Her şey millet için!
Geçen hafta bizim için çok yorucu bir hafta oldu. Bu yorgunluğun nedeni, radyomuz ÇINAR FM’e yapılan hain saldırı. Bazı karanlık ruhlu mahlûklar, büyük bir ihti
Geçen hafta bizim için çok yorucu bir hafta oldu. Bu yorgunluğun nedeni, radyomuz ÇINAR FM’e yapılan hain saldırı. Bazı karanlık ruhlu mahlûklar, büyük bir ihtimalle frakanslarımızdan çıkan farklı seslere tahammül edemedikleri için antenlerimizi tahrip etmek suretiyle bu sesleri susturmak istediler. Veya en azından kısılması için mesaj vermek istediler.
Kim mi bu mahlûklar? Tabii ki Azınlığa tahammül etmeyen insanlık düşmanı ırkçılar. Ben en makul ihtimal olarak bunları düşünüyorum. Meslektaşlarımız yapmış olamaz. Neticede rekabet var tabii ki, ama birbirimize zarar vererek ayakta kalamayacağımız ortadadır. Bu doğaya aykırı. Hiçbir hayvan kendi türünü yemez. Çünkü neticede kendini yemiş oluyor. İstisnalar kaideyi bozmaz, ama ben bu ihtimali uzak görüyorum.
Durum ortadadır. Uzman teknisyenimiz, radyomuzun kesinlikle bir veya birden fazla “el yardımı” ile ancak işin uzmanı tarafından böyle bir zararın verilebileceğini kesin olarak ifade etmiştir. Hiçbir rüzgarın, bu dayanıklıkta kablo, bağlantı ve antenlere bu şekilde zarar vermesi mümkün değildir. Kablolar özel aletle kesilmek istenmiş, başarılamayınca da zorlanarak sökülmüş ve antenlerle birlikte tahrip edilmiştir. Neticede, bunun önceden planlanmış ve hedef gözetilerek yapılmış bir saldırı olduğu anlaşılmıştır. Bu saldırı bize çok büyük bir mali zarara neden oldu. Manevi yorgunluğun ise tarifi imkansız.
Anten sisteminin büyük kısmının yenilenmesi ve onarılması gerekiyor. An itibariyle imkânsızlıklar yüzünden radyo anten ve vericileri yarı kapasiteyle ve büyük bir risk altında çalışmaya devam ediyor. Normalde bu şekilde çalışmaması lazım, ama tamamen de kapatamayız. Çünkü bu da ayrı bir prosedür. Radyotelevizyon kuruluna buna göre bildirimde bulunmak ve radyoyu geçici olarak kapatmak gerekebilir. Ancak sonrasını kestiremiyoruz. Çünkü bu ülkede nelerle karşılaşabileceğimiz belli değil. Birçok alanda olduğu gibi bu alanda da oturmuş net bir mevzuat yok. Radyotelevizyon mevzuatını düzenleyen kanunlar yıllardır sürüncemede. Her gelen iktidarla sürekli değiştiriliyor. Tekrar çalıştıramazsınız çünkü... derler mi? Her şey mümkün. Sonra işiniz yoksa gece gündüz koşun. Zaten amaç da bu olsa gerek; koşturmak, oyalamak...
Bu azınlık yıllardır durmadan koşuyor. Azınlık ve vatandaşlık haklarına kavuşmak için mücadele veriyor. Ama neticede koştuğuyla kalıyor. Şu ana kadar Azınlık konularında elle tutulur bir gelişme yok. Haklarımıza kavuşmak bir yana, durum daha da vahimleşiyor. Ha, biz gerektiği gibi mi koştuk? O ayrı bir mesele, ama hırsızın da suçu ortada.
Velhasıl, Çınar FM bilinçli, planlanmış, kasıtlı bir saldırıya maruz kalmıştır. Bunun sebebi de bize göre yaptığı yayınlardır. Azınlık değerlerini sahiplenmesi ve buna uygun programlar yapmasıdır. Ayrıca Türkiye’nin Sesi Yunanca programını vermek bazı Türk düşmanlarını fazlasıyla rahatsız etmiş olabilir. Bunda kanunen bir sakınca yok, ama bu memlekette bunu yayınlamak biraz cesaret ister. Çünkü sizleri hemen ajanlıkla suçlarlar. Türkiye’nin Sesi programını verince ajan, Amerika’nın, Almanya’nın, Rusya’nın ve Çin’in Sesi programını verince başka derler. Dünyanın her yerinde farklı ülkeler kendi kültürünü tanıtmak ve dostluk ilişkilerini pekiştirmek için bu tür programlar yapmaktadırlar. Zaten Yunanca dilde yapılmakta ve ağırlıklı olarak tanıtıma dayalı programlardır. Ama demek ki bu ülkede yayınlarsanız bedelini ödemeyi de göze almak zorundasınız.
Ben bu olay hakkında resmen şikayetçi olmadım. Haberlerimiz zaten bir ihbardır. Gereken birimler bunu ihbar olarak değerlendirebilir ve gerekeni yapabilirler. İşlerine gelen konuları ihbar kabul edip hakkımızda kovuşturma başlattıkları gibi. Ayrıca bizzat şikayetçi olsam ne olur! Geçmişte olduklarımızdan ne olduğunu gördük. Bu konuda epey tecrübe sahibiyiz. 2009’da ailecek polis tarafından saldırıya maruz kalıp şikayette bulunduğumuzda başımıza gelenleri bir ailem bir de Allah biliyor. Bir polis dayağı yememiştik, onu tattık.
Peki, hakkımızı bulduk mu? Belâmızı bulduğumuz kesin. Baktık bu işin sonu yok, en sonunda büyük baskılar üzerine dava açmaktan vazgeçtik. Buna ailemin daha fazla maruz kalmasına razı olmadığım için sadece davadan vazgeçtim. Ama şikayetimi geri çekmedim. Daha sonra kurumiçi soruşturmanın da kapanması için şikayetimi geri çekmem istendi, ama kabul etmedim. O kadarı bize uymaz. Ondan sonrası ise meçhul. Adalet yerini buldu mu, bilmiyorum. Zaten umurumda da değil. İnsana bir yerden sonra gına geliyor. Kendi başımıza biz ne yapabiliriz ki! Bir yere kadar... Birçok davayı imkânsızlıklar yüzünden bir üst mahkemeye götüremedik. Bunun için özel bir mesai, ekip ve bütçe lazım. Adaletin yerini bulması ise ayrı bir konu. İTB davası Avrupa’da haklı bulundu, ama Yunanistan’da adalet sağlanmış değil. Yani bir sürü masraf, bir sürü zahmet ve çile, ama netice yok.
Düşünün bir kere, devletin bizzat kendisiyle karşı karşıyasınız. Allah’tan başka yardımcınız yok. Buna ne maddi ve ne de manevi olarak dayanmak mümkün değil. Onlarca dava var zaten, hangisine yetişesiniz. Hepsi için ne takatiniz, ne de bütçeniz yeter. Aylarca hapis, yüz binlerce Euro para cezalarına çarptırılmışsınız. Banka hesaplarınız bloke edilmiş, mal varlığınıza her an el konabilir, Yunan basını sürekli hedef gösteriyor ve emniyetinizi sağlamakla mükellef olanlar kafanızı kırmakla tehdit ediyor. Belki kendiniz sonuna kadar gidersiniz, ama ailenizin buna maruz kalmasına vicdanınız dayanmaz.
Ben epeyce zorladım. Sonra anladım ki, buna bu memlekette bu şartlarda bu kadarına gerek yok. Tabi buna herkes kendisi karar verir. Kendinizi harcarsınız, ama ailenize kıyamazsınız. Hatta kendinizi de gerekenden fazla yıpratmanıza, yormanıza gerek yok. Haksızlıkların çokluğuna insan olarak bazen isyan ediyor ve kendini kaptırabiliyorsunuz. Buna da yetişeyim, deyip aşırı yükün altına giriveriyorsunuz, ama arkanıza baktığınızda ailenizin ve dostlarınızın dışında olması gerekenleri göremiyorsunuz. Beraber yola çıktığınızı zannettiğiniz liderler yarı yolda koyveriyorlar. Belki heryerde üç aşağı beş yukarı böyledir, ama bizim memlekette daha fazla. Hatta bayağı fazla diyebilirim. Sevindirici olan, halkın böyle olmamasıdır.
Millette problem yok. Zaten bütün davalarımızda bize destek vermek için kendi inisiyatifiyle işini gücünü bırakıp gelen hep onlar oldu. Lider geçinen, önde duran, ahkâm kesen seçilmişlerin birçoğu ne yazık ki, ya mecburiyetten geldi ya da oralı olmadı. Son saldırıda olduğu gibi. Seçilmiş bir tek kişi arayıp da bir geçmiş olsun bile demedi. Azınlık anaokulları için yargılandığım davada da ancak bir iki şeçilmiş oralı oldu. Halkımız sağolsun, arayıp geçmiş olsun dileklerini iletiyor, ilgileniyorlar. Allah’ın izniyle bu cefakâr ve vefakâr milletimizle davamız yerde kalmayacaktır. Herkes elinden gelen gayreti yaptıktan sonra Azınlık davasını sürdürecek neferler hep olacaktır. Ama biz sade vatandaşlar ve basın mensuplarının gücü bir yere kadar. Biz bekleriz ki, zor günlerimizde ve özellikle azınlık meselelerinde seçtiklerimiz,temsilcilerimiz bizlerin yanında olsun, güven versin, yol göstersin. Bizler ancak kendimizi, oysa onlar hepimizi temsil ediyor. Arkalarında millet olduğu için daha cesur ve daha iyi örnek olmalarını bekliyoruz.
Bunları neden yazdın, kol kırılır yen içinde kalır, diyecek bazıları. Yen içinde kalır, ama bu yenin küçüklüğü ve durumuna bağlı. Bazen de çıkarmak gerek. Çıkarılmazsa bütün bedene zarar verebilir. Bazı gerçekler de böyledir. Halkın, özellikle bazı gerçekleri iyi bilmesi gerekiyor. Bunlar sürekli örtbas edildiğinde, halkın sayesinde bir yerlerde ahkâm kesenler iyice şımarıp tehlikeli olmaya başlarlar. Halk kimin peşinden gittiğini, kime oy verdiğini bilmelidir. Milletin geleceği, davanın selameti için bunun böyle olması şarttır. Sonuçta her şey halk için, her şey Hak için değil mi?