Ya “uysal koyun”lar gibi yok olacağız, ya da “adam” olup dirileceğiz

Geçenlerde Azınlık olarak “dışa açılmak”la ilgili bir meslektaşımın yazısını okudum. Yetişmiş yüksek tahsilli insanlarımızın uluslararası platformlarda Azınlık

Köşe Yazıları 24 Ocak 2016
Ya “uysal koyun”lar gibi yok olacağız, ya da “adam” olup dirileceğiz

Geçenlerde Azınlık olarak “dışa açılmak”la ilgili bir meslektaşımın yazısını okudum. Yetişmiş yüksek tahsilli insanlarımızın uluslararası platformlarda Azınlık Sorunları’mızı dile getirmesinin önemine değiniyordu.

Yetişmiş insanımızın yurt dışında, özellikle de BM nezdinde, AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı
ve HWR (İnsan Hakları İzleme Örgütü) gibi insan hakları ile ilgili kuruluşların toplantılarında sorunlarımızı tanıtması ve savunması, tabii ki de çok önemli. Sesimizin uluslararası arenada duyurulması bu işin önemli sacayaklarından birini teşkil etmektedir.

Sacayağı demişken bunun üzerinde biraz durmakta fayda var. Sacayak, bir diğer adıyla  üçayak; ateşin üzerine oturtulup, üzerine kap (tencere, tava) konularak kullanılan metal altlıktır. Çember ya da eşkenar üçgen biçimli bir üst bölümle üç ayaktan oluşur. Dolayısıyla yukarıda değindiğim “dışa açılmak” ile ilgli husus, Azınlık Davası’nın sacayaklarından, yani üçayağı’ndaki ayaklardan sadece birisidir. Geriye iki ayak veya husus kalıyor. Bunlar da olmadıkça, bizim “Azınlık Davası” mücadelemiz hep eksik kalır. Bu işin tam ve eksiksiz yürütülebilmesi için ayakların hepsi lazım. Bu da yetmez, ayakların sağlam olması ve sağlam zemine oturması lazım.

Peki, nedir bu davamızın ve toplumsal mücadelemizin üzerinde durması gereken sağlam sacayaklar (üçayak)?

Bana göre bunlar:
1.Örgütlenmek
2.İçe açılmak
3.Dışa açılmak

“Dışa açılmak” dediğim gibi önemli ancak “içe açılmak” da bir o kadar önemli ve hatta önceliklidir. Dolayısıyla şu sorular çok önemli:

Biz Azınlık Davası’nı “içeride” ne kadar duyurabiliyoruz? Kendi insanımıza davamızı ne kadar anlatabilmişiz? Bu insanlar davayı ne kadar sahipleniyor? Onların bunu sahiplenmesi için sorumlularımız gerekeni yapıyor mu?
Bu soruların cevapları bizi şu sonuca ulaştıracaktır: Biz davamızı önce kendimiz bilmeliyiz ki, onu gerçek anlamda sahiplenebilelim. Ancak bu şekilde onu gerçek anlamda içte ve dışta savunabilecek duruma gelebiliriz. Toplum olarak davaya bu şekilde sımsıkı sarıldıkça her türlü zorluk ve engel karşısında dimdik durabiliriz.

Şu sorular da önemlidir: Biz davamızı Türk kamuoyuna ne kadar taşıyabilmişiz? Türkiye’de toplum Batı Trakya Türklerinin sorunlarını ve yürüttükleri insan hakları mücadelesini ne kadar biliyor?

Bu soruların cevabı da bizleri şu kanaate ulaştıracaktır: Biz kendi davamızı öncelikli olarak soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza; Türk ve İslâm Dünyası’na anlatıp onların da davası haline getirmeliyiz. Bu yolla da bu Büyük Aile bunu sahiplenmeli ve dava edinmelidir. Böyle olunca, onlar uluslararası arenada bizim destekçimiz olacaktır. Bu da ancak bizim inançlı, doğru, örgütlü ve azimli çalışmalarımıza bağlıdır. Yani bir dava iyice içselleştirilmeden dışarıya anlatılamaz/aktarılamaz.

Biz önce yukarıdaki soruların benzerini çoğaltarak cevabını bulmalı, ona göre eksiklikleri tespit edip açıklarımızı kapatmak için çalışmalıyız. Yani önce kendimiz bilgileneceğiz. Bilgili insanlarımız köy, köy ve gerekirse ev, ev gezip insanlarımızı bilgilendirmelidir. Medya organları, dernekler ve müftülükler bu konulara ağırlık vererek insanlarımızı bilgilendirmeli. Bu anlamda toplantılar, konferanslar, paneller ve programlar yapılmalı. Bunların güzel ve sonuç verici bir şekilde yapılabilmesi için önce toplum olarak güzelce organize olmalıyız, yani örgütlenmeliyiz.

Örgütlenmek, her başarılı işin olmazsa olmazlarındandır. Şu ana kadar ne yazık ki tam anlamıyla örgütlenmeyi başarabilmiş değiliz. Bu yüzden de sorunlarımızın üstüne sorunlar birikmeye devam ediyor. Kurum ve kuruluşlar arasında tam bir işbirliği, kolerasyon ve koordinasyon gerçekleştirilemiyor. Her kurum ve ileri gelen kendi telinden çalıyor. Görünürde biraraya gelip Azınlık Meseleleri hakkında tartışıyor, ama konuşulanlar genelde havada kaldığı için istenilen sonuç elde edilemiyor. Kurum ve kuruluşlar sıçrama tahtası veya tatmin araçları olarak görülmeye devam ettiği sürece de bu hep böyle olacaktır.

En büyük problemlerden biri de halka inememek, halkla birlikte istenilen düzeydeki sinerjiyi oluşturumamak. Halka indikten sonra da, o halkla gerektiği gibi doğru ve bilimsel anlamda iletişim sağlamak ve onu doğru bir şekilde bilgilendirmek de çok önemli. Bunun için davaya inanmak ve samimiyet şarttır. Samimiyet yoksa, iletişim ve birlik de yoktur. Bu aslında önemli bir göstergedir. Toplumdaki kopukluk bence halkın kendi içinde olduğu kadar, başındaki kuruluş ve sorumluların samimiyet derecesine bağlı olarak oluşmaktadır.

İnsanlarımız bu ülkede 2. ve 3. sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini zaten hergün yaşadıkları için bir sorun veya sorunların olduğunun farkında. 29 Ocaklar sayesinde ve ayrımcılık nedeniyle de milli kimlik sorununun farkında. Ama bügün toplumsal hak ve özgürlükler alanında hukuki anlamda yaşanan sorunları tam olarak bilmesi gerektiği gibi bilmiyor. Çünkü gerektiği gibi anlatıl(a)mıyor. Deyim yerindeyse, devletin “sopa”sını yemesek uyanacağımız yok. “Sopa cennetten çıkma” tabirinin hikmeti bu olsa gerek. Anlayacağınız “sopa” yiye yiye ya zulüm karşısında “uslu oturup” uysal koyunlar gibi “usulca” yok olup gideceğiz, ya da sopa yememek için artık yeter deyip kendimize geleceğiz.

Kendimize gelip haklarımızı ve sorunlarımızı önce biz kendimiz öğrenmeliyiz. Sonra bilmeyenlerimizi bilgilendirmeliyiz. Önce biz davamızı adam gibi sahiplenmeliyiz ki, başkalarına da anlatabilelim. Biz, Türk ve Müslüman kamuoyuna bu davayı anlatmalıyız. Onların bu davayı sahiplenmesini sağlamalıyız. Çünkü biz aynı ailenin, dinin, tarihin ve kültürün evlâtlarıyız. Huzur, önce insanların kendisinden, yani aileden başlar. Aile olarak bu davayı iyi bileceğiz, sahipleneceğiz ki sağlam temeli olsun. Sağlam bir temelle ve örgütlü bir şekilde dışarıya daha güçlü bir şekilde açılabiliriz. En azından 2 milyarlık Türk ve İslam Dünyası arkamızda olur. Zaten Batı’dan bugüne kadar ne fayda gördük ki? Çok çalışırsak belki onların vicdanlı olanlarının desteğini de sağlamayı başarırız.

Başarının sırrı çalışmak. Ama ne için çalıştığını bilmek gerek. Bir hedefiniz yoksa, çabanızın bir anlamı da olmaz. Hedef ve amaç ne kadar anlamlıysa, çalışmanız da o kadar değerli ve ona ulaşmanız o kadar kolay olur. Mevlâmız Kur’an’da: “İnanırsanız başarırsınız” ayetiyle bunu çok güzel bir şekilde bizim için formüle etmiş.
Son söz: Hakkın hakimiyeti için çalışmamak, batılın hakimiyeti için çalışmak demektir.

Millet gazetesi logo
© 2021 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA O.E.
BİLAL BUDUR & CENGİZ ÖMER KOLLEKTİF ŞİRKETİ
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ & ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ Ο.Ε.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr