Vicdan rahatlığı yanılgısı
“Ben kendimi biliyorum ya, o bana yeter” sözünü hepimiz ya söylemişizdir ya da birinden duymuşuzdur. Herhangi bir konuda çok çalışmışsınızdır -profesyonel bir o
“Ben kendimi biliyorum ya, o bana yeter” sözünü hepimiz ya söylemişizdir ya da birinden duymuşuzdur. Herhangi bir konuda çok çalışmışsınızdır -profesyonel bir ortam ya da birebir ilişkilerde olabilir- ancak sonunda bir kaos çıkar, herkes birbirini suçlu ilan ederken “Ben kendimi biliyorum ya, o bana yeter” dersiniz, büyük ihtimalle sizin dışınızdakiler de bunu der. Ne var ki, ben oldum olası vicdanımın rahat olması vicdanımı rahat etmemiştir. Her şeyi doğru yaptığımdan, başkaları üzerindeki bütün sorumluluklarımı eksiksiz tamamladığımdan nasıl bu kadar emin olabilirim?
Burada karşımıza iki mesele çıkar: Birincisi, vicdanımızı rahatlatacak kadar iyi olduğumuza nereden kanaat getirdiğimiz; ikincisi de, neden vicdanımızı rahatlatma peşinde olduğumuzdur.
Öncelikle vicdanın rahat olmasının insanı o an için her yanıyla haklı, her yanıyla doğru görmesi anlamına geldiğini belirtelim. Kolay değil, bir kaosun içerisinden çıkmıştır ve illaki bir meşrulaştırma sunmak zorundadır kendisine, yoksa ölene kadar kötü bir adam olduğuna dair vicdan azabı çekecektir. Bunun farkına varır ve insanın içini ferahlatan o müthiş sözü söyler “Ben kendimi tanıyorum ya, o bana yeter”.
Unutmamamız gereken bir şey var ki o da vicdanımız rahatken kendimizin suçlu olabileceğini düşünemememizdir. Gerçekten suçlu değilsek ne âlâ. Peki ya bataklığın içerisinden çıktığımızda vicdanımızdaki çamur lekelerine rağmen vicdan rahatlığından söz ediyorsak ne olacak?
Buradan anlaşılan, vicdanımızın temiz olup olmadığını anlamayacağımız gibisinden bir şey olmasın. İnsan, vicdanının temiz olup olmayacağını görmeyi öğrenebilecek şekilde yaratılmıştır. Görecek şekilde değil, görmeyi öğrenebilecek şekilde...
Bizim temel sıkıntımız, bir vecd haliyle vicdanımızın kalitesine atıf yapmamızdır, oysa ki böyle bir durum birine size ev alması için para verip, “Ben paramı biliyorum, ona göre bir ev alınır” demekten pek de farksız sayılmaz. Vicdan konusunda nihai kanaate varmadan evvel bir vicdan muhasebesi elzemdir. Yani gidip o evi bizzat görmek, varsa içerisinde koltuklarının nereye yerleştirildiğini veyahut bizim kendi eşyalarımızı nereye yerleştirebileceğimizi görmektir. Bunlar yapılınca o ev gerçekten bilinmiş olur. Konumuza dönecek olursak, kendimizi bilmiş oluruz.
--- -- ---
Kendini tanımak, bilgeliğin kadim ilkesi... Sokrates buna “γνωθι σεαυτον (kendini tanı)” diyor, Yunus Emre “İlim, ilim bilmektir-ilim, kendin bilmektir-sen kendin bilmez isen-ya nice okumaktır” diyor. Daha bir sürü mütefekkirin kendini tanımasıyla ilgili sözlerine rastlamak mümkün. Kendini tanımak öyle önemlidir ki, bunu dile getirenlerin filozof olması, başka bir deyişle bilge olması insanı hiç şaşırtmıyor. Bu insanlar vicdan rahatlığına ulaşabiliyorsa, kendini tanımanın getirdiği vicdan muhasebesi sayesinde ulaşabiliyor. Çünkü kuru bir vicdan rahatlığı insanın yanlışlarını görmesini engeller. Ona kendisiyle ilgili belirtilen her eleştiri onu rahatsız eder çünkü onda vicdan rahatlığı vardır.
Halbuki hakikate, büyük bir heyecanla yapılan beyin fırtınalarıyla ulaşılmaz. Hakikat güzeldir ama dikenlidir de. Hakikate ulaşmak için dikenli yollardan geçmek, hatta sarp kayalıkları aşmak gerekir. Hakikate ulaşma yolunda dikenler tarafından yara almayı, kayalıklardan düşmeyi göze almak gerekir.
Somut örnekle belirttiğimiz zaman durum bundan ibaret ama bununla da sınırlı kalmıyor. Çünkü hakikate ulaşma yolunda dikenlerden ve sarp kayalıklardan daha çetin bir şey var o da nefsini yenmek. Hakikate ulaşmak, hatta onun öncesinde kendini tanımak nefsini yenmekten geçer. Nefsi yenmek bazen bizden daha çok şey bilen birinin bizden gerçekten daha çok şey bildiğini kabul etmek, bazen de “Sen bilmiyorsun” dediklerinde bunu kabul edebilmektir.
--- -- ---
Şimdi önceki vicdan rahatlığınızı ve bu söylediklerimi uyguladıktan sonra elde edeceğiniz vicdan rahatlığınızı bir sorgulayın. Hangisi gerçekmiş, hangisi sahteymiş kendinize söyeyin!