Mehmet Tayfun Amman’dan bana kalanlar – 3: Özel ders
Tayfun Hoca da Türkiye’nin en büyük iki hastalığı olarak gördüğü ahlâk ve ciddiyet sorunlarını tedavi edip Türkiye’yi iyileştirmek istiyordu.
Hoca, o senenin (2018) yazında kalp krizi geçirmiş, benim ise ancak dönem başladığında bundan haberim olmuştu. Çevrede, Hoca’nın doktorunun tavsiyesiyle spora ağırlık verdiği konuşuluyordu. Hoca’nın spora ne kadar önem verdiği zaten bilinir. Bazı derslerde sınıfta kimlerin spor yapıp yapmadığını sorar, spor yapanları özellikle tebrik eder, yapmayanlara ise spor yapmanın ne kadar önemli olduğunu anlatır ve her şeyde olduğu gibi burada da spordaki bilgisi haline yansıdığı için gerek o an, gerek gençliğinde yaptığı sporlardan bahsederek bizatihi kendisi örnek olarak bizi teşvik ederdi. Ancak geçirdiği kalp krizinden sonra doktorunun spor tavsiyesine karşılık biniciliğe başladığı konuşuluyordu. Takdir ediyorduk aramızda. Hocanın çok yönlülüğüne alışıktık ama bu kadarına değil. Binicilikle ilgili bizim maceramız da Hoca sayesinde başladı. Ancak buna, müteakip yazıda değineceğim
Binicilikle ilgili asıl maceramıza başlamadan önce 2018 yılının güz döneminde bize verdiği özel dersten bahsedeceğim. Ben, Samet Ağçalı ve İsmail Geven’e başarılı öğrencilerden oluşan bir ekip kurmamızı söyledi; hoca bize özel ders verecekti. Ali Öztürk, Ayşe Nur Leblebicier, Dilan Yıldız, Elif Bükre Akuç, Elif Necibe Duman, İsmail Geven, Mustafa Kol, Nevin Ravza Çelik, Samet Ağçalı, Zeynep Aksoy ve bendeniz Salih Canbaz’dan oluşan ekip bir dönem boyunca Tayfun Hoca’nın tedrisatından geçecektik. Derslere başlamadan önce İsmail Geven, Adem (Bölükbaşı) Hocalarla da bir dönem böyle özel ders yapmışlar, dedi. Hoca Adem Bölükbaşı’ndan ve Fatih Karakaya’dan şu ana kadarki en iyi öğrencilerim diye bahsederdi. “Biz de o kıvama gelebilecek miyiz” diye düşünmeden edemiyorduk.
İlk derste bize, “bu derslerde göstereceğiniz performansla Tayfun Hoca’nın referansını alabileceksiniz” demiş ve eklemişti: “Arkadaşlar, Tayfun Hoca’nın referansı ne demek biliyor musunuz? Benim boş bir insanı tavsiye etmeyeceğimi herkes bilir, o yüzden benim referansım her zaman öndedir. Selin Koç’u bilir misiniz? Şu an İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladı” dedi. Bu sözüyle hocanın liyakat hassasiyeti dikkatimizi çekmişti. Adeta ileride referans olabilmek için bize özel ders verecekti.
Bu derslerde bilim felsefesi ağırlıklı, sosyolog olarak bilim icra etmenin mantığını bize öğretiyordu. Aristoteles’ten Popper’e bilimin günümüze değin ne şekilde neşvünema bulduğunu gösteriyordu. Ama en önemlisi ileride daha teferruatlı değineceğim bir mesele olan tanım yapmanın ehemmiyetini gösteriyordu. Hepimizin bildiği toplum, statü, tabakalaşma, kültür gibi kavramları tanımlamamızı istediğinde hiçbirimiz tanımlayamıyorduk. Tanımlayabilmenin iktidarla ilgili bir şey olduğunu o zamanlar anlamamıştım ama tanımlayamamanın acziyetle ilgili bir mesele olduğunu o an düştüğümüz durumda hissettiklerimizden anlamıştım.
Öğrenmenin hazzını, derinliklerine kadar tattığımız bir dersle başlamıştık ilk haftaya. Öyle ki resmi tatil olan 29 Ekim bizim ders günümüze denk geldiği için üzülmüştük, tatile rağmen dersi işlemek istedik. O gün derse gittiğimizde de, “bugün Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürkçü bir faaliyet gerçekleştireceğiz” şeklinde bir lâtifeyle derse başlamıştı.
Şimdi ‘Teori’ konusunun işlendiği haftadan bazı kesitler sunmama izin verin:
“Sosyolojide neden teoriler, hep teoriler, hep teoriler? Bilimde ne zaman yasa, ne zaman teori var? Yeterlilik ilişkisini kuruyorsa yani bir durumu tüm yönleriyle hep böyle olabilir diye, tüm yönleriyle ortaya koyabiliyorsa yasa vardır. Doğal dünyada bu yapılabiliyor ama sosyal dünyada bu yapılmıyor. Demek ki, doğal olaylarla sosyal olayların temelden farklılıkları var. Doğal dünyaya determinist bir dünya diyelim, hep böyle olan bir dünya. Sosyal dünyaya ise voluntarist yani insanın iradeci bir varlık olmasından kaynaklanan durumların ortaya çıkardığı bir dünya. Daha önce bunu konuştuk; insanın insana özgü tüm niteliklerini ortaya çıkardığı durumlardır sosyal dünya. O halde sosyoloji, insanın insana özgü niteliklerini ortaya çıkardığı olayları inceleyen bilimlerden birisi. Peki diğer sosyal bilimlerden hangi yönleriyle ayrılır sosyoloji? İki özelliğiyle sosyoloji diğer sosyal bilimlerden ayrılıyor: Birisi, ‘bütün’. Nedir o ‘bütün’den kastettiğim. Sosyoloji, diyelim ki ziraat ya da endüstri gibi geçim yöntemleri, çeşitli kurum ve kuruluşlar gibi örgütlenme biçimleri, dinler, ideolojiler, dünya görüşleri gibi inanç sistemleri; bunların hepsi karmaşık bir ağ biçiminde birbirini üreterek toplum dediğimiz şeyi oluştururken, bu bütünü göz önünde bulundurarak sosyoloji yaklaşır.
Örneğin, siz enflasyonu salt iktisadi terimlerle “neden oluyor?” açıkladığınız zaman bunun adı iktisat bilimi olur ama siz o enflasyonun oluşumundaki diyelim ki kültüren ögelerin etkisini vesaire falan, aile yapımızı, toplum yapımızı, eğitimimizi pek çok şeyi de devreye sokarak incelediğiniz zaman yaptığınız iktisat bilimi olmaz, iktisat sosyolojisi olur. Yani sosyolojinin ayırt edici özelliğidir bu diğer sosyal bilimlerden.
Şimdi o zaman sosyal bilimleri de kendi içinde ikiye ayıralım biz: Genel sosyal bilimler ve özel sosyal bilimler. Biz bu ayırmaları, kavramlaştırmaları niye yaparız? Bir şeylerin daha rahat anlaşılması için. Yani diyelim ki doğal olaylar, sosyal olaylar diye bildiğimiz ayrımı ben dörde ayırdım: Doğal-doğal olaylar, doğal-sosyal olaylar, sosyal-doğal olaylar, sosyal-sosyal olaylar. Yani naturosociale, naturonature, sociosociale, socionature. Niçin yaparız bu tür ayrımları? Bizim ifadelerimizden başkaları da bir şeyler anlayabilsin diye.
(…)
Peki bu sosyal olayların doğal olaylardan farkı ne? Birincisini söyledik: determinist ve voluntarist. Biz bu yüzden diğer canlılar belki milyonlarca yıldan beri tekrarlayan bir hayatı yaşarlarken diğer canlılar, biz yenilenen hayatları yaşıyoruz. Hayatlarımız neden dedelerimizin hayatlarından farklıdır? Karıncaların hayatları neden dedelerinin hayatlarıyla aynı? O halde insan iradesi olan bir varlık. Aynı durumlarda çok farklı şeyler yapabilen bir varlık insan. Hayvanlar hep aynı durumlarda benzer şeyleri yapıyorlar, insan ise çok farklı şeyler yapıyor. O yüzden karşımıza sayısız diller, dinler, zevkler. Değil mi, şimdi zevk dediğimiz zaman hemen düşünelim. Bize son derece iğrenç gelen bir şey başka bir kültürde afiyetle yenebilir.
O halde insan doğası diye bir şeyden söz edilebilir mi? Dinlere göre insanın doğası var ama sosyal bilimlere göre bu doğa, insan doğası denen şey çok tartışmalı bir kavram. Edgar Morin, ‘Kaybolmuş Paradigma’ kitabında diyor ki: “İnsan doğası diye bir şeyden söz edeceksek, bunun bal mumu gibi çok esnek, şekilden şekile girebilen bir şey olduğunu söyleyebiliriz”. Marx’a göre de insanın bir doğası var. Yabancılaşma teorisini, bütün teorisini o doğadan çıkarıyor zaten. Dolayısıyla insan aynı durumda o kadar farklı şeyler yapabiliyor ki, hatta hatta aynı insan aynı durumda farklı şeyler yapabiliyor. Yani diyelim ki 20 yaşındayken, şu durumda şöyle bir tepki verirken, 40 yaşında vereceği tepki daha farklı olacak. O yüzden müthiş bir çeşitlilikle karşımıza çıkıyor.
Bu beraberinde neyi getiriyor? Bunun adı oradan bağlantılı bir biçimde doğal olaylar daha basit, sosyal olgular daha karmaşık olarak karşımıza çıkıyor. Doğal olaylarda ise karmaşıklık atom altı düzeye indiğimiz zaman ortaya çıkıyor, o yüzden orada da teoriler devreye giriyor. Sosyal dünyanın ise her şeyinde bu karmaşıklık var. O yüzden hep teoriler, sürekli teoriler... O halde teorilerin hepsi bir bilgiye ulaşmanın güç olduğu yerde, o bir bilginin yerini birden fazla teoriye bırakması. Demek ki teori, bizim gerçek karşısındaki acziyetimizin bir tezahürü oluyor. Gerçek karmaşıksa biz onun ancak bir kısmını aydınlatabiliyoruz. Bu bizim bilgimizin yetersizliğiyle ilgili bir sonuç oluyor. Bu karmaşıklığı bir yönüyle açıklayabildiğimiz için teori, her yönüyle açıklayabilseydik yasa olurdu. Hatta klasik sosyoloji ile çağdaş sosyolojiyi birbirinden ayıran temel özelliklerden birisi budur. Klasik sosyologlar toplumun yasalarını bulduklarını zannediyorlardı. Daha sonra anlaşıldı ki, toplumun yasaları değil bunlar, ancak toplumu açıklayan teoriler bunlar. Kısmi bir açılım getiriyor yani, yasa denebilecek yeterlilikte değil, bu daha sonra anlaşıldı.
Mikrobiyologlar laboratuvarda çalışıyor. “O bakteriler, öldürücü bakteriler öyle de güzel görünüyorlar mikroskopta. Aa, şimdi bu çok sempatik, bu hayvancıklar, bunların hakkında ben şimdi ne kadar büyük katiller olduklarını kimseye anlatmayayım”, böyle bir şey düşünebilir mi mikrobiyolog? Ama insan bir kültürün parçası, bir şeyin parçası. Yani öyle bir arşatırma yapıyorum mesela, ortaya çıkan sonuçlarla üzülebiliyorum. Aa üzülebiliyorsam, onun bir parçasıyım.
(...)
Peki burada şimdi bir parantez açalım. Olabildiğince tarafsız olmaya çalışan, yansız olmaya çalışan dedik ama Pierre Bourdieu bunu da kabul etmiyor. Mikrobiyolog örneğini veriyor. “Ben” diyor, “bu bakterinin sempatikliğinden dolayı öldürücülüğünü gizlesem bu bir suç değil midir? O mikrobiyoloğun orada taraf olması lazım”, kimden taraf olacak? İnsandan yana taraf olacak. “O halde bir sosyal bilimci” diyor, “bir insanın değil, milyonlarca insanın hayatının sıkıntısına mal olabilecek bir durum gördüğü zaman o insanlardan yana niçin taraf olmasın?”.
Bir başka konu ise araştırma konusunun araştırmacıdan etkilenmesidir. Gene mikrobiyolog örneğini verelim. Şimdi sabahleyin geldi, beyaz önlüğünü giydi, mikroskobunu hazırladı, bakteriler sesleniyorlar: “Arkadaşlar, hoca geldi şimdi bizi inceleyecek, davranışlarınıza dikkat edin”, yok öyle bir şey. Ama ben size desem ki “Bir araştırma yapacaklar şu göbekten çıktıktan sonra öğrencilerin caddeden geçme davranışlarını inceleyeceklermiş” desem. Siz de çıktıktan sonra orada birilerinin toplandığını, kocaman bir kamera görseniz davranışlarınızı değiştirirsiniz. İnsan etkilenen bir varlık ve hemen tepki veren bir varlık. Yani diyelim ki bir lokantada yemek yiyorsunuz, birisinin size sürekli ve dikkatli baktığını farkettiğiniz zaman, sizde bir şeyler değişmeye başlar. Çıkın deney yapın, şimdi şu binanın dışında, kapının önünde çatıya doğru bakın 3-5 kişi, yanınızdan geçen insanların da sizden etkilenip çatıya baktığını göreceksiniz.
Dolayısıyla bütün bu özellikler, sosyal bilimleri zor bilimler haline getiriyor ve sonuçta teoriler karşımıza çıkıyor. Teoriler o halde, karmaşık olduğu peşinen kabul ettiğimiz bir şeyi aydınlatma çabaları olarak özetlenebilecek bir şey. Peki neden oluşuyor? Aslında kavramlar, kavramların tanımları ve bir dizi hipotezler oluşuyor.
O zaman hipotezle teorinin farkını konuşalım. Hipotez, daha sınırlıdır; teori, daha kapsamlıdır. Hipotez, araştırmanın sonucuna göre kendisinden vazgeçebileceğimiz geçici iddiadır. Teori ise, araştırmanın sonuçlarıyla desteklenen hipotezlerin oluşturduğu şeydir. Demek ki olgusal destek şarttır, olgular tarafından desteklenmesi lazım. Yani siz hayatta karşılığını göremiyorsanız onun, o teori çöpe atılır. O halde bir gözlem yapıyor sosyolog, bu gözlemde bir şeyi görüyor, bu gördüğü şeyi kavramlaştırıyor ve tanımlıyor, başkaları tarafından görülmesini sağlıyor ve bir hipotezler seti, bir gözlük veriyor size. Yani bu gözlükle bakarsanız böyle görürsünüz diyor, her teoriyi böyle düşünebiliriz. Ama bir başka gözlük, başka bir teori başka bir şeyi bize gösterebiliyor. O halde teoriler birbirine zıt düşebiliyor, birbirleriyle örtüşebiliyor, birbirinin yerini alabiliyor, birbirini destekleyebiliyor, teoriler arasında da karmaşık ilişki vardır. Hepsinin iddiası toplumsal olayı aydınlatıyor olması, hepsinin iddiası bilimsel araştırmalarla destek bulmuş olması ve hepsinin de bize yeni hipotezler üretme imkanını sunması.
(…)
Buradan bir sonuç çıkaralım: Teorisiz olmuyor, teoriler bize bir gözlük veriyor. Kim ne kadar çok gözlükle bakabilirse, o kadar iyi görebilir hale geliyor. O yüzden, teorileri çok iyi bilmemiz lazım. Teorileri zayıflıklarıyla birlikte, onlara yöneltilen eleştirilerle birlikte çok iyi bilmemiz lazım Marksist Teori’nin zayıflıklarını görmek için Fonksiyonalist teorileri okuyacaksınız. Fonksiyonalist Teori’nin zayıflıklarını görmek için de Marksist teorileri okuyacaksınız. Ben giriş kitabı olduğu için çok özet yazdım ama bakın Eleştirel Okul’u bir buçuk sayfada yazmışım, ondan sonra “Eleştirel Teori’ye çeşitli eleştiriler yöneltilmiştir” diye eleştirileri yazmışım. Etnomedolojiyi yazmışım, ona yöneltilen eleştirileri de yazmışım. Hep onlarla birlikte yani bir bütün olarak. Aksi takdirde Fonksiyonalist olursun.
Fonksiyonel analiz yapmak ile Fonksiyonalist olmak arasındaki fark nedir? Fonksiyonel analizi her sosyolog yapar. Yani, ”Var olan bir şeyin işlevleri nedir, neden var bu?”, bunu her sosyolog yapar. Ama Fonksiyonalist olmak, bunun ötesinde bir şeydir. Fonksiyonalist olmak, toplumu fonksiyonel analiz ile her yönüyle ve yeterince açıklanabileceği iddiasını kabul etmektir. Dolayısıyla ben fonksiyonel analiz yapabilirim ama Fonksiyonalist değilim. Yani, fonksiyonel analizi her sosyolog yapar ama her sosyolog Fonksiyonalist değildir. Demek ki, indirgemeci bir durum vardır.
Peki, o zaman bununla bağlantılı sosyolojizm, toplumsal olguları toplumsal faktörlerle tam olarak ve yeterince açıklanabileceği iddiasıdır. Durkheim ne yaptı? İntihar bile “demek ki psikolojik olamaz, demek ki şu olamaz, demek ki bu olamaz”... Bunu niçin intihar üzerinden yaptı? Çünkü, en az sosyolojik görünen, en fazla psikolojik görünen şey üzerinden gitti ki, onu kabul ettirebilirse, tüm tezlerini otomatikmen kabul ettirecektir. Demek ki, sosyal olguları sosyal faktörlerle açıklamak ayrı bir olay, sosyal olguların sosyal faktörlerle yeterince açıklanabileceğini iddia etmek ayrı bir olay, sosyolojizm o. Psikolojizm, sosyal olguların psikolojik faktörlerle tam olarak ve yeterince açıklanabileceği iddiasıdır. Psikolojizm de sosyolojik bir yaklaşım biçimidir. Rasizm, sosyal olguların ırk faktörüyle açıklanabileceği iddiasıdır. Şimdi demek ki, fonksiyonel analiz yapabiliriz ama Fonksiyonalist olmayız. “Ben Fonksiyonalist bir sosyologum” deseniz mesela, orada da görsem ben tarihsel faktörlerin etkileri üzerinde duruyorsunuz, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu deriz. Fonksiyonalistseniz, tarihe başvurmazsınız.
(…)
Peki, teorilerin tarihsel bir ideolojik temeli? Bütün teoriler iki şeyin çocuğudur. İngiltere’den yükselen dumanların, Fransa’dan yükselen düşüncelerin. Yükselen dumanlar dediğimiz zaman, endüstrileşmeyi anlıyoruz. Yükselen fikirler dediğimiz zaman, ideolojileri anlıyoruz. Dolayısıyla Aydınlanma Çağı, Endüstri Devrimi ve ideolojiler, yani tüm teorilerin arkasında ideolojilerle bir bağlantı vardır. İdeolojilerin ortak özelliği nedir? Cennet vadetmeleridir. Ama bu, öldükten sonra ebedi bir hayat cenneti değildir; yeryüzü cennetidir. Demek ki, hangi ideoloji olursa olsun, o ideolojinin ilkeleri hayatta hâkim kılınırsa cennet vadediyor. Faşizm de, Liberalizm de, Komünizm de. Eğer Komünizm topluma hakim kılınırsa, insanlar cennette yaşayacaklardır, hepsinin temel iddiası budur.
Peki bu hedefe ulaşmak için öncelikleri nelerdir? Bu noktada ideolojiler birbirlerinden ayrılır. Hepsi yeryüzü cennetini gerçekleştirecek ama neye öncelik vererek gerçekleştirecekler? İki temel soruya verdikleri cevapla farklılaşıyor. Birinci soru: Bu yeryüzü cennetini gerçekleştirmek için, bizim önceliğimiz toplum mu olmalı, devlet mi olmalı? “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” derken neyi kastediyor? Önceliği insana veriyor. Ama başkası da diyebilir ki, “Devleti yaşat ki, insan yaşasın”. Aa, bakın bu sorunun tartışmalı bir tarafı var, bunların ikisi de savunulabilir. Eğer savunulamaz durumda olsa yaşamaz zaten. Yaşayabiliyorsa, onun savunucuları var. Ona inanan, onu kabul eden, onun için cilt cilt kitaplar yazan insanlar var. Demek ki, yeryüzü cennetini gerçekleştirebilmek için, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” mı, “Devleti yaşat ki, insan yaşasın mı?”, birinci soru bu. İkinci soru, yine yeryüzü cennetini gerçekleştirmek için, biz “Patronlara mı öncelik vermeliyiz, işçilere mi?”, yani burjuvazi mi, proleterya mı? Koç, Sabancı gibi adamlara mı öncelik vermeliyim, yoksa onların fabrikalarında çalışan yüzbin, ikiyüzbin işçiye mi benim önceliğim olmalı? Aa, bu soru da önceki soru gibi, ikisinin de çok küçük tezleri var ki, insanlar bunları tartışıyor.”
---
Bu derslerden hatırladığım bir de hayata dair tavsiyeler vardı: “Kimseye boyun eğme, kimseye boyun eğdirme”. Hafızam beni yanıltmıyorsa Mehmet Akif’e dayandırıyordu bu sözü. Zamanemiz Türkiye’sinin en büyük sorunlarından… Siyasetinden, bürokrasisine, oradan eğitimine, aile hatta arkadaşlık ilişkilerine kadar boyun eğme ve eğdirme üzerine varlığını sürdüren bir Türkiye. Hakikati, analiz ettiği şeyin dışına çıkarak; zıddıyla gözler önüne sererek göstermek gibi bir huyu vardı. Boyun eğmemeyi anlarız ama boyun da eğdirmeyeceğiz. Ona göre boyun eğenin, bir kere gücü elde etti mi sonsuza kadar boyun eğdirebileceği bir topluma bürünmüştük. Boyun eğmeyen, eğdirmediği zaman da gerçek ahlâk vücuda gelecekti.
Eski röportajlarında Türkiye’nin en büyük sorununu ahlâk sorunu olarak gördüğünü söylerdi. Daha sonraki röportajlarında ahlâk sorunuyla birlikte ciddiyet sorununu da Türkiye’nin en büyük sorunları arasında gördüğünü söylemeye başlamıştı. “’Herkes evinin önünü süpürse her yer tertemiz olur’dan ‘balık baştan kokar’a gelmem 20 senemi aldı” demişti. Bağlantıyı doğrudan kurmuyordu ama ahlâk ve ciddiyet hassasiyetlerini burada da görüyorduk. Herkes ciddiyetle hareket edip evinin önünü süpürse her yer pırıl pırıl olur. Ama kim, hangi evin önünü, nasıl süpürecek, dahası herkes süpürebilecek mi? “Balık baştan kokar” sözü olmamamız gereken durumlarda iyimser olmamayı öğretiyordu ve balığın baştan kokması başlı başına bir ahlâk meselesiydi. Benim en azından payıma düşen bu.
Yani yeni baştan bir ahlâk tesis edilmesi gerekiyordu Türkiye için bunu da şu hatıratla açıklıyordu. Mübadele döneminde Türkiye’ye göç etmiş evsiz ve parasız birisi gittiği yerde hoş bir teklifle karşılaşmış. Oranın sakinlerinden birisi evini satmayı teklif etmiş. “Benim param yok ki” cevabını almış, haliyle. “Olduğunda ödersin” demiş. Şimdi o kişinin ömür boyu çalışarak o parayı kazanıp kazanmayacağı dahi meçhulken evini neredeyse bedavaya vermesi bugünün Türkiye’sinde düşünülebilir bir şey miydi?
Bu, bütün dünyanın sorunu haline gelmiş bir ahlâk sorunu, şeklinde kimsenin aklına gelmeyecek muazzam bir tespit yapabiliriz belki ama Hoca’nın derslerinden öğrendiklerimiz kendimizi bedavadan yüceltmenize engel oluyordu. En beklenmedik yerden öyle bir örnek verirdi ki, mevcut durumdan utanıp önce kendimize sonra milletinize çeki düzen vermek isterdik. Buradaki en beklenmedik örnek haydut Amerika’dan (haydut yakıştırması bana ait). Kızı Şeyma’nın çalıştığı, halk arasında kısaltmasıyla LoL olarak bilinen League of Legends oyununu geliştiren şirket, bir gün Hoca’nın kızı dahil olmak üzere birçok çalışanına maaş haricinde ciddi miktarda bir ödemede bulunmuş. Herkese çalıştığı yıl oranında gelen bu ödemenin sebebi araştırıldığında ise çok şaşırtıcı bir cevap almışlar. İşe alınan herkese, haber vermeden şirketten bir hisse verilip şirkeye ortak edilmişler. Hisselerin bir kısmı satıldıktan sonra da herkesin payına düşen miktar hesaplarına yatırılmış. Hoca, Türkiye’den meşhur bir işletmeciye bu durumu anlattıktan sonra, “bunu, Türkiye’de hiçbir yerde göremezsiniz” cevabını almış.
Bütün bunlar bize ağır gelen acı gerçekler ama Hoca’nın bir hekim olduğunu hatırlatmak isterim. Bir hekim, hastasında teşhis ettiği ağır hastalıkları görmezden gelip hastayı ölüme terk etmez, hastayı iyileştirmek ister. Tayfun Hoca da Türkiye’nin en büyük iki hastalığı olarak gördüğü ahlâk ve ciddiyet sorunlarını tedavi edip Türkiye’yi iyileştirmek istiyordu.
---
Dönemin sonlarına doğru meşhur Atlı Sporlar Topluluğu konuşulmaya başlandı. Kalp krizi geçirdikten sonra spor amacıyla biniciliğe başlayan Tayfun Hoca, o dönem Sosyoloji Topluluğunun başkanı Samet Ağçalı ve yardımcısı bana, topluluk kurmayı teklif etmişti. Bununla ilgili maceralarımız da sonraki yazımda.