Modern dönem Yunan devletinin zihinsel derinliğinde Türk kimlik sorunu

Ülkemizde Türk azınlığa dönük onlarca yıl süregelen devekuşu siyaseti, Mitsotakis’in ağzından bir kez daha sahnelenmiş oldu.

Köşe Yazıları 15 Aralık 2023
Modern dönem Yunan devletinin zihinsel derinliğinde Türk kimlik sorunu

İster dinî, ister etnik açıdan bakılsın, tarihsel süreç Yunanistan’ın Türklere karşı olan bakışının sorunlu olduğunu gösterir. Modern dönem Yunan devletinin kuruluşundan günümüze kadar bu görüşü destekleyen önemli olgular ve örnekler vardır. Geçen iki yüz yıllık dönemde Yunan devlet bünyesinden Türk varlığını dışlayan yaklaşımlar, değişen uluslararası konjonktür nedeniyle bir iki örnek hariç, temelde hiç değişmeyen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern dönem Yunan devletinin tarihinde ülke yönetiminde dinî milliyetçilik ile etnik milliyetçilik kol kola, birbirini besleyerek ruh ikizi şeklinde vücut buldu. Bu çerçevede devletin kuruluşunda öncül rolü olduğunu savunup devlet siyasetinde sözünün ağırlığı ile bilinen Yunan Kilisesi’nin ülke içinde farklı kimliklere karşı dışlayıcı tutumunun hiç değişmediği görülmektedir.  

Dilerseniz, tarihin sayfalarını iki yüz küsur yıl geriye çevirip 19. yüzyılın başlarına dönelim. Yunan devletinin kurulma düşüncesinin Avrupa’da destek bulmaya başladığı 1800’lerde Balkanlarda Büyük Devletler arasında yaşanan rekabet dolayısıyla Napoléon Bonaparte komutanlarına seslenirken Yunanistan coğrafyasında kabarmaya başlayan dinî ve millî bağnazlığın altını kalın çizgilerle çizer. Bu bağnazlık, Yunan toplumunda ayaklanma amaçlı olarak kin ve nefret duygularıyla körüklendi. Okul kitaplarında dahi yer verildiğini gördüğümüz Türklere karşı kışkırtma amaçlı kullanılan “gizli okul” tarzı mitler, tarih dersi yerine okutuldu. Bugün Yunan tarihçilerin dahi itibar etmediği “gizli okul” safsatası gibi bu tür asılsız iddialarla toplum aşırı biçimde kışkırtıldı. Nitekim 1821’de Mora (Moria) yarımadasında Türkleri hedef alan Trabliçe (Tripolitsa) katliamı, körüklenen bu nefretin bir sonucu şeklinde zuhur etti. İki yüz yıl üstü örtülmeye çalışılan bu üzücü olayın tek iyi tarafı, birçok Türk ve yabancı tarihçilerin yanı sıra Yunan tarihçiler tarafından da belgeleriyle ortaya konulmuş olmasıdır. 

Yunan bağımsızlık savaşı yıllarında, değişik dinî ve milli kimliklere sahip insanların bir arada yaşadığı bölgelerde, kurulacak devlete bağlı vatandaş ilişkisinin neye göre belirleneceği konusu ele alındı. Bu amaçla hazırlanan geçici anayasal metinlerde (Epidavros, Astros, Trizinia) Türk/Müslüman ve Musevî kimlik, kurulacak bir devlet yapısında yok sayıldı. 

19. yüzyılın başlarında Büyük Devletlerin müdahalesi sonucu, Balkanlarda Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden ilk devlet Yunanistan oldu. 1830’da kurulan Yunanistan’ın en temel dayanağı, devleti vatandaşlık bağıyla bağlı kılan ilişkinin dinî kimliği esas alması oldu. Bu açıdan Yunan devletinin kuruluş felsefesi, din-millet kavramının ayrılmaz bütünlüğü üzerinden tanımlandı. Bu duruma göre devletle bağlı vatandaşlık ilişkisi, dinî aidiyetten başka milli köken (ιθαγένεια) şartı aranmış olsa dahi, sonraları bu yaklaşım gerçekçi bulunmayıp Hıristiyan olan herkes Yunan vatandaşı olma kriterini karşılar sayıldı. Sonradan yapılan bu değişiklik, başka dinî kimliğe sahip olanların din değiştirmeleri halinde yerlerinde kalmalarına göz yumulur, tarzında açık kapı olarak değerlendirildi. Nasıl olsa onlar, Hıristiyan olduktan sonra aynı milli değerleri paylaşır duruma geleceklerdir, şeklinde bir kanaat oluştuğu varsayılmaktadır. Nitekim tarih kaynaklarına dayandırılan bilgiye göre, Yunan devletinin kurulma sürecinde gerek Mora yarımadasında gerekse Attika bölgesinde savaş tutsakları Türkler tamamen hıristiyanlaştırıldı. Türklerden başka, Musevilik dinine bağlı gruplar da din değiştirip Hıristiyan olmak zorunda kaldı. Yunan devleti kurulduktan kısa bir süre sonra Büyük Devletlerin ülke nüfusu içerisinde ne kadar Müslümanın yaşadığını sorması üzerine, Yunanistan’ın ilk Devlet Başkanı (1828-1831) Kapodistrias “hiç” diye yanıt vermiştir.

Büyük Devletlerin desteğiyle kurulan Yunan devletinde Hıristiyanlık dışındaki dinî kimlikler aleni olarak dışlanırken hemen hemen aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslim ile Gayr-i Müslimleri hukuk önünde eşit kılan 1839’da “Gülhane Hatt-ı Hümayûn” ilan edilir. Vatandaşlık hukuku açısından önemli bir belge niteliğinde olan padişahın bu fermanı, Müslim ile Gayr-i Müslimleri eşit statüde kılar. 1856’da ilan edilen “Islahat Fermanı” tebaa arasındaki eşitliğin kimi eksiklerini tamamlarken, Patrikhane çevreleri buna tepki gösterip “bu eşitlikçi düzenlemeler bizi Ermeniler ve Musevilerle aynı düzeye getirdi; biz Osmanlı’da süregelen önceki sistemden memnunduk”, diyerek hoşnutsuzluğunu dile getirmişlerdir.

Yine Yunanistan’ın bu açıdan uygulamalarına bakacak olursak, dine dayalı vatandaşlık hukukunun, Yunanistan’ın kuruluşundan elli yıl sonra 1881’de aynen devam ettiğini görmekteyiz. O yıl, Teselye ve Epir bölgelerinin bir bölümünü topraklarına katan Yunanistan bu bölgelerde yaşayan Müslüman nüfusa iki seçenek sunar. Yerlerinde kalmak istemeleri halinde üç yıllık süre içerisinde Yunan vatandaşlığı karşılığında Hıristiyanlık dinini kabul etmeleri, aksi takdirde yaşadıkları topraklardan ayrılmaları gerektiği konusu kendilerine devletin bir kararı olarak bildirilir.

20. yüzyılın başlarında, İngiliz devlet modeline yakınlığıyla bilinen dönemin Başbakanı Venizelos, klasik Yunan milliyetçiliğinden vazgeçip burjuva modernleşmesini öngören irredantizme dayalı bir çeşit milliyetçilik üzerinde planlar kurmaya başladı. Bu çerçevede Venizelos İngiltere örneğinden hareketle “Büyük Yunanistan”ı tasavvur ederken Yunan devletinin içinde önemli sayıda yaşayan Müslüman nüfusun da bu projenin dışında düşünülmemesi gerektiğini savunmaktaydı. 

Balkan Savaşlarının yarattığı sonuçlardan biri, Venizelos’un daha önce sözünü ettiği çoğunluğu Türklerin oluşturduğu bir nüfus haritasının önüne çıkması oldu. Yarım milyonun üzerinde bir Müslüman nüfusla karşılaşan Yunan hükümeti, önceki uygulamalarının aksine 1913’te imzalanan Atina Antlaşması ile Türklere dinî ve kültürel olmak üzere geniş haklar tanıdı. Bu haritanın daha da büyümesini isteyen Venizelos, Bulgaristan’ın işgali altında bulunan Batı Trakya üzerinde çeşitli planlar kurmaya başladı. Bulgar yönetiminin Batı Trakya Türklerine uyguladığı zulüm, Yunan hükümetinin bölgeyi ilhak etme planını fazlasıyla kolaylaştırıyordu. Venizelos, 1919 Paris Barış Konferansı öncesinde topraklarında yaşayan azınlıklara dinî ve kültürel özgürlükler ile eşit vatandaşlık muamelesi vaadederken Trakya bölgesi için görüştüğü bölgenin ileri gelenlerine de bölgesel özerklik sözü veriyordu. Bütün bu vaatlerin amacı,  Bulgar baskısı altında yaşayan Batı Trakya Türklerini Paris Barış Konferansı öncesi ikna edip desteğini sağlamaktı. Neuilly ve Sevr’de yapılan görüşmelerde, I. Dünya Savaşının galipleri arasında bulunan Yunanistan’ın bölgeye dönük beklentileri karşılandı. Ne var ki Batı Anadolu üzerinde “Büyük Yunanistan” hesabı tutmayan Venizelos nüfus mübadelesi ile topraklarında bir buçuk milyonun üzerinde bir Rum nüfusunu kucağında buldu. Emperyalist devletlerle kurulan hesaplar bir anda çöküverince Yunan devlet politikası, topraklarında yaşayan Türklere yönelik klasik yöntemlerine geri dönerek onlardan büsbütün kurtulmak için siyaset üretmeye başladı. Son yüzyılda Yunan devletinin bu yöndeki bütün tasarrufları, bu gerçeği gözler önüne sermektedir. 

Bugüne geldiğimizde şöyle enteresan bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz: 1975 yılında oylanıp kabul edilen bugün de yürürlükte olan Yunan anayasasının 3. maddesine göre, Yunan devletinin resmi dininin “İsa’ya ait Ortodoks Doğu Kilisesi” olduğu şeklinde ifade edilir. Yani modern Yunan devleti, Hıristiyan kimliğine sahip bir devlettir.

Şimdi, Yunan devletinin, tarihsel süreç içerisinde ülke topraklarında yaşayan Türk kimliğine karşı takındığı genel tutum nedeniyle karnesi belliyken, çok yakın geçmişte sırf Türk oldukları için on binlerce Batı Trakyalı vatandaşlıktan atılmışken, Rodos’ta az sayıda yaşamakta olan Türklerin kültürel kimliği yok olmuşken, vatandaşı olduğumuz bu devletin resmi dininin Hıristiyan dini olduğu anayasa maddesiyle sabitken bugün bu devletin yöneticileri, Türk/Müslüman kimliğine sahip bizlere hitaben, senin imamlık, hatiplik, müftülük, öğretmenlik, vakıf yönetimi gibi kültürel varlığının idamesi için dedelerinden kalma kurumlarının başında ben olacağım diyorsa, bunu diyenin niyeti asla iyi değildir.

Genel manzara bu iken Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkemize gerçekleştirdiği resmi ziyaret dolayısıyla Başbakan Mitsotakis’le yaptığı ortak açıklamada, Batı Trakya Türklerinin sorunlarıyla ilgilenilmesi istemesi üzerine “Lozan Antlaşması’nın Müslüman azınlıktan bahsettiğini” hatırlatarak söze giren Başbakan Mitsotakis’in bu tutumunu ülkemizin üstlendiği tarihî bir sorumluluktan kaçış olarak değerlendirmek gerekir. Lozan Antlaşması Müslüman azınlıktan söz ediyor, demesiyle ne demek istiyor Sayın Başbakan? Ben bu azınlığa istediğimi yaparım mı demek istiyor? 

Ülkemizde Türk azınlığa dönük onlarca yıl süregelen devekuşu siyaseti, Mitsotakis’in ağzından bir kez daha sahnelenmiş oldu.  Başbakana hatırlatmak isteriz. Lozan Antlaşması, mütekabiliyete dayalı olarak her iki ülkenin karşılıklı olarak her birine ait olduğunu kabul ettiği iki azınlıktan biri Batı Trakya Türk azınlığıdır. Her iki azınlığın aidiyet bakımından bağlı oldukları ülkelerden biri Türkiye diğeri ise Yunanistan’dır. Gerçek bu iken Mitsotakis’in Lozan Antlaşması yorumundan hareketle, İstanbul’daki azınlık için alışılageldiği üzere Yunan Ortodoks azınlığı nitelemesini kullanırken o azınlığa karşılık olarak bırakılan Batı Trakya Türkleri ise neye göre “Yunan Müslümanları” oluyormuş? 
 
Sonuç olarak, iki yüz yıldan beri Türklere karşı reddedici bir tutum içerisinde olmasıyla tanıdığımız bu dinî/politik zihniyet, kafasını kumdan çıkarmaya hiç niyetli gözükmüyor. Olsun! Yunan Başbakanının böyle demesi, bundan böyle Batı Trakya Türklerinin, Avustralya’daki yerli Aborjinler gibi ölmeye yatacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Türk azınlık, tarihî bir gerçektir; bu gerçek de varoluş yasasıyla belgelidir.

Millet gazetesi logo
© 2024 Millet
KÜNYE
MİLLET MEDİA Kollektif Şirketi
Genel Yayın Yönetmeni: Cengiz ÖMER
Yayın Koordinatörü: Bilal BUDUR
Adres: Miaouli 7-9, Xanthi 67100, GREECE
Tel: +30 25410 77968
E-posta: info@milletgazetesi.gr
ΤΑΥΤΟΤΗΤΑ
MİLLET MEDİA O.E.
Υπεύθυνος - Διευθυντής: ΟΜΕΡ ΖΕΝΓΚΙΣ
Συντονιστής: ΜΠΟΥΝΤΟΥΡ ΜΠΙΛΑΛ
Διεύθυνση: ΜΙΑΟΥΛΗ 7-9, ΞΑΝΘΗ 67100
Τηλ: +30 25410 77968
Ηλ. Διεύθυνση: info@milletgazetesi.gr