Siyasal iletişim teknikleriyle bir toplumun aidiyetine dönük yapılan algı yönetimi
Yunanistan’da gerçek azınlıkların kimliği bastırılırken, devlet eliyle hayalî bir azınlık yaratma çabasının bu denli tutkuya dönüşmesinin sebebi nedir?
I. Dünya Savaşı’nın en önemli özelliklerinden biri, kamuoyu oluşturulmasına yönelik kullanılan algı yönetimidir. Bu savaş sırasında Avrupa kamuoyunu manipüle etmeye yönelik sansür ve basın önemli aparatlar olarak kullanılmıştır. Bu açıdan Fransızların "La guerre psychologique", psikolojik savaş olarak adlandırdıkları I. Dünya Savaşı yıllarında basın, kamuoyu oluşturmada başarılı sonuçlar elde etmiştir. I. Dünya Savaşı süresince Yunan hükümeti, gerek kendi içindeki anlaşmazlık (Kral ile Başbakan arasındaki ihtilaf) sorununu aşmak gerekse ülkenin ulusal çıkarları yönünde Batı kamuoyunun desteğini kazanmak amacıyla Avrupa ve ABD’deki bazı basın kuruluşlarına milyonlarla ifade edilen paralar harcamıştır. Hemen hemen her savaşta olduğu gibi algı yönetimi tekniği II. Dünya Savaşı yıllarında da kullanılmıştır. Alman devlet radyosu, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşın kazanıldığı yönünde açıklama yaptığı sırada Kızıl Ordu başkent Berlin’in dışına kadar ilerlemiş bulunuyordu.
Siyasi süreçler üzerinden hedef olarak belirlenen bir kitleye yönelik algı yöntemi, sadece savaş döneminde değil, barış döneminde de değişik enstrümanlar kullanılarak sonuç elde edilmeye çalışılmaktadır.
Bir yönetim tekniği olarak manipülasyon, günümüzde olay ve olguların gerçek bağlamından koparılıp farklı bir görünüme büründürülmesi amacıyla bir dizi illüzyonist yöntemlere başvurularak yapılmaktadır. Basından daha popüler ve daha yaygın bir kitle iletişim aracı olarak hayatımıza giren sosyal medya, çağımızda çoğu kez kamuoyunu manipüle etmek amacıyla etkili bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla bir süredir, kimi basın kuruluşları ile sosyal medyadaki bazı hesapların, el ele vermişçesine Pomaklık hamaseti üzerinde yoğunlaştığına tanık olunmaktadır. Dört koldan yürütülen bu kirli oyun birçoğumuzun elbette dikkatinden kaçmamaktadır. Ülkemiz Yunanistan’da yaşayan birçok azınlığın kimliği yasaklanıp bastırılırken devlet eliyle hayalî bir azınlık yaratma çabalarının böylesine bir sevda hali almasının esbâb-ı mucibesi nedir, doğrusu merak konusu olmaya başladı.
Dilerseniz, konuyu biraz açalım.
Tarih boyunca Balkanlar coğrafyasında Müslümanlıkla Türklük özdeşleşen kavramlar olarak hayatımıza yön vermiştir. Bu açıdan Müslüman denildiğinde Türk, Türk denildiğinde de Müslüman akla gelmektedir. Öyle ki Müslüman kimliği tanımlamak için Türk sıfatını sadece Müslümanlar değil, Balkanlardaki Gayr-i Müslimler, hatta Osmanlı topraklarına gelen Batılı seyyahlar da kullanmıştır. Birbirine bağlı unsurlar üzerinde ortaklaşan Türklük ile Müslümanlık kapsayıcı bir kimlik kazanmıştır. Pomak, Çıtak, Gacal, Torbeş, Tatar vb. sıfatlar alt kimlik/alt kültür olarak benimsenmiş, devlet katında da her zaman saygı görmüştür. Balkanlarda dini kimlikle yoğrulan Türklük, kalıcı değerlerle bir üst kimlik olarak öne çıkmıştır. Öyle ki Müslümanlığı kabul eden bir Gayr-i Müslim dahi dindaşlarının gözünde Türk kimliği ile özdeşleştirilerek kendisine “Turkepse” ya da Bulgarcası “Poturçin”, yani “Türk oldu” gözüyle bakılmıştır.
Rumeli coğrafyasında olduğu gibi Batı Trakya’nın dağlık bölgesinde de Türklükle Müslümanlık kavramının ne denli iç içe geçtiğini bire bir yaşadığım bir örnekle açıklamaya çalışayım:
Doğup büyüdüğüm İskeçe’nin Mustafçova köyü, geleneklerine oldukça bağlı bir köydür. Eskiden örneğin, başı açık sofraya oturup yemek yemek, su içmek dinen uygun karşılanmazdı. Neyse daha sonra bunun dinle bir ilgisinin olmadığını öğrendik. Ancak yine de bu inancın yersiz olduğunu anlatmak o denli kolay değildi. Derken bir gün beni başım açık yemek yerken gören yaşlı komşumun yüz ifadesi anında değişti ve bana bakarak “Sen nasıl bir Türksün! Böyle yemek yenir mi!” diye tepkisiyle karşılaştığımı hiç unutamam. Tabii Türklük gibi Müslümanlık da başı açık su içmeye, yemek yemeye cevaz verir, verir ama önemsiz gibi görünen bu ayrıntının bir kimlikle özdeşleştirilip onun bir gereği biçiminde vurgulanmasının çok daha önemli olduğu kanısındayım.
Bu açıdan Balkanlarda, zaman zaman dini yoruma dayalı geleneksel davranışlar, toplumda bir üst kimlik üzerinden tanımlanmaktadır. Dinî bir perspektifle sarmalanan “millet” kavramı, Balkanlardaki Müslümanlar için bir aidiyeti ifade etmektedir. Bu açıdan Osmanlı döneminde bu coğrafyada yaşayan Müslüman toplulukların Türk milleti ile olan bağları, sadece devlet-tebaa ilişkisine indirgenmemelidir. Balkanlarda yaşayan çeşitli Müslüman toplulukların milli aidiyet bilinci Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da var olmaya devam etmiştir. Unutulmamalı ki alt kimlikleri ne olursa olsun, Balkanlardaki Müslüman topluluklar, hayatlarının en zor, en kritik dönemlerinde, zaman zaman elverişli olmayan altyapı şartlarına rağmen anavatan hissettikleri bu ülkeye yani Türkiye’ye sığınmışlardır.
Tarihten örnekler vererek geçmişe değinmemin nedeni merak edilebilir. Anlatalım. Osmanlı Devleti Balkanlardaki hâkimiyetini kaybettikten sonra bu coğrafyada yaşayan çok sayıda Türk/Müslüman topluluklar çeşitli imkânsızlıklar nedeniyle yerlerinden ayrılamadı. 20. yüzyılın başından itibaren Balkanlarda giderek güç kazanan ulus devlet modeli anlayışıyla Türk/Müslüman kimliğini aşındırmaya, tarihten gelen akrabalık bağlarını sistematik bir biçimde yıkmaya yönelik politikalar izlendi. Ülke genelinde, tek kimliğe, tek inanca, tek milli bilince sahip homojen bir toplum yaratma düşüncesi ile topraklarında yaşayan çeşitli azınlıklar, çeşitli yöntemlerle ezilmeye başlandı. Özellikle Bulgaristan’da yaşayan Türklere yönelik asimilasyon pratikleri çok ağır sonuçlar yarattı. Geçen yüzyıllık dönemde başta Bulgaristan, eski Yugoslavya ve Yunanistan gibi ülkelerde yaşayan azınlıklar, asimilasyon amaçlı birer laboratuvar olarak kullanıldı.
20. yüzyılın ikinci yarısında, ülkemizde diğer milli azınlıklar gibi Batı Trakya Türk azınlığı da bir tehdit unsuru olarak konumlanmaya başlandı. Bir ara Türk kimliğini kullanma serbestisi getirilmiş olsa bile devletin ilgili birimlerinde azınlığı bölme, parçalama ve göçe zorlama çalışmaları hiç durmadı. Özellikle devlete bağlı ordu gibi kurumlarda 1970’li yıllardan sonra kimlik sorgulanması bağlamında “Pomak mısın?” şeklindeki sorular, siyasi bir nitelik kazandı. Yunan vatandaşı olmamın bir gereği olarak vatandaşlık görevimi bu ülkede yaptım. Bu görevimin bir bölümünü Larisa’da (Yenişehir) yaptığım sırada bölük komutanı içtima saatinde “Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Pomaklar” diye üç ayrı sıra oluşturmamızı emretti. İçtimada hazır olanların yarısı azınlık mensubu arkadaşlarım, komutanın emrine uyarak üç sıra şeklinde dizilmeye başladılar. Ben de bunun üzerine Gümülcine ve ova köylerinden gelen arkadaşların arkasına takılıp sıraya girdim. O arada bölük komutanının sesi bir anda etrafa yankılandı:
“Daskale! Sen hangi köydensin?” diye bağırdı.
Köyümün Yunanca adı olan Miki’den (Mustafçova) dedim. “Şahin yolunda değil mi?” diye bölgeyi çok iyi bildiğini ve dolayısıyla bölgeyi kendisinin tasavvur ettiği şekilde kendimi tanımlamam gerektiğini ima etti. “Evet Komutanım Şahin yolunda” dedim. Öfkesi yüzüne yansımış, sert bir kol hareketiyle “geç bu tarafa!” diye ona göre ait olmam gereken sıraya girmemi istedi.
Orduda Pomaklıkla ilgili yaşanan bu vakalar sık sık duyulur hale geldi. Böyle bir vaka, beş altı yıl kadar önce de yaşanmıştı. O dönem, İskeçe milletvekili Hüseyin Zeybek Mecliste bir soru önergesi ile konu hakkında bilgi istemiş, meydana gelen olayla ilgili “münferit bir olay” denilerek konu kapanmış oldu.
Ülkemizde ne yazık ki dönem dönem sürdürülen azınlığı bölme faaliyetleri çerçevesinde bu faaliyetler en çok Türk kimliğinin mahkeme kararıyla yasaklandığı 1980’li yıllardan sonra bir ivme kazandı. Türk kimliği bastırılmaya çalışılırken devlet nezdinde Pomak kimliği profili görülmedik bir iltifata tabi olmaya başladı. Dönemin sosyalist (PASOK) hükümetinin Dışişleri Bakan Vekili Kapsis, azınlıkta Türklük algısını değiştirmek ve Pomak kimliğini öne çıkarmak amacıyla, bakan düzeyinde belki de en çok emek sarf edenlerden biri oldu. Ondan sonra hükümetler nezdinde bu bakış açısı hemen hemen hiç değişmedi.
Şimdi bugüne gelelim. Bir süredir, Yunan basınından başka sosyal medya Pomaklık propagandasıyla adeta yıkılıyor. Adları ilginç bazı facebook hesapları, örneğin geçen yüzyılın başlarındaki İskeçe’ye ait resimler paylaşılarak “Pomakların kurduğu İskeçe”den bahsederler. Bir başkası Bulgarca bir ifade ile “Nıe sme Pomatsi, ne drugo” (Biz Pomakız, başka bir şey değiliz) gibi paylaşımlar çoğaldıkça çoğalıyor.
Turizm broşürlerinde ve sosyal medyada Batı Trakya’nın dağlık bölgesine yönelik Pomaklık ve “Pomakohoria” diye çeşitli propaganda aparatları devreye girmiş, dur durak bilmiyor. “Pomakohoria” dedikleri o köylerin adlarına bakmalarına salık veririz. Türk köyü mü, Pomak köyü mü, anlarlar.
Batı Trakya bölgesi, yüz yıl önce Yunanistan’ın hâkimiyetine geçtikten sonra buradaki köyler, Türk isminin yanı sıra Yunanca isimlerle de anılmaya başladı. Öyleyse sosyal medyada harareti bir türlü dinmeyen bu algı yönetimi neden? Dağlık bölgesinden bu denli söz edilmesi sadece romantik bir tutku mu, yoksa başka gizli hesaplar mı var?
Bölge halkına dayatılmak istenilen mantık, bölük komutanı yüzbaşının dayattığı mantıktır. Yani Pomaksın. Başka bir şey de anlamam mantığı. Bu mantığın sınır ötesi stratejik herhangi bir hesabı olup olmadığını şimdilik bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. Bulgar hükümetinin topraklarında “Pomak” kimliği diye bir kimlik tanımadığını biliyoruz. Bunun üzerine anımsanacağı gibi otuz küsur yıl önce 4. Kolordu’nun teşviki ve yardımıyla hazırlanmış olan Pomakça-Yunanca adlı sözlük görkemli bir şekilde kamuoyuna tanıtılmıştır. Yapılan bu sözlük çalışmasından rahatsız olan Bulgar hükümeti, Yunan hükümetine protesto notası vererek konuyla ilgili açıklama istemiştir.
Hemen hemen aynı dönemde Yunan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir birim, Selanik Aristo Üniversitesi’nde görevli dilbilimci Prof. Symeonides’in başkanlığında uluslararası düzeyde kabul görecek Pomakça sözlük ve gramer kitaplarının yazılması ve bunların ders amaçlı okutulması halinde “Rodoplu Hellenlerin” kültürlerinin araştırılması bağlamında elde edilecek önemli kazanımlarla stratejik hedeflere hizmet edileceğini savunmuştur. Bu raporun yazılmasından tam elli yıl önce, Yunan hükümeti o dönem oldukça dikkat çeken bir girişimde bulunur. 1946’da İskeçe Milletvekili Fehmi Hamdi, “bütün Pomakların Yunanistan Krallığı altında birleştirilmesi” amacıyla Yunan hükümeti tarafından Paris ve New York’a gönderildi. Birbiriyle ortak özellikler taşıyan bütün bu girişimler, yüz küsur yıl önce Bulgar hâkimiyetinde olan Batı Trakya’nın özerklik vaadiyle Yunanistan’a bağlanması sürecinde kullanılan algı yönetimini akla getirmiyor değil.
İster Bulgaristan olsun ister Yunanistan olsun, Balkanlarda beş yüz küsur yıl hüküm süren Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olarak bu coğrafyada Türk azınlıkların varlığı değişmez bir gerçekliktir. Bütün bu topluluklar, anavatan kabul ettikleri Türkiye ile hiçbir zaman bağlarını koparmamışlardır. Tarihten gelen bu ilişkiye zarar verilip ortadan kaldırılmak istendiği su götürmez bir gerçektir. Ne var ki bu ilişki aidiyet duygusu ile tarihi kökleri derin olan bir ilişkidir.
93 Harbi dediğimiz, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, içinde Pomak, Tatar, Gacal, Torbeş, Yörük vb. alt kimlik sahibi gruplar dâhil 500 bin civarında soydaş canını kurtarmak için Balkanlardan Trakya ve Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Balkan Savaşlarında bu sayı katlanarak artmış, yollara düşen Müslümanların kurtuluş güzergahı, belki de o dönem çok daha müreffeh bir yaşam ortamında yaşayabilecekleri Batılı ülkeler değil, aksine Doğu yani Osmanlı toprakları olmuştur. Dikkat edilirse, Balkanlardan anavatan Türkiye’ye bu göç hareketi Cumhuriyet Türkiye’si döneminde de hiç azalmamıştır. Savaşlar ve dünya ekonomik krizi gibi buhranlı dönemler geçiren bu ülke, tarihinde hiçbir zaman kapısına dayanan soydaşlarına, dur hele! Sen Pomaksın, sen Torbeşsin, sen Goralısın, sen Boşnaksın dememiş, aksine kapılarını açarak çaresizlik içinde dalga dalga topraklarına gelen insanları bağrına basmıştır. İşte bu durum bir soydaşlık ve kardeşlik hukukuyla açıklanmaktadır.
Sonsöz olarak belirtmek gerekir ki bir topluma, bir kimliğe bağlı aidiyet duygusu, kişiye kendini güvende hissetmesini sağlar. Paydaşları arasında güçlü bir bağ kurar. Zor zamanların en önemli güvencesi olur. Bunun aksini, insan düşünmek bile istemez. Savaştan kaçıp canını kurtarmak için yollara düşen annenin bebeğine sarılmış bir vaziyette ölüsünün denizden çıkarılması ya da bunun gibi kucağındaki çocuğuyla tel örgüleri geçmeye çalışan bir babanın ayaklarına çelme atılması gibi örnekler, aidiyet bağının ne olduğunu ve olmadığını yeterince anlatan örneklerdir, diye düşünüyorum.