Perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş
Batı Trakya Türklerini Oniki Ada’daki Türklerin statüsüne düşürmek, ne Yunanistan’da ne Türkiye’de ne de başka bir yerde hiçbir babayiğidin harcı değildir.
1980’li yıllar, hedefleri çok daha önce belirlenmiş olan Türk azınlığa yönelik tasarlanan bir asimilasyon sürecine bağlı önemli bileşenlerin uygulamaya konulduğu yıllardır. Altmış bin Batı Trakyalı Türk Yunan vatandaşlığından atılmış, Türklere ait uçsuz bucaksız araziler kamulaştırılarak el değiştirmiş, Türk isminin kullanılması yasaklanmış, ekonomik ve çeşitli sindirme politikaları sonucunda azınlığın geleceğine yönelik önemli kırılmaların yaşandığı yıllardır. Dikkat edilirse bu gelişmelerin yaşandığı o yıllar zamanlama olarak çok manidardır. Bulgaristan’da Türkler aleyhinde uygulanan asimilasyon politikası, ülkemizde dönemin PASOK hükümetini fazlasıyla heveslendirmiş bulunuyordu. Azınlıkta o dönem Türk isminin kullanılması yasaklanırken eş zamanlı olarak dağlık bölgenin çeşitli yerlerinde Türkçe ve din dersi gibi azınlık okulları müfredatını esas alan dersler yok sayılarak devlet ortaokulları ve liseler kuruldu. Söz konusu devlet projesini hayata geçirmek amacıyla polis dâhil devlet görevlileri ikna ve çeşitli teşvikler yoluyla bölge halkından çocuklarını bu okullara göndermelerini istediler. Bu çerçevede o dönem yapılan çeşitli temaslar sonucunda Bulgar hükümetinin yöntemlerini uygulamak isteyen PASOK hükümetinin sözcüsü Yannis Roubatis “Yunanistan’da Türk yoktur” açıklamasını yaparak hükümetinin niyetini bu vesileyle ifşa ediyordu. Çeşitli baskılar sonucunda sindirilerek uzun yıllar süren bir suskunluk döneminden sonra Türk azınlık, üzerindeki ölü toprağını atarak varlığını inkâr eden hükümetin bu açıklamasına 29 Ocak 1988 Gümülcine’de görülmedik bir insan kalabalığıyla karşılık verdi.
O dönem Batı Trakya’da bağımsız milletvekillerinin seçilmesi sonucunda Türk azınlığa yapılan hukuksuzluklar ülke sınırlarını aşarak dünya kamuoyunun dikkatini çekerken, dağlık bölgede kurulmuş olan devlet okulları sessiz sedasız hedefine odaklanarak çalışmalarını sürdürdü. Bu okullara gitmeye başlayan az sayıdaki öğrencilerin ulaşımını sağlamak amacıyla taksiler tahsis edildi. Baştan alıştıra alıştıra misali bir, iki, üç, beş, on derken bir süre sonra bu okulların tam kapasite ile çalıştığına tanıklık ettik. Tabii bu süreçte azınlıktan da birçok kişi, bununla neyin hedeflendiğini bilerek ya da bilmeyerek bu faaliyeti destekledi. Gel zaman git zaman, bu okullardaki yönetici ve öğretmen kadroları, asli görevlerinden başka öngörülen planlamalar çerçevesinde bölgenin folkloru ve kimliğiyle ile de ilgilenmeye başladılar. Bu çalışmalar için devletçe ödenek sağlanarak toplumun kültürel ve dini dokusunu yeniden oluşturmak amacıyla işe girişildi. Uzun yıllar geniş kapsamlı bir proje dâhilinde yürütülen bu çalışmalar çerçevesinde bölgede yaşayan halkın eskiden Hıristiyan olduğu, Osmanlı İmparatorluğu döneminde zorla Müslümanlaştırıldığı şeklinde “Momçe Kamen” gibi hayal ürünü ötesinde bir anlam ifade etmeyen mitler uydurularak eğitim düzeyi düşük olan halka yeni bir kimlik ve bilinç aşılamak için kullanıldı. Oysa ne ilginçtir ki daha 1950’li yıllarda bu konuya ilişkin toplumun dikkati çekilerek uyarılar yapılmış, konunun önemi üzerinde durulmuştur. Batı Trakya’da Pomaklık propagandasının başladığı bir dönemde gazetecilikten başka Yunan parlamentosunda uzun süre milletvekilliği de yapmış olan Osman Nuri, bu konudaki endişelerini şu tespitlerle ifade ediyordu:
“Gayr-i resmi diye adlandırabileceğimiz bazı çevreler azınlığı bölmek amacıyla Bulgar döneminden bize miras kalan bir Pomaklık meselesini gündeme getiriyorlar. Bu art niyetli siyasetin amacı Batı Trakya Türkleri arasında nifak sokmaktır. Güya dini hassasiyetlerine aşırı saygı göstererek Pomakların Türklük bilincini unutturmaya çalışıyorlar. 20-25 yıl sonra bunu başardıklarında, ‘siz gerçek anlamda Yunansınız; ancak bir eksiğiniz var. Siz eskiden Hıristiyandınız; şimdi yine eski inancınıza dönmeniz gerekmektedir.’ ”
Yetmiş yıl önce Osman Nuri Efendi, “gayr-i resmi bazı çevrelerin” azınlık siyasetine ilişkin gizli bir ajandası olduğunu savunarak bir projeksiyon görevi gören uyarılarıyla bize bugünü işaret etmiş olmuyor mu?
Çeşitli sorunların girdabından kurtulmaya çalışan Türk azınlık kısa bir süre önce İskeçe’nin dağlık bölgesinde, yani Osman Nuri Efendi’nin kastettiği bölgede Dolaphan Ortaokulu’nda cereyan eden olay, basit bir olay değildir. Başka bir inanca ait dini ritüellerin Müslüman Türk çocuklarına yaptırılması ülkemizin yasalarına göre suçtur. Bu bölgede ders müfredatı nedeniyle devlet okullarının meşruiyeti, anımsanacağı gibi yirmi küsur yıl önce Mustafçova Belediyesi’nde de tartışma konusu olmuş, bu konu belediye meclisini bir süre meşgul etmiştir. 2004 yılında, devlet okulları için öngörülen ödenekleri, azınlık okulları olmadığı gerekçesiyle kabul etmeyen Mustafçova Belediye Meclisi üyeleri aleyhinde savcılık soruşturması açılmış, ödenekler aleyhinde oy kullanan meclis üyeleri savcılığa ifade vermeye çağrılmıştır.
Dolaphan Ortaokulu’nda meydana gelen ve yerel yönetimi karşı karşıya getiren bu üzücü olay, bu okulların meşruiyetini bir kez daha sorgulama ihtiyacını önümüze koymuş bulunmaktadır. Basına yansıdığı kadarıyla bu olayın vahameti, iç çekişmeleri ve azınlık içindeki siyasi rekabeti aşan boyutta olduğunu göstermektedir. Bu olay, kanaatimizce buzdağının sadece görünen kısmıdır. O nedenle bu talihsiz durum, aramızdaki bağların güçlenip birliğin tesisine vesile olmalıdır. Küçük siyasi rant elde etme hırsıyla hareket edilip ortak bir ses, ortak bir duruş benimsenmezse, korkarım ki bunun vebali ağır olur, hepimiz bunun altında kalırız. Hiç şüphe yok ki bu gerçeği öncelikle toplumun hak ve hukukunu yönetmeye talip olanlar bilmek durumundadır.
Yunan hükümetinin tutumuna gelince şu hususun altını çizmek gerekir. Lozan Antlaşması’nı ağzından düşürmeyen Başbakan Mitsotakis, bu antlaşmanın ruhuna uygun bir tutum benimsemesi gerekirken Türk azınlığın bütün kurumlarına devletçe el konulduğunu, kendisine hatırlatmak isteriz. Mülkiyeti ve idarî hakkının kime ait olduğuna bakılmaksızın sahte tabelalarla azınlık kurumlarını dönüştürmeyi amaçlayan Yunan hükümeti, çakma makamlar ve unvanlar karşılığında koçbaşı olmayı kabul eden şahıslara ihale etmektedir. Böylelikle azınlık nezdinde hiçbir meşruiyeti olmayan bir idari statü ile o kurumun faaliyet alanı, farklı bir misyon ve vizyonla yeniden tanımlanmaktadır. Devlet, azınlık toplumu tarafından seçilmiş müftüye saygı duymak yerine kendi müftüsünü atamakta, azınlığın imamı yerine kendi imamını, azınlık okulu yerine kendi okulunu, öğretmeni yerine kendi öğretmenini, vakıflar idaresi yerine, kendi vakıf heyetini, azınlığın kurduğu dernek yerine kendi derneğini, toplumun sesini bastırmak amacıyla yaptığı yasal değişiklikle on milyon Yunan vatandaşının iradesini dahi hiçe saymak pahasına azınlıkta bir “Truva Atı” olarak kullanılagelen kendi siyasetçi profilini oluşturmuş bulunmaktadır.
Son olarak iki hafta önce Ankara’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Mitsotakis arasında gerçekleştirilen görüşmede Batı Trakya Türk azınlığının kimliği ve ismi konusunda Yunan Başbakan bilinen tutumunu sürdürerek azınlığın etnik değil; dini azınlık olduğunu ifade etmiştir. Yunanistan’da sadece Hellen Müslümanların olduğunu savunan Mitsotakis İstanbul’daki Rum azınlığından bahsederken söz konusu azınlığın “Ortodoks Yunan Azınlığı” olduğu ifadesini kullanmıştır.
Batı Trakya’daki Türk azınlıkla ilgili olarak konunun elbette ülkemizin iç siyasetiyle ilgili bir boyutu olduğu ve biraz da bu denklem üzerinde siyaset yapıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Ne var ki Yunanistan’ın asıl amacı, Türk azınlığı ikili ilişkilerden soyutlayarak kendi iç meselesiymiş gibi Müslüman nüfustan ibaret bir topluluk haline getirmek ve dünyaya bu şekilde yansıtmaktır. Batı Trakya’da tayinli müftülerin bazı İslam ülkelerini ziyarete gönderilmesini, “Yunanistan’da Türk değil Hellen Müslümanları var” imajını tahkim etmeye yönelik niyetinin bir tezahürü olarak okumak gerekir. Dimetoka’ya müftü tayini sürecinde ve öncesinde Yunanca dua etmek örneğinde görüldüğü gibi son zamanlarda sıkılaşan bu tür talihsiz vakaların toplumu dönüştürmeye matuf bir amaç güttüğü çok açıktır. Türk azınlığın önemli bir kurumu olan müftülük gibi kurumların toplumun iradesine aykırı olarak atamalar yapmak suretiyle devletin birer birimi haline getirilmesi, o toplumun azınlık olma niteliğini yitirdiğini ve orada azınlıktan asla bahsedilemeyeceğini unutmamak gerekir ki Yunanistan’ın amacının bu olduğu hiç şüphe yoktur. Oniki Ada’da yaşayan Türklerin durumu bu gerçeği en çarpıcı haliyle gözler önüne sermektedir.
Sonuç olarak Batı Trakya Türklerinin hak ve hukukunun korunmasına ilişkin tarihin anavatan Türkiye’ye yüklediği sorumluluklardan el çektirip onları asimile olmaya yüz tutmuş Oniki Ada’daki Türklerin statüsüne düşürmek, açık söyleyelim, ne Yunanistan’da ne Türkiye’de ne de başka bir yerde hiçbir babayiğidin harcı değildir. Öyle görünüyor ki işin bu tarafı yeterince anlaşılmış değildir.