B-Healthy B-Healthy

Karantina günlükleri ve birkaç not

Son bir kaç aylık süreçte yaşadıklarımız, hiç kimsenin beklemediği olaylar ve şu an her ne kadar alışmaya başlıyor olsak da, herhangi bir vakanın görülmediği bi

Köşe Yazıları 4 Nisan 2020
Karantina günlükleri ve birkaç not

Son bir kaç aylık süreçte yaşadıklarımız, hiç kimsenin beklemediği olaylar ve şu an her ne kadar alışmaya başlıyor olsak da, herhangi bir vakanın görülmediği bir zamanda bunların yaşanacağı söylense, insanların kabul etmek istemeyeceği büyük bir panik yaratırdı. Örneğin, Türkiye’de okulların kapanması benim için korkunç bir meseleydi, üstelik daha ortada kapanan başka hiçbir şey yok iken. Bir yandan bu durumu garip karşılamadan edemiyordum, çünkü okulların tatil olduğunun açıklanmasının ikinci dakikasında dışarıda insanlar bunu konuşuyordu, yarım saat içerisinde de seyahat acentelerinde kuyruklar çoktan oluşmuştu. İnsanlar virüsü okulda kapmayacak ama okul dışında herhangi bir yerde kapabilecekti.

Hiçkimse kalkıp da dünya yanarken benim okula gitmeyi mi düşündüğümü sorgulamasın. Ortada dünyayı yakan henüz bir ateş yoktu, olsa olsa bir demet ısırgan otu vardı. Kaldı ki, samimi(!) olan herkes de evine gitmek için can atıyordu, evine gidene kadar onlarca insanla yakın temasa maruz kalacak olsa da.

Böyle bir durumda, kütüphaneye kapanır, okulların kapalı olduğu süre boyunca çalışırdım. “Dünya bu süreçte kurtulur kurtulacaksa, kurtulamazsa daha da kurtulamaz” diye motive ediyordum kendimi şakalı bir üslupla. Bir de ne göreyim, kütüphane de yarından sonra kapanacakmış. Dünyayı kurtarmak artık daha zor olacaktı. Yapacak pek bir şeyin kalmadığı zamanlarda, bir hafta okulda yemekhanede yemek yemeye gidiyor, bir hocamızın doçentlik başvuru dosyasını hazırlamasına yardım ediyorduk. Bir hafta bu şekilde pek de bir zorluk yaşamadan geçip gitti. İkinci haftaya başlarken, yine öğle yemeği için kampüse girmek üzereyken güvenlik görevlileri girişin yasaklandığını söyledi.

Artık günün 5-6 saatini başka bir şeyle uğraşarak geçirmem gerekiyordu. Daha önce kütüphaneye kapatacaktım kendimi, o halde kitap okusaydım değil mi? Bu kadar basit değil işte. Normal şartlar altında günde 150 sayfa okuyarak geçirip notlar aldığım, özetler çıkardığım, üzerine değerlendirmeler yaptığım günlerde bile asgari birkaç kişiyle sohbet ediyor, arada bir mekan değiştirdikçe de okuduklarım bir yere oturuyor gibiydi. Her ne kadar tek başına durma ihtiyacını fazlasıyla hisseden biri olsam da, okuduklarımın gediğe oturması için bizzat benim yürümem birkaç kişiyle konuşmam lazımdı.

Bu süreçte Gazali’nin uzleti geldi aklıma. Gazali bir yerden sonra öğrendiklerini öğretemediğini, onlarla amel edemediğini, bir şekilde bilginin ayn’el yakîn’den Hakk’al yakîn’e dönüşemediğini farketmişti. Bu, onun için öyle zor bir durumdu ki, bir süre konuşamaz duruma gelmişti. Öğrendiklerinin hakkını vermek için tek başına kalma ihtiyacı hissetti ve (yanlış hatırlamıyorsam) 9 senelik uzlet hayatına girmiş oldu. Tam 9 sene! 9 ay veya 9 hafta değil, 9 gün hiç değil, tam 9 sene. Oysa, bizim için 9 saati geçirmek bile zordu. Yurtta kimse kalmadığı için elektrikli sobayla ısınmak, duş almak için spor salonuna inmek zorundaydım ama şikayet edemezdim çünkü Gazali uzlete 5 yıldızlı otelde girmiş değildi.

Arada bir, arkadaşın evine gidip geliyordum. Arkadaşa ihtiyaç duydukça ona gidiyor, kendime ihtiyaç duydukça yurda dönüyordum. Arkadaşın evinde kaldığım bir gecenin sabahı üniversitelerin dönem sonuna kadar uzaktan eğitime devam edeceği söylendi. Sanırım artık memlekete dönmeliydim. Birkaç saat içerisinde karar vermiştim ama gidiş her zamanki gibi normal bir gidiş olmayacaktı. Sınırlar kapalıydı ve öğrenciler özel izinle geçebiliyordu. Her şeyi hallettik, ertesi gün gidecekken hükümetin yeni tedbir maddeleri açıklandı, bunlardan birisi de valilik iznine tabi seyahat yasağıydı. Fakat, o valilik izni nasıl alınacak kimsenin haberi yoktu. Göçebe mantığıyla Türkler gene “kervan yolda düzülür” mantığıyla bir yola girişmişti. Gidip gitmeme arasında bir belirsizlik hakimdi, öte yandan ailem ve arkadaşlarım bir şekilde yol göstermeye, moral vermeye çalışıyordu. Gitsem yolda durdurulmayacağım ne malumdu. Kalsam daha kaç ay boş boş kalacaktım. Birkaç gün sonrası içinse sınırdan hala öğrenci geçişleri olacak mıydı belli değil. Neyse ki gece saat 2 ya da 3 sularında uygulamanın saat 17’den sonra yürürlüğe gireceği söylendi, ben de gitmek için son hazırlıklarımı tamamladım ve sabah saat 7’de bir buçuk saatlik uykuyla yola çıktım. Önce İstanbula, sonra Keşan’a, Keşan’dan da sınıra araç değiştirerek ulaştım. Sınırdan bizi Eyalet yönetiminin gönderdiği otobüs aldı ve 14 gün karantinada kalmak üzere otellere götürdü.

Memleket tabii, farklıydı... Orada da odada tek başıma yalnızdım ama memlekette olmak huzur veriyordu. Bunun ötesinde üç öğün yemek geliyor, karnımız doyuyordu. Üç gün içerisinde bize yapılan coronavirus testinin sonuçları negatif çıkınca, karantinanın geri kalan günlerini evimizde geçirmek üzere otelden ayrıldık.

Tabii bu süreçte bir de akademik dergide yayınlanmak üzere bir kitap değerlendirmesi yazmam gerekiyordu. Mahiyet olarak çok da mühim bir yayın olmasa da Sakarya’da başlayıp, Gümülcine’de otel karantinasında devam edip, evimde bitirdiğim için hiç unutamayacağım bir yayın oldu. Karantinada akademik yayın yapmadı dedirtmem artık.

Peki bu anlattıklarımı bu derece trajik göstermeye benim ne hakkım var? Yaşadıklarımız dünya tarihinin en kötü zamanları mı? 2020 yılı gerçekten gördüğümüz, görebileceğimiz en korkunç yıl mı?

Dünya tarihinin en kötü günlerini (mi) yaşıyoruz?

Benim yaşıtım olan insanlar hayatlarının en korkunç günlerini yaşıyor. Dünyayı bugün yaşayan bizler için dün yoktu, yarın da olmayacak. Hız ve haz çağında, ‘bugün’ elimizden alındığı için de elimizde bir şey kalmadı, haz diye bir şey yok, hızın ise önemi yok.

Hayatı bugün yaşayan insan için de dünya tarihi bugünden ibaret olduğu için ona göre yaşanan iki dünya savaşının önemi yok. Çünkü krematoryumlara giren kendisi değildi. En güçlü devlette bile bir gün işgal edilip öldürülme korkusunun yaşandığı çağlarda da bulunmadı. En basitinden bir diktatörlük dönemini bile yaşamadı. Halbuki yaşadığımız dönem muhtemelen dünya tarihinin en konforlu dönemi, şu anki sıkıntılar ise bu en konforlu dönemin en zor kısımları olarak değerlendirilse de yine de bundan önce dünya tarihinde yaşanmış hiçbir iyi dönemden daha kötü değil.

Şu kadarından eminim ki, günümüzde hiçbir insan kışın ortasında yıkanmak için hazır sıcak su bulunmayan bir çağa dönmek istemez. Yazın karpuzu soğutacak buzdolabının bulunmadığı bir çağa da dönmek istemez. O halde, hala bulunan rahatlıklarımıza şükredip, azla yetinmeyi öğrenmek bu anlamda yapabileceğimiz en iyi şey olacaktır.

İyi ama geleceğimiz ne olacak? Her şey eskisine dönecek mi? Bu virüs kendiliğinden mi ortaya çıktı yoksa çıkarıldı mı? ABD mi Çin’e savaş açtı, Çin mi ABD’ye savaş açtı? Nüfus azaltma amacı mı güdülüyor?

Komplo teorileri

Öncelikle yukarıda sıraladığım soruların hiçbirinin cevabını bilmediğimi itiraf etmeliyim. Evet, böyle bir olayı dış güçlerin planladığını görememek büyük bir gaflet ama ne yapayım, herkes aynı seviyeye ulaşamıyor. Bir sosyal bilimci olarak ben, sosyal bilimlerde dünya çapında kabul görmüş metodlarla çalışmak zorunda olduğum için, ayrıca mantık kurallarına göre akıl yürüterek önermelerde bulunmam gerektiği için bu virüsün bir proje olduğunu göremiyorum.

Bunların bir kahvehanede konuşulması gayet doğaldır. Çünkü kahvehane hakikati beyan etmenin yeri değildir. Fakat, bilim camiasında bunların konuşulması, bir cerrahın kazma kürekle ameliyat yapması gibidir. Ortada bir tarafı deşilen veya kan kaybından ölen bir insan canı olmadığı için de meselenin ne kadar ciddi olduğunun kimse farkına varamıyor. Kahvehanede ise tıbbi konular da konuşulabilir, dedim ya orası hakikat beyan etme yeri değildir, bir dedikodu mekanıdır orası. Fakat bilimle uğraşan bir insanın konuştuklarının, akıl yürütme yoluyla ispatlanamayacak konular üzerinde olmasına komplo teorisi derler.

Diyeceğim o ki, coronavirus bir proje olabilir de olmayabilir de ama bu konuda bir şey söylemek bize düşmez. Bunun yanında, insanların hakikati söylediklerine inandıkları bilim adamları, komplo teorilerileri üretmeye başlarsa, olacak olan şey hedef gösterilen devletlerin (ABD veya Çin) olduklarından daha güçlü görünmeleri ve insanların bu güçlü görünen hegemonyalara karşı kendi ezilmişliklerine çoktan razı olmalarıdır Üstüne, ABD veya Çin kendilerine yöneltilen bu suçlamalardan asla rahatsız da olmaz. Ben ne kötülük yaptım da bütün dünya bana bunları söylüyor diye vicdan azabı duymazlar. Her ne kadar –normal olarak- reddetseler de, bu komplo teorilerinin onları güçlendirdiğini bilirler.

Halbuki, bir bilim adamı komplo teorisi üretmek yerine bir neoliberalizm eleştirisi üzerinde dursa, İslam Medeniyeti diye bas bas bağıran insanlar bu medeniyetin yüzlerce yıllık teorilerini hatırlasa, neoliberal dünyaya “bizim dünyamız budur ve sizin dünyanızdan şu sebeplerden ötürü daha iyidir” diyebilse ya da diyebilmeyi dert edinse, uzun vade için bile olsa umut besleyebiliriz.

Bundan sonra ne olacak

Bundan sonra ne olacağıyla ilgili birtakım öngörülerde bulunabiliriz. Çip takılacak mı bilmiyorum, dediğim gibi bu komplo teorisine girer. Ancak canımı sıkan bir durum var ki, o da insanların birbirleriyle olan mesafesini ifade etmek için sosyal mesafe kavramının kullanılmasıdır. Burada kullanılması gereken kavram fiziksel mesafedir ve fiziksel mesafe yerine ekonomik mesafe, siyasi mesafe, kültürel mesafe demek ne kadar saçmaysa, sosyal mesafe demek de bir o kadar saçma hatta tehlikelidir.

Sosyal mesafe, aralarında belli farklılıklar bulunan insanların kendi aralarında ne kadar etkileşim göstermeye yatkın olduklarına atıfta bulunan bir kavramdır. Örneğin, bir toplumda etnik gruplar arasında kız vermenin hoş karşılanmamasının sebeplerinden biri olarak sosyal mesafe gösterilebilir.

Tabii, insanın aklına hemen “dil oyunları” veya Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözü geliyor. İnsanlara fiziksel mesafe değil de sosyal mesafe bırakmaları söylendiği için bırakılacak mesafenin bir yerden sonra tanımını yaptığım anlamda bir sosyal mesafe olması hiç işten olmaz hatta bırakılacak mesafe iletişim, sevgi, tutku anlamında eksiklikler yaratacak bir mesafe olduğu da söylenebilir

Bunun ötesinde bir de kapat(ıl)ma durumu söz konusu. Virüs bir proje olsun, olmasın dünya bu süreçte kapatılmanın mümkün olduğunu gördü. Kapatma öyle ki, çoğu zaman bir kontrol aracı olmuştur. Tocqueville Amerikan ceza sistemini incelediğinde Amerika’daki gettoların cezaevlerindeki hücrelere benzediğini ve aynı işlevi gördüklerini görmüştü. Hücrede yalnız olan mahkum suç işleyemeyecekti. Aynı şekilde gettolarda tek başına bulunan halk da anaakım toplumla karışamayacağı için rahatlıkla kontrol edilebilecekti, bu durumu yasak bölge uygulaması dönemindeki Yunanistan için de düşünebiliriz. Tocqueville’den yaklaşık 100 yıl sonra yaşamış olan Foucault ise modern devletin kurumlarının hapishane usulü işlediklerini söylemişti. Foucault, Jeremy Bentham’ın dairesel bir mimariyle ortasında her yeri görebilen bir gözetleme kulesi bulunan panopticon hapishanesi örneğini ödünç alarak, gözetlendiklerini bildikleri için davranışlarına dikkat eden mahkumları örnek verir ve modern devlette okulun, hastanenin ve bilumum kurumların da aynı düzende bir kontrol mekanizmasına sahip olduğunu ifşa eder. Dahası hapishane modern bir icattır Foucault’ya göre ve insanlar normal şartlar altında yabancı hiçkimseyi evlerine açamazken, sırf üniforması var diye bir polisi evine alabilmekte, bu şekilde de kontrol hiç olmadığı kadar kolay hale gelebilmekteydi. Şu anda da sırf virüs var diye hepimiz evlerdeyiz ama evde olmamak gibi bir şansımız da yok, çünkü dışarda bulunduğumuz her an dünyayı felakete bir adım daha yaklaştırmış oluyoruz.

Ancak, yakın bir zamanda pandeminin sona ereceği varsayımında bulunursak, insanların bir arada bulunma özleminin henüz bir alışkanlık seviyesine ulaşmadan önce, bastırılmış haldeyken nasıl reaksiyon göstereceğini göreceğiz. Bu süreçte iletişimde birincil ilişkiler tekrar mı ortaya çıkacak, insanlar kutsala tekrar mı sarılacak, göreceğiz.
Millet gazetesi logo
© 2022 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA O.E.
BİLAL BUDUR & CENGİZ ÖMER KOLLEKTİF ŞİRKETİ
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ & ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ Ο.Ε.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr