Huzur da Kusur da Ailede Başlar
Psikologlar, kişisel gelişim, aile ve toplum uzmanlarının bilimsel araştırmaları neticesinde ulaştıkları sonuca göre, huzur ailede başlar. Bu gerçek biraz daha
Psikologlar, kişisel gelişim, aile ve toplum uzmanlarının bilimsel araştırmaları neticesinde ulaştıkları sonuca göre, huzur ailede başlar. Bu gerçek biraz daha derinleştirilerek, huzur ve mutluluğun her şeyden önce insanın kendisinde başladığı belirtilmektedir.
Evet, insan önce kendisiyle, sonra ailesi ve arkadaşlarıyla, ardından toplumuyla uyumlu ve barışık olmayı başarabildiğinde toplumsal huzura ulaşır. Bu bir silsiledir. Bir yerde kopukluk olunca, bu, genele de sirayet ederek huzursuzluğa neden olmaktadır. Özetle huzur da kusur da ailede başlar.
Bakın bu gerçeği Peygamberimiz nasıl kodlamış:
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş sayılmazsınız.”
Dinimiz, ebedi kurtuluş ve huzur olan cennete gitmeyi birbirimizi sevmeye bağlamış. Ne güzel bir din bu! Kıymetini bilene tabii...
Allah da Kur’an’da insanların kurtuluşunu, onların başarıya ve zafere ulaşmalarını tevhide, yani birliğe bağlamış. Bu birlik ise insanın önce kendisiyle barışık olarak ailede başlar ve en üst yapılanmaya kadar devam eder.
Kur’an’da Müminlerin kardeş oldukları, zafere ulaşmak için bir ve beraber olmaları gerektiği vurgulanmakta ve tarihte birbirine bağlı inanmış nice az sayıda toplulukların nice çok sayıda topluluklara üstün geldiğinden bahsedilmektedir.
Bizler, Azınlık toplumu olarak çok daha mutlu, huzurlu ve güzel bir durumda olabilecekken, ne yazık ki bir çok konuda bocalıyoruz ve yerinde sayıyoruz. Bunun nedeni ise büyük oranda yine kendimiziz.
Okumayan, araştırmayan, gelişmek için çaba sarfetmeyen bir toplum haline gelmişiz. Ayrıca yönetimin baskıları nedeniyle yıllarca sinmiş, içimize kapanmışız. Neticede, atalete mahkûm eden kabullenilmiş bir çaresizlik hastalığına yakalanmışız. Bu durum, özgüvenimizi yitirmemize ve gücümüzü kendi içimize yöneltmemizde ayrıca bir etken olmuş.
Bugün genelde herkes birbirinden şikayet ediyor. Herkes işin kolayına kaçarak suçu yanındakine ve rakip olarak gördüğü soydaşına atıyor. Kimse aynanın karşısına geçip biraz da kendi kusurlarına bakmak istemiyor. Özeleştiri mekanizması körelmiş, bencillik ve hırs gözlerimizi o kadar bürümüş ki, dünyanın merkezi olduğumuz zehabına kapılmışız. Neticede, gücü ancak kendi insanını eleştirmeye, şikâyet etmeye ve fırsatını bulunca ezmeye yeten bir hale gelmişiz. Velhasılı, gölgesinden korkan kompleksli bir hale gelmişiz. Bunu örtbas etmek için de birbirimizi ezerek güç gösterisi yarışına girmişiz.
Kenetlenerek topluca hareket etmenin sadece edebiyatını yapıyoruz, ama buna gerçek anlamda yanaşmıyoruz. Herkes güçlensin istemiyoruz. Paranoyak bir şekilde, deyim yerindeyse sonradan görmelik ve aç gözlülükle her şeyi tek başımıza kontrol etmek istiyoruz. Her şey bizden sorulsun istiyoruz. En yakınımızdaki insanlara bile güvenemiyoruz ve şüpheli gördüğümüz her şeyi ortadan kaldırmak için her türlü tezgâha başvurabiliyoruz.
Yeni Müslüman olmuş bir Batılının konuya uygun düşen şu tespitine bakın:
Müslüman olduktan sonra bütün İslâm Dünyasını gezdim ve en sonunda Müslümanların en büyük sorununun ne olduğunu buldum: Haset.
Peygamberimiz bir sözünde bu yüzden bizleri şu şekilde uyarmaktadır:
“Kin ve haset, ateşin odunu yaktığı gibi iyilikleri yer bitirir.”
En büyük insan Hz. Muhammed’in işaret ettiği ve bizleri uyardığı can yakıcı mesele şu:
Bir toplumu yok edebilecek en büyük tehlikelerden biri, birbirini çekememek ve kıskançlık hastalığıdır. Bu, toplum fertlerini yer-bitirir ve millet de ümmet de çöker.
Gözleri kör eden hırs, dalâlete iten enaniyet, nankörlüğe ve hatta hıyanete iten aç gözlülükle varacağımız tek yer cehennemin dibidir.
Velhasılı, 7’den 70’e hepimizin aklını başına toplayıp özeleştiri yapması şart. Silkinmeli, titremeli ve kendimize gelmeliyiz. Yoksa bu gidişat gidişat değildir.