Vekâlet diplomasisi gölgesinde Ruhban Okulu ve karşılıklılık ilkesi tartışmaları
Lozan Antlaşması İstanbul’daki Rum azınlık için hangi hukuk normları öngörüyorsa Batı Trakya’daki Türk azınlık için de aynısını öngörmektedir.
Lozan Antlaşması’nın azınlıklara ilişkin maddeler bölümü, iki azınlık arasında karşılıklılık yani mütekabiliyet ilkesine dayalı bir denge sistemini öngörür. Bu maddeler taraflar arasında eş değer şartlara bağlı olarak ve her şeye rağmen teorik anlamda dahi olsa hükmünü sürdürmektedir. Buna göre Lozan Antlaşması İstanbul’daki Rum azınlık için hangi hukuk normları öngörüyorsa Batı Trakya’daki Türk azınlık için de aynısını öngörmektedir. Bu durum bize şu gerçeğin altını çizmektedir. İstanbul’da Türkiye’nin himayesindeki Rum azınlığın aslı ne kadar Yunan ise Batı Trakya’da Yunanistan’ın himayesindeki azınlık da o kadar Türk’tür. Ne var ki İstanbul’daki Rum azınlığın aksine Batı Trakya Türkleri ile ilgili olarak tarihi gerçekler ve çeşitli hukuk kararları taban tabana zıt bir anlayışla fiilen yok sayılmaktadır. Batı Trakya Türkleri konusunda güvenlik eksenli bir azınlık siyaseti benimsemiş olan Yunanistan’ın bu amaçla Türk azınlık gerçeğini yok sayması, karşılıklılık ilkesinin bozulması anlamına gelir ki bu yönde bazı alametler dikkatlerden kaçmamaktadır. İki azınlık arasında eşitliği gözeten mütekabiliyet konusunun kendisini bağlamadığı yönünde bir tavır sergileyen Yunan hükümeti, tarihte sıkça gördüğümüz ikili meselelerden tek taraflı iddialarını kabul ettirme taktiğine başvurmaktadır. Bu duruma göre İstanbul’daki azınlık, Ortodoks Yunan azınlıktır, Batı Trakya’daki azınlık da yine Yunan Müslüman azınlıktır (!). Ne var ki bu anlayış oldukça sorunlu bir yaklaşım içermekte ve işleri daha da çıkılmaz hale getirme potansiyeline sahiptir.
Bu gerçekler ışığında bugün yaşanmakta olan sorunun ana kaynağı, Yunanistan’ın bir alışkanlık haline getirdiği ihtilaflı konularda herhangi bir taviz vermeden kazanma taktiği benimsemesidir. Bunun için çokça bilinen bir yönteme başvurmaktadır. Yunan hükümeti ikili konularda, ilgili tarafla bire bir muhatap olmak yerine vekâlet diplomasisi yoluyla sonuç alma taktiğini klasik bir yöntem olarak kullanmaktadır.
Tarihsel süreç içinde Yunanistan’ın, Türkiye ile ilişkilerinde tek taraflı kazanma anlayışı, bu ülkenin iki yüz yıl uygulayageldiği bir siyaset tarzıdır. Büyük Devletlerin desteğini arkasına alarak kurulmuş olan Yunanistan, vekâlet diplomasisi yoluyla iddialarını gerçekleştirme taktiğini hep bu yolla sürdürmüş, son elli yıllık döneme dahi bakıldığında ihtilaflı konularda bu tekniği hiç değiştirmemiştir. Türk-Yunan ilişkileri bağlamında yaşanan çeşitli anlaşmazlıklar çerçevesinde karşılıksız kazanma alışkanlığı içindeki Yunanistan’ın bu tutumunu bir iki örnekle anlatmaya çalışacağım.
Elli küsur yıl önce ülkemizde cunta yönetiminin yeşil ışık yakması üzerine bir darbe yapılarak Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının ihlal edilmesi ile gelişen hadiselerden sonra Yunanistan NATO’nun askeri kanadından ayrıldı. Bir protesto niteliği taşıyan bu kararın aleyhinde sonuçlar doğuracağını değerlendiren Yunan hükümeti NATO’nun askeri kanadına tekrar dönmek amacıyla ABD’nin inisiyatif kullanıp Türkiye’nin veto kararını kaldırması için yoğun çaba harcadı. 1980 yılının sonlarına kadar, Türk hükümetleri istisnasız, Yunanistan’ın örgüte yeniden dönmesine karşı olmadıklarını ancak bunun için ikili sorunların diyalog yoluyla halledilmesi gerektiği şartını öne sürmüşlerdir. Yunanistan ise Türkiye ile bire bir diyaloğa girmek yerine ABD ve NATO’nun yapacağı baskı ve telkinlerle bu hedefinin gerçekleşeceğine inanıyordu. Nitekim Yunanistan adına Türkiye’de bu engel 1980 darbesi ile aşıldı. Adını “Rogers Planı” olarak bildiğimiz Ulusu hükümetinin imzaladığı ilk uluslararası anlaşma ile Yunanistan NATO’nun askeri kanadına yeniden dönmeyi başardı. Önce NATO’ya dönüşü sonra ikili sorunları görüşme vaadiyle örgüte dönmesi sağlanan Yunanistan, o tarihten itibaren Türk azınlık dâhil çeşitli konularda tutumunu sertleştirerek Türkiye’nin Avrupa Topluluğu ve bugün Avrupa Birliği olarak bilinen bu örgüte katılım sürecini sürekli engelledi.
İkili ilişkilerde Yunan hükümetinin sürdürdüğü tek taraflı kazanma taktiğine ilişkin, 2004 yılında “Annan Planı” olarak bilinen planın oylanması sürecinde de farklı bir durum yaşanmadı. Kıbrıs’ta iki taraf arasındaki anlaşmazlığın aşılması amacıyla BM Genel Sekreteri Annan’ın sunduğu çözüm planı konusunda “Türkiye’nin bir adım önde olacağı” ilan edilen destek karşısında oylanan planı yüksek oy oranıyla kabul eden Kıbrıslı Türklerin aksine Kıbrıslı Rumlar reddetti. İlginçtir, reddeden taraf olarak Kıbrıslı Rumlar kısa bir süre sonra AB’ye üye yapıldı (!).
Şimdi asıl konumuza gelelim. Gerek İstanbul’daki Rum Patrikhanesi’ne siyasi statü verilmesi gerekse Ruhban Okulu’nun açılması gibi Rum azınlık lehine önemli gelişmeler beklenirken Yunan hükümeti kullanageldiği tek taraflı kazanç elde etme aygıtlarını çoktan devreye sokmuş bulunmaktadır. Yunanistan’ın birçok konuda olduğu gibi Patrikhane konusunu da vekâlet diplomasisi yoluyla başta ABD olmak üzere kimi Batılı ülkelere ihale ederek sonuç almak istemesi artık hiç şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olanı Ruhban Okulu’nun açılması konuşulurken eşzamanlı olarak Batı Trakya’da Türk azınlık aleyhinde yaşanan ihlaller dizisiyle müftülük, eğitim kurumu ve vakıfların işgal durumuna karşı bölgesel anlaşmazlıklarda müdahaleci rolüyle bilinen ABD’nin sesinin çıkmamasıdır. Geçen yıl, Yunan hükümetinin birer kuklası olan tayinli müftülerin resmi kıyafetle camiye girmelerine karşı çıkan bazı soydaşların kısa bir süre önce yargılanıp mahkûm edilmesi olayını anımsatmak isterim. Batı Trakya’da azınlık konusu benim iç meselem edasıyla hareket eden Yunanistan, on beş yıl kadar önce İstanbul Rum azınlığına devletçe iade edilen 70 kadar taşınmaz vakıf malları ve Gökçeada (İmvros) Rum Ortaokul-Lisesi’nin açılmasına karşılık olarak Batı Trakya Türklerinin sorunlarının çözümüne yönelik en küçük bir adım dahi atmamıştır.
Uzun bir süredir bölge jeopolitiği ve istikrarı açısından oldukça yüksek önem arz eden Rusya Ukrayna savaşının iki ülkenin kilise ilişkilerine sirayet edip bir krize neden olmasını fırsat bilen ve bu amaçla rol çalmaya çalışan İstanbul Rum Patrikhanesi’nin uluslararası bir statü kazanmak istemesine yönelik arayışları bilinen bir gerçektir. Oysa iki azınlık arasında dengeleyici bir rol oynayan Lozan Antlaşması’nı işlevsiz hale getiren bu yaklaşım aynı zamanda Türkiye’nin üniter yapısı ile ilgili tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Türkiye’nin üniter yapısı bu sütunun konusu olmamakla beraber şu noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Patrikhane konusuna bağlı olarak Ruhban Okulu’nun açılmasını “din özgürlüğü” ile açıklayan ABD, Batı Trakya’da başka bir dine mensup devlet yetkililerince Müslüman bir topluma müftü tayini hangi özgürlük kıstaslarıyla açıklamaktadır? Bu soru cevabını henüz bulmuş değildir. Bu amaçla İstanbul’daki Rum azınlığı lehine atılacak adımlar konusunda Batı Trakya Türklerinin her zaman yanında olan anavatan Türkiye’nin bu süreçte de atılacak tek taraflı adımlar karşısında kayıtsız kalmayacağından hiç kuşkumuz yoktur. Bu, aynı zamanda Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’nin tarihi bir yükümlülüğüdür.
Sonsöz olarak belirtmek gerekir ki statüsü Lozan Antlaşması ile belirlenen azınlıklar meselesinde tek taraflı çözüm arayışları kalıcı sonuçlar vermez. ABD’deki Yunan lobisinin etkisiyle Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesinde Başkan Trump’ın gündeme getireceği varsayılan Ruhban Okulu konusu, Batı Trakya’da uzun yıllar kanayan bir yara olarak azınlık eğitiminden soyutlanamaz. Unutulmamalı ki tarihsel süreç içerisinde “dış faktör” ve “konjonktürel şartlar” gibi kavramlar oldukça değişkendir. Bu konular mütekabiliyete dayalı bir zeminde ele alınmazsa iki ülkenin ilişkilerinde bir çıbanbaşı olarak var olmaya devam edecektir.