Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar 5 – Adil sosyal tabakalaşma
Hoca ise değerli, çok değerli ve en değerli şeklinde dağıttığı statüleri, birilerinin diğerlerini ezmek suretiyle değil adaleti sağlamak suretiyle dağıtıyordu.
Şu ana kadar yazı serisinde kronolojik ilerledim. Bu yazıda ise atlarla maceramızı anlatırken epey ilerlediysem de Lisans'ın son dönemine geri döneceğim. Bunun iki sebebi var. Atlarla olan ünsiyetimizin hususi bir önemi olması ve bu yazıda anlatacağım tek bir olayın da üzerine yazı yazılmaya değer bir olay olması.
Daha önce, Hoca’nın bize verdiği özel derse de ayrı bir yazı ayırmıştım. O derslerin birinde tabakalaşma konusunu işlemiştik. Asıl konumuza geçmeden önce tabakalaşmanın işlendiği derse bir gidelim:
“Bir bütünleşme vardır. Değil mi? Sosyal bütünleşme. Bakın nerede yapıdan söz ediyorsak sosyal bütünleşme diye bir şey vardır orada muhakkak yani. Bütünleşme kavramının zıddı nedir?
Öğrenciler: Çatışma…
O halde insanlar birlikte yaşıyorlarsa onları birleştiren şeyler, onları çatıştıran şeylerden fazla ki birlikte yaşıyorlar. Şimdi burada dikkat ediniz, Marksist teori onları çatıştıran şeye odaklanır. Fonksiyonel teori ise onları birleştiren şeye odaklanır. Çatışma mı baskındır?
Bir Öğrenci: Bütünleşme baskındır.
Çok açık, çok açık. Benim en azından tercihim o; bütünleşme baskındır.
Bizi birleştiren şeyler bizi ayrıştıran şeylerden fazla ise toplum vardır zaten.
O halde bu da yani bütünleşme ve çatışma konusu da sosyolojinin ana konularından birisini oluşturuyor. Toplumda başka ne vardır?
Öğrenci: Tabakalaşma.
Tabakalaşması olmayan toplum var mıdır?
Öğrenci: Herkesin işte olduğu [çalıştığı] toplum yoktur.
Öğrenci: Vardır.
Var mıdır?
Öğrenci: Kabilede…
Hem vardır hem yoktur. Siz vardır derseniz ben yoktur diyeceğim. Siz yoktur derseniz ben vardır diyeceğim.
Demek ki sosyolojide böyle soruların birden fazla cevapları vardır. Kime göre vardır, kime göre yoktur? Hani dedik ya hep teorilerden ibarettir. Konuştuğumuz zaman bir teoriyle konuşuyoruz aslında. Marksist teoriye göre konuşacak olursak tabakalaşmamış toplum vardır. Onlar da özel mülkiyetin olmadığı toplumlardır. İlkel komünal toplumlardır.
Fonksiyonalist teoriye göre konuşacak olursak tabakalaşmamış toplum yoktur.
İkisi bakın farklı şeyler söylüyor ama ikisi de haklı. Kendine göre haklı ikisi de. Çünkü ikisini de destekleyen argümanlar var. Eee, o zaman tabakalaşma nedir peki? Nasıl tanımlayacağız tabakalaşmayı?
(Sessizlik)
Sizi zayıf görüyorum kavramlarda. Kavramlar, bunlar sosyolojinin temel kavramları.
Yani bunlar birinci sınıf, sosyoloji birinci sınıfta halletmemiz gereken şeyler normalde yani.
Şimdi toplumun sınıflara göre katmanlara ayrılması diyebilir miyiz? Katman eşittir katmanlaşma, tabakalaşma, eşanlamlı kelimeler bunlar. Stratification, ayrışmalar…
Eee dolayısıyla aynı şey zaten, ha bir de tanımın tanım olması için tanımlamak istediğimiz kavramın cümlede geçmemesi lazım.
Yani diyelim ki ben sporu tanımlıyorsam tanımın içinde spor kelimesi geçmeyecek. Zaten onu tanımlamaya çalışıyorum. Yani tabakalaşmayı tanımlarken tabaka yani katman kelimesi geçmeyecek onun içinde.
Öğrenci: Toplumun kendi içinde değerliden değersize göre sınıflandırılması mı hocam?
Değerli?
Öğrenci: En değerliler...
Değerli kelimesi olmadı.
Öğrenci: Yani insanlar arasında daha çok söz sahibi olan.
Toplumların ekonomik olsun, kültürel olsun… Anahtar kelimesini söyleyin. İnsanların yaptıkları işlere göre.
Öğrenci: Statü?
Evet. O yüzden tabakalaşmayı ölçen ölçeklerin adı hep statü ölçekleridir. O halde tabakalaşmayı nasıl tanımlayacağız?
İnsanların statüleri itibarıyla toplum içinde hiyerarşik sıralanmasına, hiyerarşik sıralanmasına, tabakalaşma; alt tabaka, orta tabaka, üst tabaka biçiminde hiyerarşik bir biçimde sıralanmasına denir. O zaman statüyü nasıl tanımlayacağız? İnsan toplum içindeki pozisyonu, yeri, toplumsal mevkiyi, insanın toplumsal mevkii.
Toplum insanlara bu mevkiyi yani statüyü ne ile verir? Yani insanların statüsü aynı değil değil mi? Şimdi insanlar arasındaki ki statü farklılığının oluşturduğu mesafeye ne deniyor?
Öğrenci: Sosyal uzaklık…
Ya da mesafeler. Şimdi şimdi buradan pencereden bakıyoruz. Dışarı rektör gelmiş buraya. Bir hizmetli ile konuşuyor. Aralarında fiziksel mesafe yok. Yan yana durmuşlar konuşuyorlar. Ama sosyal mesafe çok büyük aralarında. Sosyal uzaklık çok çok fazla. Demek ki bu da sosyolojik bir kavram. Statüler arasındaki mesafeye sosyal mesafe diyoruz.
Sosyal mesafe kat edilerek bir statü değişikliği yaşanıyorsa buna dikey hareketlilik diyoruz. Sosyal mesafe kat edilmeden bir değişiklik oluyorsa buna yatay hareketlilik diyoruz. Yatay ve dikey iki hareketliliğe birlikte sosyal hareketlilik diyoruz. İkisine birlikte dikey ve yatay; ikisine birlikte sosyal hareketlilik dedik. Köyden kente gelmek ise coğrafi hareketlilik, sosyal hareketlilik.
Eğer köyden kente geldiğiniz zaman statünüz artıyorsa ya da düşüyorsa o zaman ne oldu? Statünüz düşüyorsa düşey hareketlilik mi? Statünüz düşüyorsa diyelim ki köyünüzde belli bir itibarınız var. İstanbul'a göç ettiğiniz bir gecekondu Mahallesi'ne yerleştiniz, sürünüyorsunuz. Statünüz falan da kalmadı.
Bunun adı düşey hareketlilik mi? Sosyolojide düşey hareketlilik diye bir kavram yok. Bunun da adı dikey hareketlilik. İster yukarıya doğru olsun ister aşağıya doğru olsun hepsinin adı dikey hareketliliktir.
Öğrenci: Hocam mesela öğrenciyken öğretmen olmak bir dikey hareketlilik ama öğretmenken tayini çıkmak bir yatay hareketlilik mi olur yine?
Aynen. Yatay hareketlilik, tabii ki. Bir de coğrafi hareketlilik. Bir yere gittiğiniz zaman.
Eğer bu statü değişmesi az ise tabaka içi dikey hareketlilik. Eğer bu fazlaysa kat edilen mesafe tabakalar arasında dikey hareketlilik.
(…)
Ee tabakalaşmayla ilgili başka kavramları da söyleyelim o zaman. Başka, şimdi statüyü tanımladık. Sosyal mesafeyi tanımladık.
Öğrenci: Rol?
Rol tabii. Rol, statü; birbirine en yakın iki kelime. Rolü, toplumsal rolü nasıl tanımlayacağız?
Öğrenci: Bir bireyin eee yani statüsü itibariyle sahip olduğu vazife gibi.
Öğrenci: Birden çok rolü olabilir hocam. Evde baba rolünü oynarken…
Toplum içinde yapmış olduğumuz anlamlı davranışlara rol denir.
Sosyal rol toplum için baktığımızda anlamlı davranışla; refleks davranışlar değil, anlamlı davranışlar. Peki şimdi ben burada bir şey yapıyorum şu anda. Anlamlı bir şey mi? Anlamlı. O halde toplumsal rollerimden birini oynuyorum. Siz şu anda bir şeyler yapıyorsunuz. Anlamlı mı? Anlamlı.
O halde bir toplumsal rol. Şu anda neyi oynuyoruz burada? Öğretmen rolü, öğrenci rolünü oynuyoruz. Anlamlı davranışlar. O halde hepimiz birer aktörüz. Hepimiz aktörüz. Hepimiz oyuncuyuz, yani aktörüz. Peki o zaman sinema, tiyatro oyuncularından ne farkımız kaldı? Eee bir metin yok. Bir metine göre oynanmıyoruz.
(Tiyatroyla ilgilenen öğrenciye) Evet, bunu kim bilir, sen biliyordun?
Öğrenci: Tekst yok.
Onların yaptığı anlamlı davranışlarına ne diyeceğiz o zaman? Sineması, tiyatrosu… Onlarınki de dramatik roldür. Bizim oynadığımız, bizim yaptığımız da sosyal roldür. Dramatik rol ile sosyal rolün farkı nedir? Eğer ben şu anda bunu böyle yapmam gerekiyor diye yapıyorsam bunun adı toplumsal roldür. Ben şu anda burada bir hocanın takdiri için yaparsam bunun adı dramatik roldür.
Dramatik rolde başkası oynanır. İnsan dramatik rol yaparken başkasını oynar. Ama sosyal rolde kendisini oynar. İnsanlar için toplumsal aktörler kelimesini hangi teori tercih eder kullanır?
Öğrenci: Goffman… Weber…
Goffman değil mi? Weber mi? Weber'de kullanım pek zorunlu değil.
Alain Touraine, özellikle aksiyonist teori en çok onu kullanır. Hatta kitaplarının birisinin adı Retour de l'Acteur'dur: Aktörün Dönüşü. Teorinin ismi de aksiyonalizmdir. Aksiyonel teori. Aksiyon… aktör… Aksiyonda bulunan kişi demektir aktör. Yani eylemde bulunan kişi.
Eylemde bulunan kişi. Değil mi? Actor [ektır] İngilizcede. Acteur (aktör) Fransızcası. Aksiyonda bulunan kişi. Demek ki aksiyonu yapan kişiye aktör diyoruz biz. Eylemin adı aksiyon oluyor. Eylemi yapan kişiye de eylemci, aktör. Akt, aktta bulunan; eylemde bulunan kişi yani.
O halde Alain Touraine'e göre sosyolojinin amacı nedir? Sosyolojinin amacı diyor Alain Touraine, toplumsal aktörleri bilinçli aktörlere dönüştürmektir. Yani insanlar ne yaptıklarını bilerek yaparlar zaten. Ama oynanan oyunun farkına vararak o oyuna dahil oluyorsa insanlar, buna bilinçli aktörler diyoruz.
Toplumsal aktörleri bilinçli aktörlere dönüştürmektir sosyolojinin amacı. Yani oynanan oyunun farkında olan aktörler. Yani bir toplumsal oyun bu tiyatro oyunu değil bu sinema oyunu değil bir hayat oyunu bu. Bu hayat oyununun aktörüyüz hepimiz. O yüzden bizlere toplumsal aktörler diyor. Yani kendimizi oynuyoruz, başkalarını değil. Bunu böyle yapmak gerektiğini biz sosyalleşme sürecinde öğrenmişiz. Bunları böyle yapıyoruz hepimiz.
Ama oynanan oyunun yani hayat oyununda bilinç kazanırsak biz bilinçli aktörlere dönüşmüş oluyoruz. Dolayısıyla sosyoloji o halde, aktörlerin bilinçli aktörlere dönüşmesini sağlıyorsa sosyoloji. Hangi toplumların bilimidir? Her toplumun bilimi değildir sosyoloji. Kendisi üzerinde düşünebilen toplumların bilimidir. Yani kendisini sorgulayabilen, yani kendisini eleştirebilen toplumların bilimidir, diyor.
Ve toplumsal aktörlerin oynadıkları oyunun incelenmesi için ve de aynı zamanda bu inceleme esnasında toplumsal aktörleri de sosyolog olmadıkları halde bilinçli aktörlere dönüştürmeye katkıda bulunmak için Alain Touraine bir metot geliştirdi.
Bu metodun adı nedir?
Öğrenci: Müdahale metodu.
Hı hı... Sosyolojik müdahale. L’intervention sociologique; sosyolojik müdahale metodu.
O halde biz toplum içinde yaptığımız anlamlı davranışlara rol dedik. Bu rollerin karşılığında toplumun bize verdiği mevkiye statü dedik. Rollerimiz çoğul mudur? Çoğuldur. Pek çok rolümüz vardır. En aza indirirsek toplumsal temel kurumlar kadar rolümüz vardır. Ailevi rollerimiz, iktisadi rollerimiz, siyasi rollerimiz, dini rollerimiz, eylemsel rollerimiz gibi.
O halde statülerimizde çoktur. Diyelim ki ben aile içinde baba rolünü çok güzel oynuyorsam, ne olur?
Aile bireyleri bana o ölçüde yüksek bir statü verirler. Ben itibarlı bir baba olurum ailenin içerisinde. Ama eğitim kurumu içinde bir rol, hoca olarak bu rolümü iyi yapmıyorsam aile fertlerinin saygı duyduğu ama öğrencilerin saygı duymadığı bir hoca olabilirim.
Ya da tam tersi burada çok iyi bir hocayım, evde kötü bir babayım. O zaman ne olur? Öğrencilerinin saygı duyduğu ama ailesinin saygı duymadığı. Modern hayattaki sıkıntıları anlıyor musunuz şimdi? Bakın acaba gerçekten tüm rollerinde en iyi bir kişi oynayan kaç kişi var toplumda? Biz o insanlar için ancak olgun kelimesini kullanırız. Çok olgun bir insan.
Yani acaba modern hayat bunların hepsini hakkıyla en iyi şekilde yapmamızı sağlayabilen bir hayat mı? Modern hayatı zorlaştıran şeylerden birisidir bu. Genellikle kimlerde problem daha çok olur? Mesela başarılı olma hırsı yüksek olan insanlarda. O işte başarılı olacak derken ailesini de ihmal eder. Belki o stresi ailesine yansıtır.
…”
Bu ders daha çok akar gider ama bir yerde kesmek zorundayız. Hocaya dair doğrudan iktibaslara, sevenleri üzerinde hoş bir tesir bıraktığını bildiğim için de mümkün olduğu kadar yazılarımda yer vermeye gayret ediyorum. Bunun haricinde bu yazının konusu olan hadiseyi de bu iktibas olmadan yani Hoca’nın oluşturduğu temel olmadan anlamak pek mümkün olmayacağı için burada yer vermek istedim.
---
Dördüncü sınıfta Hoca’yla resmi anlamda dersimiz olmamasına rağmen bir önceki sene Ali Arslan Hoca’dan aldığım Din Sosyolojisi derslerini bir de Tayfun Hoca’dan dinlemek istemiştim. Misafir olarak katıldığım derslerin birinde, Hoca sınıfa girer girmez o dersi alan öğrencilerden Zehra Ağırman’ı methetmeye başladı. O’nun en değerli öğrencileri arasına girdiğini söyledi ve bunun sebebini açıklamaya, herkesin değerli olduğunu söyleyerek başladı: “Bu sınıfta bulunan herkes değerli, belli bir puan alıp buraya geldiniz. Belli bir çabanın sonucunda geldiğiniz için değerlisiniz. Ancak bu bölümde notları yüksek olanlar, değerli olanlardan farklı olarak çok değerli konumundadır. Bir de Zehra Ağırman gibi en değerli öğrencilerim var. Şu an yüksek lisans yapmakta olan Ayşe Nur Leblebicier de en değerli öğrencilerim arasında. Zehra, Fikir Sanat Akademisi’nde yapacağı sunum için benim yanıma geldi, tavsiyeler istedi. Bir zamanlar ben Fikir Sanat Akademisi’nde ders verirken Ayşe Nur da henüz bölümde dersimi almıyor olmasına rağmen orada bulunan bütün herkesten daha dikkatli bir şekilde dersimi dinleyip notlar tutmuştu.”
Hoca her şeyi, muhtemelen hiçbirimizin yapamayacağı kadar basit bir şekilde ifade etmeyi başarırdı. Bu basitliğin içindeki derinlik ise yıllar geçtikçe keşfedilen bir unsurdur. Ben de bu olaydaki tabakalaşmaya dair adalet tasavvurunu yıllar içinde kavrayabildim. Hoca’nın özel derste açıkladığı tabakalaşma durumu, toplumda çatışmayı esas görenlerin büyük ölçüde şekillendirdiği dolayısıyla çatışmanın da adaletsizlik nedeniyle şart olduğunun kabul edildiği bir tabakalaşmaydı. Hoca’nın Marksist literatürdeki adalet kavramına önem verdiği biliniyordu ama bunun yanında toplumda tabakalaşmayı değil bütünleşmeyi esas görüyordu. Belki de doktora tezinde bu yüzden Bourdieu ve Touraine’in yanında Aron’u çalışmıştı.
Hoca’nın Zehra Ağırman’ı methettiği o derste de herkesin gözünün önünde bir değerli öğrenciler hiyerarşisi oluşturmuştu. Ancak o hiyerarşide asla değersiz öğrenciler yoktu. En kötü ihtimalle diğerinden daha az ama her halükârda değerli öğrenci vardı. Marksistlerin tabakalaşmasında birilerinin tahakkümü, başka birilerinin değersiz görülmesine neden oluyordu. Amiyane tabirle üst sınıftakiler alt sınıfları eziyordu. Hoca ise değerli, çok değerli ve en değerli şeklinde dağıttığı statüleri, birilerinin diğerlerini ezmek suretiyle değil adaleti sağlamak suretiyle dağıtıyordu.