Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar - 1

“İnsanlar tarih boyunca çok bilenleri değil sevdiklerini dinlediler; severseniz sevilirsiniz, sevilirseniz dinlenirsiniz”

Köşe Yazıları 13 Mart 2026
Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar - 1

5 Mart 2026’da hocam Mehmet Tayfun Amman dar-ı beka’ya irtihal etti. Hoca’nın vefatına, hocam olması hasebiyle yalnızca ben değil, şöyle ya da böyle hayatına bir şekilde dokunmuş olan herkes, başka herhangi bir insanın ölümünden çok daha fazla üzüldü. Böyle bir insanın yasını tutan birçok dostu, mesai arkadaşı, talebesi yas sürecini, kendini ifade ederek, içini dökerek yani yazarak geçirmeyi tercih etti. Ben de bir haftadır içimdekileri kâğıda döküyorum. Umumiyetle ‘yazan’ bir insan olsam da çok değil öz yazan bir insan olmaya gayret ediyorum ama bir haftadır yazmakta olduğum bu yazı daha şimdiden 16 sayfaya ulaştı. Bu sebeple hocadan bana kalanları kâğıda dökerken Hoca’nın hayatta çok önemsediği şekliyle sadaka-i cariyesini devamlı kılmak için daha şimdiden oldukça hacimli hale gelmiş olan bu yazıyı okuyanların faydalanacağı şekilde, yazı dizisi olarak yayımlamaya karar verdim. Başka bir deyişle bu yazı dizisini okuyanlar, her yeni yazıda hocayla aramızda yaşananlardan kendi paylarına düşeni alabilme imkânını bulacaklardır.

---

4 Mart Çarşamba günü iştirak ettiğimiz bölüm iftarında birçok meslektaşı ve talebesi onu son defa görebilme imkânı bulmuştu; bu imkânın son imkân olduğunun idrakinde olmadan. Ertesi gün saat 15:00’da Din Sosyolojisi dersinde, öğrencilerini epey etkilediği şeyler söylemişti. Kendi kitabını sürekli okumanın öneminden söz etmişti. O kitap bize verildiğinde, “bu nasıl kitap ki, küçük büyük, yaptığımız her şey orada yazıyor”, diyeceğiz. Sürekli kendi kitabımızı okumak, “öyle yapmasaydım da böyle yapsaydım” dememek için elzemdi. Bu dünyada aklımız, sağlığımız yerindeyken kendi kitabımızı ne kadar okursak, o kitabın yüzümüze karşı okunacağı gün o kadar mutlu olacağımızı söylüyordu. Bunu da şu hedefle yapmalıydık: Çin’de bulunan 4 bin yıl öncesine ait anıtta yazdığı gibi “Öyle bir hayatın olsun ki, doğduğunda sen ağlarken herkes gülerdi; öldüğünde de sen gülerken herkes ağlasın”. Bu söz zaman içerisinde Hindistan’a, oradan İran’a Divan Edebiyatı’na ve Osmanlı Padişahları’nın şiirlerine yansımış. Nitekim III. Murad bir şiirinde bu bilgeliği şu şekilde tecessüm ettiriyor: “Yâdında mı doğduğun zamanlar, sen ağlar iken gülerdi âlem. Öyle bir ömür yaşa ki ölümün sana olsun hânde, halka mâtem”

Hoca aynı derste uzun yıllar asistanlığını yapmış olan Ali Öztürk için de şu şekilde söz etmiş: “Ali Hoca 10 yıl beni asiste etti, bir kere bile şikâyetini duymadım. Onun değerini bilin, ben ölürsem dersinize o girecek”. Tayfun Hoca şüphesiz hepimize bir emanet bıraktı ama bu emanetlerin en ağırı Ali Hoca’ya bıraktığı emanet olsa gerek.

Hoca’yla haftalık görüşmemizi de o gün yapacaktık. 16.30 yani Din Sosyolojisi dersinden hemen sonrası için anlaşmıştık. Bir ay önce görüştüğümüzde “tezini de gönder artık” demişti. Elimde halihazırda 100 sayfalık metin olmasına rağmen o metnin, Hoca’ya okutacak kadar olgunlaşmadığını hissediyordum. Metni olgunlaştırmak üzere oyalanmadan işe koyuldum. Görüşmemizden bir önceki hafta bir kısmını gönderdim; Hoca yerinde düzeltmeleriyle metni güçlendirmişti. Geri kalanını da bir sonraki hafta gönderecektim.

Bir önceki hafta oturduğumuz gibi Hoca tezle ilgili yorumlarını dile getirmeye başladıysa da son görüşmemizde öyle olmadı. Ölümden önce tez mi konuşulur edasındaydı sanki. Onun yerine bir seneye yakındır okuduğumuz Mızraklı İlmihal’i okumak üzere elini İlmihal’e götürüp kapağı açtı ve “bitirelim artık” dedi. Bitirmeye çok az kalmıştı gerçekten de ve bir önceki hafta tezime yaptığı son dokunuşlarla, bitmemiş olsa da tezimin güçlü bir temele sahip olması için gereken her şeyi yapmış oldu; gerisi artık bendeydi. Mızraklı İlmihal’i bitirerek de benim için hayatta yapmak istediği her şeyi yapmış gibiydi.

17.40 gibi okumamızı bitirdik ve odasından son defa çıkmak üzere kapıyı kapattık. Koridor boyunca yürürken bana nasihatlerde bulunmaya başladı. Bu nasihatlerine, Ali Öztürk Hoca’nın odasının önünde durarak devam etti: “Salihçim, Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor: Bana dünyadan üç şey sevdirildi. Güzel koku, kadın ve namaz. Güzel koku ve kadını anlamak kolay ama namaz üzerinde hiç düşünmüyoruz. Güzel koku ve kadın Peygamber’e sevdirildiyse namaz da bize sevdirilebilir. Biz namazın sadece peygamberlere bu şekilde sevdirilebileceğini düşünüyoruz. Halbuki namazın tadını bir kez aldın mı onu bırakamazsın. Tahiyyatta İsra’yı, Mirac’ı düşünerek, o An’ı yaşayarak kılarsak namazın hazzını alırız”. Bu sözleri, bana son nasihati oldu. O nasihatten sonra evine gidip, abdest almış; İkindi namazından sonra da kalp krizi başlamıştı. İftardan sonra vefat ettiğini öğrendik.

---

Mehmet Genç, dostu Erol Güngör’ün vefatından sonra “sanki beynimin yarısı göçtü” der. Bunu ilk okuduğumda Erol Güngör’ü Tayfun Hoca sayesinde yoğun olarak okumaya başlamış birisi olarak “ben de acaba Tayfun Hoca vefat etse böyle düşünür müyüm” diye kendimce düşüncelere dalmıştım. Tayfun Hoca, her cahil cesaretiyle uçmaya yeltendiğimde beni yere indirir, her yorulduğumda heveslendirir, dağıldığımda toparlar, rehavete düştüğümde sarsıp silkelerdi.

Vefatından sonra daha yasını tuttuğumuz günlerde Tayfun Hoca’nın bu dünyadan göçmüş olmasının beynimde, karakterimde, huyumda suyumda bir göçmeye neden olmadığını hissediyorum. Tayfun Hoca’yı hiç tanımamış olsaydım bu unsurlar bende elbet eksik kalacaktı. Ancak, on senelik beraberliğimizin sonunda, bu unsurların ayrılığa rağmen bende noksan değil bilâkis berkilmiş olduğunu hissediyorum.

Bunu da, defnettiğimizin ertesi günü gördüğüm rüyadan anlıyorum. Hoca, ruhumu tanıdığını öyle hissettiriyordu ki, kendime ait hususi bir meseleyi en samimi olduğumuz zamanlarda dahi anlatmaya ihtiyaç duymuyordum. Ancak başkalarıyla birlikte odasında bulunduğumuz vakit zaman zaman muhtelif konularda tavsiye isteyenler olur, ben de aynı konuda dertlenmesem dahi hayata dair o tavsiyelerden payıma düşeni alırdım.

Gördüğüm rüyada da ben bir dersliğin sırasında en önde otururken yanı başımda ayakta duran, şu an hatırlamaya çalıştığımda tanımadığım, siyah saçlı beyaz tenli Enes adında birisi hocaya “benim sevgilim neden normal birisi değil” diye sordu. Tayfun Hoca’ya böyle bir sorunun sorulması beklenmedik bir durum değildi. Tayfun Hoca’nın yanındayken bazen öyle sorulara şahit olurdum ki, o şahsiyete böyle soruların sorulmasını yakıştıramazdım. Ancak Hoca, o sorulara verdiği cevaplarda şahsiyetinden şahsiyet katar, kendimde önemsizmiş gibi görünen sorular bir anda ehemmiyet kazanırdı.

Rüyamdaki soruya da Hoca, “Enesçim, normal diye bir şey yok. Normal, senin hayatını daha yaşanır kılmak için inşa ettiğin normlardır. Sen sevgilinin bu normlara uymasını bekleme. Hayatını, sevgilinle birlikte daha yaşanır kılabilecek normlar inşa etmelisin” şeklinde bir tavsiyeyle cevap verdi. 
Hocayı tanıyanlar bilir, bu cümleleri ondan başkası hayatta kuramaz. Ancak rüyamda gördüklerimin de kendi zihnimin işlemesinin ürünü olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, beynimin göçmesinden söz edemeyiz.

---

Bu girişin akabinde on senelik hikâyemizi imkânsız bir denemeyle hülâsa etmeme izin verin. İmkânsız bir deneme çünkü İsmet Özel’in tercüme ettiği şekliyle Valery “Güzel olan hiçbir şey hülâsa edilemez” diyordu. Hoca’yı ilk defa Sakarya Üniversitesi’ndeki tahsilime başladığım 2015-2016 döneminin açılış dersinde tanıdım. Hacı Musa Taşdelen Hoca’nın verdiği açılış dersinin sonunda Tayfun Hoca da öğrencilere nasihat maksadıyla birkaç söz söyledi.

Hoca’nın o zamanlar sakalı yoktu; sakalsız yüzü, konuşma tarzı ve disiplin vurgusuyla asker ve hekim olduğu açıkça belli oluyordu. Bugün bana kendisinden daha çok asker olduğumu söyleyerek beni mahcup etse de, o zamanlar hocanın tavsiyeleri bana uyması güç beklentiler gibi gelmiş ve doğrusu beni tedirgin etmişti. Ailesinin olağanüstü bir disiplin ve başarı beklentileriyle başa çıkamayıp bir dönem lisede dersleri kötü giden bir öğrenci olarak üniversitenin de böyle seyredeceği endişesi sarmıştı beni.

Öyle olmadı. İkinci sınıfın ilk dönemi, Tayfun Hoca ilk defa ve sadece bize Sosyoloji Tarihi dersini vermişti. Tayfun hocanın derslerinin ne kadar keyifli olduğunu herkes bilir. Ancak yalnızca bir defa ve yalnızca bize verdiği o dersten aldığımız keyif bambaşkaydı. Dünyada o dersi alan 50 kişiden biri olmak ne büyük talihti.

Hoca Aydınlanma’nın elitlerin değil halkın Aydınlanması olduğunu, matematiği annesinden öğrenen Newton’u, birbirlerini etkilemek için bilimdeki yeni gelişmelerden bahseden gençleri anlatarak gösteriyordu. Montesquieu’nün İran Mektupları’nda daha 300 sene evvelinde Osmanlı’nın yıkılacağını söylemesiyle, o dönem için ne kadar büyük bir adam olduğunu anlatıyordu. Metodolojik bir hata olarak aynı durumlar için farklı standartların kullanılmasını ifade eden Fransızların “deux poids, deux mesures” (iki tartı, iki ölçü) deyişinden bahsetmişti.

Bourdieu’yü okurken satranç oynuyormuş gibi hissettiğini (nitekim hocanın görüşünün aksine bir görüş belirtmek için de öncesinde zihninizde satranç oynamanız gerekirdi; hoca şunu söylerse ben bunu söyleyeceğim; bunu söylerse şunu söyleyeceğim şeklinde her türlü hamleyi önceden oynamanız gerekirdi yoksa zaten çok güçlü argümanlarla benimsediği görüşlerini savunurken sizi birkaç hamleyle mat edebilirdi), bununla birlikte Türkiye’de henüz kimsenin üzerine yazıp çizmediği zamanlarda Bourdieu, Touraine ve Aron üzerine ilk doktora tezi yazmış kişi olduğunu fark ediyorduk. Her konudaki titizliğinin yanında telaffuz konusundaki titizliği de göze çarpıyordu. Bourdieu’nün telaffuzunu tahtaya “Burdiyö” şeklinde yazarak buna dikkat etmemiz gerektiğini vurguluyordu. O sırada, Tayfun Hoca verecek diye o dersi yükseltmeye alıp yanımda oturan Oğuzhan Atalar ağabey eğilip kulağıma “bir defasında Burdiyö’ye Bordiyo dedim… Salih hoca beni bir bozdu…” dedi. Hoca fark etmeden kendi aramızda gülüştük.

Osmanlı’daki eğitim sisteminde matematikte başarılı olan, her şeyde başarılı olur; olmayan ise yalnızca belli konularda başarılı olur” ilkesinin olduğunu, esasında mühendis olan Pareto’nun da sosyal teoriye katkılarını bu şekilde açıklamıştı. O dönemki sınıf arkadaşım İsmail Geven’in zekâsı hocanın dikkatini çekmiş; ona Pareto İsmail demeye başlamıştı. Bununla ilişkili olarak hoca çok büyük bir iddia cümlesi kuruyordu: Tıp zormuş gibi görünen kolay bir bilim, sosyoloji ise kolaymış gibi görünen zor bir bilimdir”. Bir tıp doktoru olan hocanın bu söylediğine kulak kesilmek gerekiyordu. Zaman zaman, “iyi bir hekim olmak kolay, iyi bir sosyolog olmak zor; kötü bir hekim olmak zor, kötü bir sosyolog olmak kolay” şeklinde ifade ettiği bu cümlesini gerekçelendirme şekli ise bu iddiasını makul bir zemine oturtuyordu: “Çünkü iyi bir tıp doktoru olmak için tıp eğitiminin ardından alınacak uzmanlık eğitimiyle birlikte 10 yıl yeterliyken, iyi bir sosyolog olmak için asgari 20 yıl gerekmektedir”. Bunun sebebi de sosyal bilimlerin doğasında yatmaktaydı. Comte bu yüzden sosyolojiyi “bütün bilimlerin kraliçesi” ilân ediyordu.

Ancak o derste bana en çok tesir eden hayata dair kurduğu şu cümle oldu: “İnsanlar tarih boyunca çok bilenleri değil sevdiklerini dinlediler; severseniz sevilirsiniz, sevilirseniz dinlenirsiniz”. Bir şeyleri çok bilince insanların beni sevmeyeceğini bu sözle anladım ama bir şey bilmeden sevilmenin anlamsızlığını da. Vefatının çevresine bu derece tesir etmesi de bundan olsa gerek. Hoca, insanları sevmekle kalmıyor, onları sevdiğini belli etmeyi bir borç biliyordu. Bunu bize de daha ilk derste yansıtmıştı.

 

Millet gazetesi logo
© 2026 Millet Media
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr