ÜLKEDEKİ BELİRSİZLİK DEVAM EDİYOR
Ülkemizde 5 yıl önce patlak veren ekonomik ve dolayısıyla siyasi krizle mücadele devam ederken kendimizi aniden yine yeni bir seçim sendromunun içerisinde buldu
Ülkemizde 5 yıl önce patlak veren ekonomik ve dolayısıyla siyasi krizle mücadele devam ederken kendimizi aniden yine yeni bir seçim sendromunun içerisinde bulduk.
Evet, 25 Ocak’ta erken genel seçim var. Ekonomik tedbirler konusunda sıkışan hükümet, muhalefetin de baskısıyla ani ve hızlı manevralarla işi erken genel seçimlere getirdi. Cumhurbaşkanı seçimleri prosedürünü hızlandırarak rakiplerini hazırlıksız yakalamayı hedefleyen hükümet, Cumhurbaşkanı seçtirmeyi başaramayınca, bu kez erken genel seçimleri olabildiğince öne alarak süreci zorlamaya devam etti.
Şu an bir seçim telaşıyla ülkedeki bütün siyasi partiler canhıraş bir şekilde hazırlanmaya çalışıyor. Partiler çok olunca, adaylar da haliyle çok ve bu anlamda sıkıntı yaşanıyor. İnsanların denenmiş partilere güveni kalmadı, ama diğer taraftan yenilerden de çok fazla ümitli değil. Çünkü mevcut ekonomik durum ve analizler, hiçbir partinin ülkeyi krizden kurtaracak bir programı olmadığını gösteriyor. Anlayacağınız tam bir belirsizlik söz konusu.
Beş yıldır ortadan kaldırılmaya çalışılan ekonomik ve siyasi belirsizliğin tam da geride kaldığı konuşulmaya başlandığı bir dönemde ülke erken genel seçimlere gidiyor. Bu da, aslında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini ve belirsizliğin devam edeceğini gösteriyor.
Erken genel seçimlerle ağır vergiler altında ezilen halkın kurtuluşu mu sağlanacak, yoksa iyice bir belirsizliğin içine mi sürüklenmiş olunacak? Bunu seçimlerden sonra daha net göreceğiz.
Ben ülkedeki siyasi amosferi ve gelişmeleri pek de iç açıcı görmüyorum. Hükümet mecbur olarak TROYKA’nın acı reçetelerini Yunanistan halkına uygulamak istedi. Halk bunun altında çok ezildi ve daha fazla ezilmeye devam edemeyince, SİRİZA’dan medet ummaya başladı. Bunu SİRİZA’nın anketlerdeki yükselişinden görebiliyoruz. SİRİZA da buradan aldığı güçle Cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etti ve ülkeyi erken genel seçimlere gitmeye mecbur bıraktı. SİRİZA birinci parti konumuna yükselmiş durumdadır, ama tek başına iktidar olabileceği belirsiz. AB’deki analistler ve muhalefetin, SİRİZA’nın ülkeyi yönetebilecek bir durumda olmadığı ve gerçekçi bir kurtarma programı bulundurmadığı tartışmalarını da eklediğimizde, bu belirsizlik daha da derinleşmektedir.
Bir taraftan belirsizlik unsuru olarak aşırı bulunan radikal sol SİRİZA’yı istemeyen AB, diğer taraftan ağır vergi yükleriyle kendisini ezen AB destekli TROYKA’nın programlarını istemeyen bir halk. Bir taraftan milyarlarca borcu olan ve ekonomisi kurtarılmayı bekleyen bir ülke, diğer taraftan buna çare bulamayan partiler ve siyaset. İşte size belirsizlik.
Peki, ne olacak bu ülkenin hali? Yok mu bu belirsizliği sona erdirecek bir kurtarıcı durum?
Ben şimdilik, en azından kısa vadede ve mevcut konjonktürde böyle bir durum göremiyorum. Gördüğüm, Avrupa basınının da haber yaptığı olasılıktır. Ülke büyük bir olasılıkla seçim türbülansına girecektir. Yani bu seçimler sonuç getirmeyecek ve ardından yine seçimlere gidilecektir. Artık sonrası tam bir belirsizlik. Eskilerin dediğinden mülhem olarak belki ortalık iyice karıştıktan sonra sular durulmaya başlayacaktır. Doğanın kanunları bunu gerektiriyor.
Azınlığımıza gelince... Ülkenin durumu ne kadar ümitsiz görünüyorsa, Azınlığımızın durumu da bir o kadar ümitsiz görünüyor. Mebzül miktarda partilerden çifter çifter aday olan Azınlık milletvekili adayının isimleri havada uçuşuyor. Peki, bu aday bolluğu bereket mi, yoksa felâket mi? Ortada bir gerçek var ki oylarımız bölündükçe, vekil seçmemiz o kadar imkânsızlaşıyor.
Kendi adaylarımıza oy verelim ki, milletvekilsiz kalmayalım, diyen İskeçe Müftüsü Ahmet Mete’nin çağrısı önemlidir. Doğal olarak şuna verin buna vermeyin, diyemeyeceği için, en azından kendi adaylarımıza verelim, diyerek alanı daraltarak olabildiğince makul bir ölçüye çekmeye çalışıyor. Yani bu çağrıdan Azınlık olarak anlamamız gereken asıl husus, önce kendi adaylarımıza oy vermek, sonra da şeçilme olasılığı daha yüksek olan azınlık adaylarının desteklenmesidir. Bunu insanımız seçim propaganda dönemi içerisinde araştırarak bulabilir. Kimin ne olduğu, neler yaptığı toplumumuzun hafızasında mevcuttur. Artık her şey araştırılınca kolayca öğrenilebiliyor.
Hangi partiden vekil seçeceğimizin bir önemi olmadığını artık yıllardır tecrübe etmiş bulunuyoruz. Partilerin, Azınlık konularındaki görüşlerinin birbirinden çok da farklı olmadığını gördük. Sol partiler her ne kadar söylemde daha hümanist bir tavır sergileseler de, pratikte ne yapacakları belli olmuyor. Belli olan, denenmiş merkez sağ ve merkez sol partilerin azınlığımızı çok üzdüğü ve sorunlarını çözmekten çok, çoğalttığıdır. “240 din öğretmeni” yasası, vakıflar yasası ve dayatılan eğitim yasaları, geçmişteki hükümetlerin marifetleridir.
Radikal sol partilerin daha yi olacağını söylemeyeyiz ve böyle bir beklentimiz de yok zaten. Manolis Glezos’un birkaç hafta önce yaptığı Azınlığımızı bölücü ve üzücü açıklamaları bunun sadece küçük bir örneğidir. Nihayetinde bunlar şimdilik memleketin içinde bulunduğu belirsizlik durumuna çare olsunlar yeter. Ülke olarak bir düze çıkalım, sonra da inşallah Azınlık meselelerine sıra gelir. Bizim çaresizlik içerisindeki memleket temennimiz bu. Önce iş ve aş...
Dolayısıyla Azınlık olarak, aşırılar hariç, hangi partiden olursa olsun milletvekili seçmemiz önemlidir. Asıl olan temsilcisiz kalmamamızdır. Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, Azınlık Sorunlarına çözüm getirebilecek durumda olamayacaktır. Durumumuzu düzeltemeyiz belki, ama kötüleşmesini önleyebiliriz. Bunun çaresi de, mutlaka milletvekili seçmek ve oylarımızı heba etmemektir.
Bu konuda yazmaya devam edeceğiz...