Gümülcineli bir ailenin Türkiye’ye göç serüveni
Geçmişte yaşanan onca acılara ışık tutan Ahmet Yusufoğlu’nun göç hikâyesi ibretlik derslerle doludur.
İki hafta önce Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü’nün ev sahipliğinde “Batı Trakya’dan Türkiye’ye Göç” konulu bir panel gerçekleştirildi. Göçe zorlanıp hayata sil baştan başlamak için Türkiye’ye yerleşmek durumunda kalan on binlerce Batı Trakyalı Türkün göç serüveni Doç. Dr. Nilüfer Erdem tarafından kısa bir süre önce kitaplaştırıldı. 1967-1995 yılları arasında çoğunlukla Yunan yurttaşlık yasasının 19. ve 20. maddesinin yürürlükte olduğu bir dönemin tarihine tanıklık eden Erdem yaklaşık otuz yıllık bir süreci ele almaktadır.
Bilindiği gibi Batı Trakya’dan Türkiye’ye göç olgusu çeşitli nedenlere bağlı değişik dönemlerde yaşanmış bir insanlık trajedisir. Yunan iç savaşı yıllarında, yaşanan derin istikrarsızlık yüzünden birçok Batı Trakyalı Türk anavatana göç etmek zorunda kalmıştır. 1940-1949 yılları Yunanistan açısından derin bir istikrarsızlık dönemidir. Faşist İtalyan yönetimi Yunanistan’dan toprak talep edip savaş ilan edince ülkede seferberlik ilan edilmiş, silahaltına alınan bütün Yunanlar gibi Batı Trakya Türkleri de seferberlik emrine uyarak cepheye gitmiştir. Yunan-İtalyan savaşının başladığı yıl otuz beş yaşında olan Gümülcineli Ahmet Yusufoğlu, birçok Batı Trakyalı ile birlikte soluğu cephede almıştır. İtalyan savaşından sonra Alman işgali, Bulgar işgali derken ülkeyi yakıp yıkan iç savaş tam üç yıl sürmüştür.
Ülkede iç savaşın bittiği ve huzurun yeniden tesis edildiğinin var sayıldığı 1950 yılında Yunan hükümeti Megali İdea bağlamında Doğu Akdeniz üzerinde ülkenin sınırlarını genişletmek amacıyla Kıbrıs meselesini dolaylı olarak BM Genel Kurulunun gündemine getirdi. İlginçtir, aynı dönemde Yunan hükümeti Batı Trakya Türklerine dönük olarak eğitim ve kimlik konularında oldukça heyecan yaratan bir açılım politikası izledi. Kıbrıs meselesi ile ilintili olduğu değerlendirilen, azınlığa yönelik bu olumlu adımlar nedeniyle Türk-Yunan ilişkilerinde, 1930’lu yıllardan sonra yeniden bir bahar havası hâkim oldu. 1952 yılında iki ülkenin devlet başkanlarının katıldığı bir törenle Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi’nin açılışıyla taçlandırılan bu adımlar ne yazık ki uzun soluklu olmadı. Olmadı, zira bu sevindirici gelişmelerin perde arkasında, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak etme planı yatıyordu.
Prof. Dr. Vedat Çalışkan’ın babası Fehim Ahmetoğlu adına 1955’te tanzim edilen ilkokul diploması
1955 yılında Kıbrıs’ta “Enosis” planının gerçekleştirilmesi amacıyla yürütülen faaliyetler, iki ülke ilişkilerinin gerilmesi ve beklenmedik bir anda İstanbul’daki Rum azınlığın, kimi grupların hedefi haline gelmesi ile hiç arzu edilmeyen üzücü olayların yaşanmasına yol açtı. İstanbul’da meydana gelen bu müessif olayları, Batı Trakya’da Türklerle Rumların kardeşçe yaşadığı bir dönemde korku dolu günlerin yaşanması takip etti. O dönemin mağdurlarından ve tabii ki tanıklarından biri, yukarıda ismini andığımız Gümülcineli Ahmet Yusufoğlu’dur. Batı Trakya’da şartların birdenbire ağırlaşması ve Rum komşularının kendisini uyarması üzerine Türkiye’ye göç etmeye karar veren Yusufoğlu’nun torunu Prof. Dr. Vedat Çalışkan, dedesi ve babasının ağzından dinlediği ailesinin göç hikayesini şöyle anlatır:
“Dedem Ahmet Yusufoğlu, annesinin adı Fatma, koca Fatma diye anılıyormuş aile içinde. Büyükdedem Yusuf Çanakkale şehididir. Eskiden Filibe’den Gümülcine’ye gelip yerleşmişler. Dedemler üç kardeşti. Ahmet, Rasim ve Mehmet. Rahmetli babam Fehim’in de Fehime ve Seniha adında bir ablası ve kardeşi vardı. 6-7 Eylül İstanbul olaylarından hemen sonra Gümülcine’de işlerin çok kötüleştiğini anlattılar bize. Ben de meraklı olduğum için bunları hep sorardım. Komşularla aslında, aralarının çok iyi olduğunu, Yunanistan’da yaşarlarken çok huzurlu olduklarını, komşularımız arasında hem Türk hem Yunan komşularımız olduğunu dedem ve babamdan öğrendim. Dedem Gümülcine’de dondurmacı, Yeni Camii mi oluyor, tam karşısında büyük bir çınar ağacı vardır, o ağacın altında dondurma satıyor dedem. Her halde Eski Cami’nin karşısında büyük bir ağaç vardır. Tabii o günleri yaşayan herkes, muhakkak dedem Dondurmacı Ahmet’i hatırlar. Gümülcine’de o zamanlar çok dondurmacı olduğunu sanmıyorum.
Ailem, komşularımızdan söz ettiklerinde aklımda kalan isimler Dimitro, Alestini, Lilika. Lilika Dimitro’nun ablası ve Lilika’nın çocuğu genellikle bizim eve gelir, bizim evde olmayı sever, bizim evde oynarmış. Büyük halam Fehime, terzi Nitsa’nın (Niça’nın) yanında terzi yamağı olarak çalışırmış. Komşularımızla ilişkiler o kadar iyiymiş ki işler birdenbire kötüleşince gelip bizi uyarmışlar. ‘Kilisede toplantılar yapılıyor ve herkes silahlanmaya çağrılıyor, ellerinde ne varsa baltalar vs. onları bir kenara ayırsın herkes, yani bu işin şakası yok, çok ciddiler. Gelip bir akşam evinize size kıyabilirler. Biz de koruyamayabiliriz sizi’ diye dedemi uyarmışlar. Yunan komşularımız, bunları bizimkilere söyledikten sonra çocuklar Yunan komşulara veriliyor, geceleri onlarda kalıyor, gündüzleri de bizim evde, geceleri Yunan komşular muhafaza ediyor çocukları. Fakat işler giderek sertleşiyor. Birkaç kez mahallede evlere doğru silahlarla ateş edilerek rahatsız edildiklerini anlatırlardı bize. Nihayet dedem ve kardeşleri, bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini düşünerek ani bir kararla göç etmeye karar veriyorlar. Birkaç gün içerisinde, göç evraklarındaki tarihlerden de anlaşıldığı gibi dedemler İstanbul’daki 6-7 Eylül İstanbul pogromunun hemen ertesindeki günlerde harekete geçip Türkiye’ye gelmişler. Bizim aile, amcamlarla ayrı kafilelerle geliyorlar. Bir süre İstanbul’da, Sirkeci’de pansiyonlarda kalıyorlar, paralarını tüketip çok zor günler geçiriyorlar. Bizimkiler, akrabaların Bursa’ya yerleştikleri haberini alıyor ve böylece onlar da Bursa’ya gidiyorlar.”
Yusufoğlu ailesinin torunu olan Vedat Çalışkan, yetmiş yıl önce mücbir sebepler üzerine memleketini terk eden dedesi ve babasının kaybettiği Yunan vatandaşlığını geri kazanmak için Batı Trakya’dan bir avukatla görüşüp hukuki mücadeleye girişmiş, bu konuyla ilgili bir süre uğraştıysa da kendi deyimiyle “maalesef” bir sonuç alamamıştır.
Vedat Çalışkan’ın dedesi Ahmet Yusufoğlu, yukarıda da belirtildiği gibi Yunan-İtalyan savaşında ülkesi için savaştığı Arnavutluk cephesinde kolunu, bacağını hatta binlerce yurttaşı gibi hayatını dahi kaybedip şehit olabilirdi. Ancak ne acıdır ki ülkesini savunmak için cepheye koşan Yusufoğlu, doğup büyüdüğü ve ellisine kadar yaşadığı Gümülcine’yi evlatlarına ve torunlarına vatan yapmayı başaramamış, hayatında hiç unutamadığı Gümülcine’nin evlerini, sokaklarını, bahçelerini ve özellikle komşularını ölünceye kadar torunlarına anlatmıştır.
Prof. Dr. Vedat Çalışkan, eşi Dr. Sevda Çalışkan ile 2016 yılında Gümülcine’yi ziyaret eder. Kumara mahallesinde, Dimitri bahçelerinin yakınındaki sokağı, ailesinden not aldığı tarif sayesinde bulur. Ailesini hatırlayan komşularla tanışır; onların göstermesiyle geçmişte atalarının yaşadığı evi görürler. Bu ziyarette yaşanan duygu yüklü anlar karşılıklı olarak gönüllere kazınır.
İtalyan savaşı gazisi Ahmet Yusufoğlu’nun torunu Vedat Çalışkan, 2016 yılında dedesi ve babasının Gümülcine’deki evini görüp, eski komşularını tanımak için Gümülcine’ye gittiğini söyledi. Çalışkan, ailesinin eski komşuları tarafından çok iyi karşılandığını anlatırken birden duraksadı, boğazı düğümlendi, gözleri doldu ve yetmiş küsur yıl önce dedesi ve babasına ait hayatlarının geçtiği eve bakarak bu defa karşısında duran insanların yüzlerinde ve ifadelerinde geçmişten izler sürdü.
Denilebilir ki ülkem Yunanistan adına, Türklerin yaşadığı Batı Trakya’da övünülecek tek şey, bir zamanlar hedef olarak gösterilen insanların başına bir kötülük gelmemesi için hayatlarını dahi riske atan o güzel “komşuların”, o güzel insanların olmasıdır. İnsanlığa sevgiyi öğretmek yerine din adamı kisvesi altında kilisede insan öldürmek için toplantı yapıp cemaatine “silah” ve “balta” tavsiye eden sözüm ona din adamlarına karşı hukuk devletinin dikkatini çekip bundan ibretlik dersler çıkarmasını salık veririm.
Geçmişte yaşanan onca acılara ışık tutan Ahmet Yusufoğlu’nun göç hikâyesi ibretlik derslerle doludur. Bu göç hikâyesi, vatandaşlıktan atılan altmış bin civarında Batı Trakyalı Türkün neden göçe zorlandığını en yalın haliyle anlatır. Yoksa Yunan hükümetinin ağzından hiç düşürmediği eşitliktir, hukuktur, “Türk değildir, Müslümandır” yok “Hellen Müslümanıdır” gibi hezeyanların ciddiye alınacak hiçbir tarafı yoktur. Bir devlet için önemli olan hukuktur. Gerisi laf ü güzaftır.