Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar 4: “Atlar ve uzaklar”

İnsanlarla iletişimde çok zor öğrenilecek ahlâki vasıfları atlar size çok kolay kazandırır

Köşe Yazıları 23 Nisan 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar 4: “Atlar ve uzaklar”

2018-2019’un Bahar dönemi, birçok öğrencinin hayatında bir dönüm noktasını yaşamasına vesile olmuştu. Hoca kalp krizi geçirdikten sonra başladığı binicilik sporuna bizi de başlatmak istiyordu. Halihazırda Sosyoloji Topluluğu başkanı olan Samet Ağçalı ile başkan yardımcısı olan bendenize Atlı Sporlar Topluluğu’nu kurmayı teklif etti. Hızlı bir girişimle topluluğu kurduk ve dönem sonuna kadar her hafta 30 kişilik ekiple binicilik dersi aldık. Evet, inanması epey zor ama binicilik gibi bir spora gerçekten her hafta 30 kişi gittik. Ama biz zaten iki senelik Sosyoloji Topluluğunu yönetme serüvenimizde inanması zor daha nice işler yapmıştık. 

Herkesin zihninin bir köşesinde şu an yapamadığı ama bir gün imkân bulduğu takdirde yapmak istediği faaliyetler vardır. At binmek bunlardan birisiydi benim için. Ama atlarla temas kurar kurmaz, zihnimde yapmak istediğim bütün faaliyetler arasında biniciliğin çok farklı bir yeri olabileceğini hissetmeye başlamıştım. Pilot olmak isteyen birisi de pilotluk yapmaya başlamasıyla hiç şüphesiz tarif edilemez bir tecrübe yaşar ama binicilik, doğrudan atın bir canlı olması ve iki canlının tek bir canlıymışçasına hareket etme gereğinden dolayı benzersiz bir spordu. 

At sizin istediğinizi isteyecek, siz de atın istediğini isteyeceksiniz. Sizin istediğinizi at istemediği takdirde, atın istediğini de siz istemediğiniz takdirde pek hoş şeyler yaşanmayabilir. İlla çok tatsız bir durum yaşanmasına da gerek yok ama tersini düşündüğünüzde, iki canlı bir olup hareket ettiğinde o an ortaya çıkan keyfi muhtemelen başka hiçbir yerde göremezsiniz: Bir engeli atlamaya niyetlenmişsiniz, atı o engele doğru yönlendirmişsiniz ve at sadece sizin itip kakmanızla değil doğrudan kendi isteğiyle engele doğru koşmaya başlıyor. O sırada altınızda kıvrıla kıvrıla dörtnala koşan ata, bazen de sizden daha istekli ata uyum sağlamanızın vereceği hazzı başka hiçbir şey vermeyecektir. Tabii bu, kendiliğinden olan bir şey de değil, binicinin bunu yapabilecek seviyeye gelmesi gerekir. Bazen atın istedikleri ile sizin istedikleriniz uyuşabilir ancak hiç istemediği durumlarda atı ikna etme becerisi kazanmak insanı, hayatta da karakter ve ahlâk anlamında diğer insanların önüne taşır.

Atlarla bağ kurmamış insanlara yabancı gelecek olsa da, atlar insana yalnızca fiziksel veya psikolojik faydalar sağlamaz. Örneğin, ata ilk bindiğiniz zamanlarda muhtemelen daha önce hiçbir sporda olmadığı kadar yorulduğunuzu hissedersiniz. Bu, sonrasında vücudunuza inanılmaz bir dirilik katacak, yürüyüşünüz bile değişecektir. Öte yandan bir canlıyla temas halde olmanın da psikolojik faydalarını anlatmama gerek yok. Ama işin ahlak kısmına geldiğimizde her şeyden evvel atlarla iyi anlaşabilmek için onlarla sağlıklı iletişim kurmanız gerekir. Bir Çerkes atasözünde de dendiği gibi “ata kibirle binen evine yürüyerek döner”. Hoca’nın Medeniyet ve Toplum dersinde, İslami erdemler arasından anlattığı itidal erdemini de binicilikte öğreniyorsunuz. İfrat derecesinde kibirle binerseniz evinize yürüyerek dönersiniz; tefrit derecesinde pısırık olursanız at sizi istediği yere götürür; mutedil olursanız aynı anda hem sizin istediğiniz hem de atın istediği olur. İnsanlarla iletişimde çok zor öğrenilecek ahlâki vasıfları atlar size çok kolay kazandırır ve atlar sayesinde öğrendiklerinizle insanlar arası ilişkilerinizin de iyileştiğini ve geliştiğini fark edersiniz.

Çok büyük günahlardan uzak durmak çoğu insan için kolaydır. Örneğin bir banka soygunundan kaçınmak hem imkânımız olmadığı için hem de yaptırımı gözümüzü korkutacağı için epey zordur. Ancak birinin sırasını çalmak, sorumluluktan kaçınmak, kaçındığımız sorumluluğu başkasına yüklemek, buluşmaya geç kalmak gözümüz kapalı işlediğimiz -görece- daha küçük günahlardır. Çoğu zaman bu günahların işlendiği kültürde yetiştiğimiz için bunların günah olduğunu dahi fark etmeyiz. Ancak insanlar bizim onlara karşı işlediğimiz en küçük günahımızı bile hatırlar ama söylemez ve öldükten sonra bile bu günahları işleyen insanlar olarak anılırız. Atlar ise bu günahlarımızı anında bize söyler. Bunu söylemeleri bize birçok şey öğretir. Örneğin, birine karşı gururumuzu incittiği için değil adalet gerektirdiği için kızmayı atlar sayesinde öğreniriz. Dışarıdan bakınca olgunlaşmamış karakteri yüzünden öfke kusan değil bir Ömer öfkesiyle sinirlenen bir insan olmayı öğreniriz. 

Fark ediyorsunuzdur, bütün bu hasletler hepimizde bulunan ama başkasında görünce çok rahatsız olduğumuz hasletlerdir. Ve şunu da fark ediyorsunuzdur ki bu hasletler Tayfun Hoca’da bulunmazdı. Hayatı öyle incelikli yaşardı ki, insanların özellikle gözüne batan küçük günahları dahi işlediği rastlanmazdı. İnsanlar, küçük günahları unutmadığı gibi böyle incelikli karakterleri de unutmaz. O atlar ki, ucuz komplekslerimizi aşıp incelikli bir karaktere bürünmemizi sağlayan kıymetli dostlarımızdır.

Hoca kendisine bir at da almıştı. Yarıştan çıkma olan bu atın anne ve babası sanırım İngiliz ve yanlış hatırlamıyorsam Hollanda ya da Alman kökenliydi. “Soylu bir aileden geliyor” diyerek de latife yapardı hocamız. Yarış ismi farklı olan bu ata hocamızın verdiği isim Gündoru idi. Rengi koyu kahveye çalan atlara Türkçede doru denir. O da ismiyle müsemma bir attı. İlk duyduğumda gün ışığında insanın içine gölge serinliği huzuru veren bir at canlanmıştı zihnimde.

Atlarla öyle bağ kurmuştum ki gelecek planlarımı atlardan bağımsız düşünemez hale gelmiştim. Atların hayallerimi süslediği sıralar, binicilik derslerinde öğrendiklerimi hocaya anlatıyordum. Bir keresinde derslerde ulaştığım aşama için beni takdir etti. Bu takdir gönlümü okşamış, gelecek planlarımda atların yerini pekiştirmişti. Ancak devamında, “atları sev ama atları, atlar olmadan da yaşayabilecek şekilde sev” demişti. Basitçe “tamam” desem de içimde anlamlandıramamıştım ve daha sonraları başka bir konuda iddiamdan vurulmamla yaşadığım imtihanda, Hoca’nın bu dediğinin ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Dahası bugün beynimin yarısını eksik hissetmiyorsam yine hoca sayesinde. O şuurla ben, Tayfun Hoca olmadan da yaşayabilir durumda olmam gerektiğini biliyorum.

Bir keresinde ise hoca yalnızca ben ve Samet Ağçalı’yı hususi olarak çiftliğe götürmeyi teklif etti. Bizimle birlikte Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Yılmaz Daşçıoğlu Hoca da gelecekti. Saat 4’te nerede beklememiz gerektiğini söyledi. 3.50 gibi beklememiz gereken yerdeydik. 3.55’te Tayfun Hoca aradı: “Ben çıktım, gelmek üzereyim, bir dakika kadar gecikebilirim, kusura bakmazsınız inşallah, Yılmaz Hoca’yı da aldım” dedi. Hoca daha sonraları benim için “benden daha fazla asker” diyerek beni çokça mahcup ettiyse de bunun emsali, hocanın kendisinde örnek olarak benimsenmesi gereken bir ödev ahlâkı olarak mevcuttu. Meslektaşlarının yıllar önceki derse geç kalmalarını hala hatırlar, üzerine hayret eder, “onca insan beni bekliyor, ben de oturup sigara içiyorum; kabul edilemez bir durum” diyerek eleştiriyordu. Her ne kadar bekletmeyi sevmeyen biri olduysam da, Hoca sayesinde dakik olmayı ahlâk edindim. Birinin beni bir dakika dahi bekleyecek olmasının doğrudan benim ahlâksızlığımla alakalı bir mesele olduğunu Hoca sayesinde kavradım.

Lisans’ın dördüncü yılıydı, dolayısıyla da mezun olduk. Atlı Sporlar Topluluğu’nda bulunan birçok arkadaş da dağıldı haliyle. Kısa bir süre sonra Sakarya’da yüksek lisansa başlayacağım kesinleşince atlarla maceramın da devam edeceği kesinleşmiş oldu. Bir önceki sene devam ettiğimiz çiftlikte yaşadığımız bir talihsizlik nedeniyle yeni bir yerle anlaşma kararı almıştı. Bu yeni yer çok daha profesyonel ancak toplu katılım durumunda fiyatta indirim yapmaya pek yanaşmıyorlardı. 

Hoca yanılmıyorsam o dönem Ankara’da bulunan Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi’nde bir dönem ders vermişti. Yine yanılmıyorsam, oranın rektörü ile oradaki öğrencilerin eğitim alabileceği at çiftiliği projesi konusunda anlaşmıştı; sonrasında ne oldu, bilmiyorum. Bizim üniversitenin o dönemki rektörüyle de benzer bir konuda anlaşmıştı. Bu şekilde topluluğun kapanmasına engel olacak, çok daha ucuza kendi kampüsümüzde at binebilecektik. Ne var ki, bu proje sonrasında akamete uğradı. O dönem şartlar nedeniyle binicilik derslerine devam edenlerin sayısı epey düşmüş, etkinlik düzenlemediğimiz için daha doğrusu formalite icabı etkinlik düzenlemeye yeltenmediğimiz için de topluluğu kapatma kararı almıştık. Topluluk kapandı ancak imkânı bulunan birçok at sevdalısı binicilik derslerine devam etti. En önemlisi de sanırım, Samet Ağçalı’dan sonraki topluluk başkanının bir binicilik antrenörüyle izdivaç kurması olmuştu. 

Aralık 2019’da Adapazarı Alicanlar Konağı’nda Tayfun hocanın davet edildiği, atlar üzerine yapılan bir sohbette, Hoca atını sattığını söyledi. O an, Hoca’nın bana verdiği “atlar olmadan da yaşayabilecek durumda ol” tavsiyesinin onun hayatında ne kadar mümkün ve sıradan bir durum olduğunu gördüm. Ama burada asıl mesele atlar olmadan da yaşayabilecek durumda olmanın çok ötesindeydi. At satın alıp, bakımı için para harcadıktan sonra ondan vazgeçebilecek kadar güçlü bir karakter Tayfun Hoca'dan başka çok az insanda bulunabilir. 

O senenin ikinci dönemi Pandemi döneminin başlangıcına tekabül ediyordu. Okulların tatil edildiği haberinin verildiği günün yanılmıyorsam ertesi günü Cuma namazına giderken Abdullah İlik, İsmail Geven, Mustafa Kol ve artık eski mezun  sıfatıyla ziyarete gelen Samet Ağçalı ile birlikte Tayfun Hoca’ya rastladık. Cuma’dan sonra sizi yemeğe götüreyim dedi. Yemek sonrasında ettiğimiz sohbette farklı farklı konular açıldı. Bir ara, ilim yolundayım ya(!) Fuat Sezgin’den konu açtım. “Hocam, Fuat Sezgin günde 18 saat çalışırmış”, dedim. “Salihcim” dedi, “bunlar anormal insanlar. Biz normal insanlarız. Bizim ailemize ve dostlarımıza karşı da sorumluluklarımız var” dedi. Bu tavsiye hiç de beklediğim bir tavsiye değildi. Bilâkis Tayfun Hoca’nın böyle bir şeyi tasdik etmesi beklenirdi, böylelikle de benim ne kadar ilim aşkıyla yanıp tutuşan biri olduğumu görmesi de. Ama, iyi bir şey olan ilimle iştigal etmek iyi bir şey olsa da başka iyilikleri göz ardı etmenin o iyilikten çok şey götüreceğini zaman içerisinde anlamıştım. Ve bazen günde 10-12 saat çalışmam gereken durumlarda dahi çevreme vakit ayırmaya da özen gösterdim: 18 saat çalışsaydım ben de özen gösteremeyebilirdim.

Kısa bir süre sonra üniversitelerin 3 hafta değil dönem sonuna kadar tatil olacağı bilgisi duyuruldu; sonrasında bu tatil 1 sene daha devam etti. Atlar olmadan da yaşayabilecek durumda olduğumu biliyordum ama Pandeminin ilk altı ayında haftada iki gün rüyamda at biniyordum: Sakarya’dan ayrılmadan önce de haftada iki gün binicilik eğitimi alıyordum. 

Pandemi bittikten sonra yüksek lisansımın son yılını da at binerek geçirdim. O dönem, İsmet Özel’in şiirlerinde ‘at’ kelimesinin geçtiği mısraların tamamını içeren bir video Youtube’a yüklenmişti. Şair-i âzamın ifade gücü atların ihtişamını daha iyi idrak etmemi sağlıyordu. Hatırladıklarımdan birkaçı şöyle:

“Ben halka bakınca, gümüş tırnaklı kısraklar, sırça kirpikli gelinler huylanır.” 

“Benim hayranlığımdan inlerdi şehir. Ben atlara ve uzaklara hayrandım.” 

“O zaman ben atlıydım işte, saçlarımda geceler morarırdı. Yorgun olamazdım, çok uzaklardaydı yurdum çünkü.” 

“Kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri. Saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran, içimize güneşler bırakan nal sesleri.” 

“Çırpını çırpını giden atlardan indik, girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına.” 

“Yaşamak debelenir içimde, kıvrak ve küheylan.”

Hızımı alamayıp 2022’nin sonunda engel atlama müsabakasına da katılmıştım. Müsabaka’nın birkaç gün sonrasında ise yüksek lisans tezimi savunmuştum. 

Bir sonraki dönem atlar olmadan da yaşayabilmeye karar vermiştim. Atlar hayatımın bir parçası haline gelmişken, neredeyse pandemide binmediğim süre olan bir buçuk sene kadar binmedim. Yeterlilik sınavını verdikten sonra ise Hoca’nın “şimdi at binme zamanı” demesi üzerine tekrar heveslenip bir dönem daha bindim. Bu sefer haftada iki gün değil bir gün. Atlar olmadan da yaşayabilmem gerektiği için bir sonraki dönem biniciliğe devam etmedim. Bundan sonra ancak safari turlarına, yılda olursa birkaç kez katılırım diye düşündüm. Buna, benimle birlikte niyetlenen hiçbir arkadaşım niyetini devam ettirmediği için henüz gerçekleştiremedik.

Atları ve atların bana kattıklarını, onlardan öğrendiklerimi bir yazıda anlatabilecek durumda değilim ama şu haliyle bile atların bana kattıklarının mimarının Tayfun Hoca olduğunu anlamak için bu yazının yeterli olduğunu düşünüyorum. O dönem bizimle biniciliğe başlayan arkadaşlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Henüz atlarla tanışmamış olanların ise bu yazıdan heveslenip atlarla tanışması şüphesiz Hoca’mızın sadaka-i cariyesine yazacaktır. 

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr