Yunanistan’daki Türk, Türkiye’deki Türk'ten farklı mı?
Aynı tarihsel köklerden beslenen bir kimlik, farklı ülkelerde nasıl bu denli farklı anlamlar kazanabilir?
Bu soru ilk bakışta basit görünse de kimliğin nasıl işlediğine dair en temel meselelere dokunması bakımından mühimdir. Çoğu zaman isim olarak aynı kimlikten ve ona dair ortak bir tarih, kültür ve dilden bahsettiğimizde o kimliğin benzer aidiyet biçimleri üreteceğini varsayarız. “Türk kimliği” söz konusu olduğunda bu varsayım daha da güçlüdür. Oysa tarihsel kökenlerin ötesine geçip siyasal ve toplumsal bağlama baktığımızda, aynı kimliğin farklı ülkelerde çarpıcı biçimde farklılaştığı görülür. Gündelik hayatta alışık olduğumuz sohbetlerin aksine aynı tarihsel köklere sahip bir kimlik, farklı siyasal bağlamlarda tamamen farklı anlamlar kazanabilir.
Tarih derslerinin, insanların kim olduklarını ve nereden geldiklerini unutmamaları için var olduğu sıkça düşünülür. Peki, tarih okullarda öğretilmese insanlar gerçekten kimliklerini kaybeder miydi? Daha da önemlisi, modern öncesi toplumlarda—standart tarih müfredatları yokken—insanlar kim olduklarını bilmiyor muydu?
Daha makul bir cevap şudur: Tarih eğitimi geçmişi öğretir ama bunu, geçmişe dair neyin hatırlanacağını ve neyin unutulacağını öğreterek yapar.
Bu seçici hafıza, hususen tesadüf anlarında görünür hâle gelir. Benim gibi Batı Trakya’dan Türkiye’ye eğitim için gelen birçok kişi için bu deneyim hem çarpıcı hem de sarsıcıdır. Yunanistan’da kimlik inkârı altında yaşayan bu insanlar, “ana vatan” olarak görülen Türkiye’de nihayet özgürce kimliklerini duyurabilecek hale gelir. Ancak çoğu zaman bu ifade bir tanınma üretmez; boş bakışlarla karşılanır.
Batı Trakya Türkleri Türkiye’de özgürce kimliğini dile getirebilir ama çoğu zaman kimse gerçekten duymaz. Daha da çarpıcı olan, bu farkındalık eksikliğinin yalnızca gündelik hayatta değil, akademik alanda da yaygın olmasıdır. Türkiye’de birçok akademisyen dünyanın farklı yerlerindeki yerli halklar hakkında bilgi sahibiyken, sınırın hemen ötesindeki Batı Trakya Türklerinin tarihinden ve deneyimlerinden habersizdir. İddiamız bu durumun basit bir bilgi eksikliğinden çok, öğretilmiş bir hafıza hiyerarşisinin sonucu olduğudur. Yani neyi hatırlamaya değer görmüş olmayı öğrenmelerinin sonucudur.
Bu bağlamda Batı Trakya Türklerinin yaşadığı deneyim derin bir paradoks üretir. Yunanistan’da kimlikleri inkâr edilirken görünür olma mücadelesi verirler; Türkiye’de ise ifade özgürlüğü vardır ama tanınma yoktur.
Yunanistan’da inkâr, Türkiye’de tanınmama: Aynı kimliğin iki farklı alandaki sessizliği. Bu boşluk, doğrudan hafıza siyasetlerine işaret eder. Toplumlar yalnızca neyi hatırladıklarıyla değil, neyi sistematik biçimde unuttuklarıyla da şekillenir.
Buradan temel soruya geliyoruz: Aynı tarihsel kökenlere sahip bir kimlik, farklı ülkelerde nasıl bu kadar farklı anlamlar kazanır?
Türkiye ve Yunanistan bu soruyu incelemek oldukça öğretici olacaktır. Bir zamanlar aynı imparatorluk içinde yaşamış topluluklar, bugün Türklüğü tamamen farklı bağlamlarda kurmaktadır.
Türkiye’de Türklük, uzun süredir devlet ideolojisiyle iç içe geçmiş hegemonik bir kimliktir. Resmî söylem, eğitim sistemi ve ulusal semboller aracılığıyla Türklük, sorgulanmayan bir norm hâline gelir. Bu hegemonik konumun en dikkat çekici özelliği ise görünmezliğidir.
Bir kimlik ne kadar hegemonikse, o kadar görünmez olur.
Bu görünmezlik geçmişle kurulan ilişkiyi de şekillendirir. Türkiye’de tarihsel travmalar çoğu zaman bireysel hafızalardan değil, resmî anlatılardan beslenen “direnç” ve “bekâ” söylemleriyle yorumlanır. Bu nedenle kimlik anlatıları çoğu zaman ideolojik, ancak deneyimsel olarak zayıftır.
Yunanistan’daki Türklerde ise tam tersi bir durum gözlemlenir. Kimlik ve hafıza soruları kişisel, ayrıntılı ve duygusal anlatılar üretir. Dolaylı soruların burada daha etkili olması tesadüf değildir: Marjinalleşme, kimlikle daha derin bir ilişki kurmayı zorunlu kılar. Marjinalleşme, korkulduğunun aksine kimliği ortadan kaldırmaz aksine onu daha bilinçli ve refleksif hâle getirir.
Sembolik düzeyde de belirgin bir ayrışma vardır. Türkiye’de Türklük; savaş, şehitlik ve askerlik gibi temalarla ve çoğunlukla Osmanlı öncesi bir geçmişle ilişkilendirilir. Yunanistan’daki Türklerde ise Türklük, dinî mekânlar, gündelik İslami pratikler ve Osmanlı dönemine güçlü biçimde bağlanır.
Bu fark, Balkan Savaşları’nın çözümlenmemiş travmasıyla yakından ilişkilidir. Türkiye’de bu travma seçici unutma yoluyla yönetilirken, Yunanistan’daki Türklerde aynı kırılma hafızaya daha sıkı sarılmayı beraberinde getirmiştir. Aynı tarihsel travma, bir yerde unutmayı; başka bir yerde hatırlamayı üretir.
Bütün bu karşılaştırma bize şunu gösterir: Kimlik yalnızca tarihle değil, güç ilişkileriyle şekillenir. Kimliği belirleyen şey yalnızca geçmiş değil; içinde yaşanılan siyasal bağlamdır.
Kimlik sabit, değişmez ya da özcü bir yapı değildir. Hegemonik olduğunda görünmezleşir; marjinalleştirildiğinde ise keskinleşir, politikleşir ve hayatta kalma aracına dönüşür. Türkiye ve Yunanistan karşılaştırması, kimliğin tek bir ulusal çerçeveyle anlaşılamayacağını açık biçimde ortaya koyar.
Belki de asıl soru şudur: Kimliği tarih mi belirler, yoksa insanların yaşadığı siyasal ve toplumsal koşullar mı?
Bu yazıda özetlenen argümanlar, Türkiye ve Yunanistan’da Türklüğün hegemonik ve marjinal inşalarını karşılaştırmalı olarak ele alan akademik çalışmamda ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır.
🔗 Tam metin makale:
https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/14608944.2025.2598008?src=#d1e142