sara Korle Robert Koleji mezunu, kocası Newyork’ta 30 yıl BM temsilcisi, 1955 yılında ilginç bir şekilde Atina’ya tayinleri çıkıyor. Sara Korle Anadolu Ajansı muhabiri olarak kendisine hazır verilen bu kurgu haberi Anadolu Ajansına servis ediyor vs…

Artık İstanbul ve Kıbrıs’ta bir daha hiç sönmeyecek şekilde fitne ve fesat alevleri yakılmıştı. Sıra Batı Trakya’yı da fitne ve fesat alanına çevirmeye gelmişti. İstanbul ve Kıbrıs’taki plânlı cinayetleri bahane edilerek Batı Trakya Müslüman Türklerine Batı Trakya’yı zindana çevirecek ve Anavatan Türkiye ile olan her türlü millî, manevî, tarihî ve kültürel bağlarını dinamitleyecek plânlara ve faaliyetlere hız vermek kalmıştır.

Rum patriği Athinagoras koordinatörlüğünde bir karanlık şebeke, Batı Trakya’nın azınlık siyasetini dizayn etmek için vakit kaybetmeden faaliyete geçti. Batı Trakya Müslüman Türk’lerinin dinî, millî, tarihî dokusunu deforme edecek ve plânlı programlı bir şekilde yeniden kurgulanan, Patrikhanenin en mahir olduğu dinleri, mezhepleri, ırkları ve toplumları dönüştürme projesi Batı Trakya laboratuarında uygulamaya sokuldu. Patrikhanenin bu sinsi plânı çerçevesinde, Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlar; Türklerle yakından uzaktan herhangi bir biyolojik, sosyolojik, tarihî, dinî ve kültürel hiçbir bağı olmayan, tıpkı Müslüman Arap toplumları gibi Türk düşmanı Helen Müslüman bir topluma dönüştürülecekti. Patrikhane’nin bu kirli plânlarını yürürlüğe sokacak olan ekibin en mahir elemanlarını Yunanistan’a gönderecekti.

1960’lı yılların sonlarına doğru albaylar cuntasının Yunanistan’da darbe yapmasıyla Batı Trakya Müslüman Türkleri için dünya tersine dönmüştür. Peş peşe çok radikal kararlar alınmıştır. Anavatan Türkiye’den gelen öğretmenlere ve kitaplara büyük kısıtlamalar getirilmiştir. Batı Trakya’ya, Patrikhanenin Feto tipi vahhabî-Haricî muharref İslâm’ına uygun faaliyet gösterecek, aslını inkâr eden Helen Müslüman vaiz, müftü ve din adamı yetiştirmek için, Suudi Arabistan ve Mısır gibi İslâm ülkelerinin Türk düşmanı yönetimleriyle işbirliğine gidilmiştir. Heybeli Ada Ruhban Okulunun en başarılı oryantalistlerini ve azılı Türk düşmanı İstanbul Rumlarından oluşan çok özel bir ekip Batı Trakya’ya gönderilmiştir.

Azınlık okullarında öğretmenlik yapacak, aidiyet duygularından yoksun, millî ve dinî hassasiyetleri köreltilmiş nesiller yetiştirmek için Selânik’te Feto okulu tipi Selânik Özel Pedagoji Akademisini faaliyete sokuldu. Batı Trakya Müslüman Türklerinin kendi imkânlarıyla kurdukları, imam-Hatip-Müezzinler yetiştiren medreselere el konularak Helenleştirildi. Başta tamamen din eğitimi hizmeti verirken, günümüzde müfredatı tamamen Helenleştirilmiş,  dinî ve millî yapısı köreltilmiş, Batı Trakya Müslüman Türk’lerinin dinî ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak bir yapıya dönüştürülmüştür. Eğitimcileri de millî şuurdan yoksun, Türk ve İslam düşmanı Helen amaline hizmet eden tiplerden özel olarak seçiliyor. Patrikhane’nin amaline hizmet etmeyi reddeden Batı Trakya Müslüman Türklerinin safında mücadelelerini vermeye devam eden imam-hatip, vaiz ve müftüler, Suudi Arabistan veya mısırdan mezun olsalar bile, ne müftü, ne medrese hocası, ne de ierodidaskalos tayin edilirler. Yunan yönetiminin onayı olmadan hiç kimse ne Rabıta’dan ne de başka bir Türk düşmanı Arap kurumundan her hangi bir yardım alabilir.

Batı Trakya’da medreselerin Suudi Arabistan’dan, İslâm Bankası’ndan, Rabıta’dan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Patrikhaneyle işbirliği içerisinde olan, Türk düşmanı kurumlar tarafından finanse edildiği bilinen bir gerçektir. Çok şükür ki, Batı Trakya Müslüman Türklerinin en güzide eğitim kurumlarından sayılan medreseleri bu ayıplardan kurtaracak ve tekrar Batı Trakya Müslüman Türklerinin arzuladığı bir yapıya kavuşturacak samimi bir mücadelenin başlamış olması sevindiricidir. Bu onurlu mücadeleyi başlatanları can-ı gönülden tebrik etmek istiyorum.

1960’lı yıllardan günümüze kadar, Batı Trakya’da Patrikhane- Suudi Arabistan ve Mısır  işbirliği, sıkı bir şekilde devam etmektedir. En mukaddes ve mahrem kurumlarımız olan Müftülüklerimiz ve Vakıflarımız bu sapık zihniyet tarafından işgal altında tutulmaya devam edilmektedir. Temennimiz odur ki, Rum Patriği bir an evvel bu gayr-i insanî ve  gayr-i medenî olan bu yanlış yoldan bir an evvel vazgeçmesi ve Patrikhaneyi zalim emperyalistlerin tasallutundan kurtarıp Hz. İsa’nın ve İncil’in hakikat yolunun hizmetine tekrar sokmasıdır.

1950’li yıllardaki gibi millî kimliğin inkâr edilmediği, azınlık sorunlarının samimi bir şekilde çözüme kavuşturulduğu mutlu ve huzurlu bir istikbalden başka bir arzumuz yoktur. Bunun mümkün olduğuna inanıyoruz. Yeter ki samimiyet olsun.
Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr