Neoliberalizme karşı neofaşizm
İşte neofaşizm budur: Bu sefer devlet halkı faşist olmaya değil halk devleti faşist olmaya zorluyor.
Son yıllarda ama özellikle de son birkaç ayda Avrupa’da aşırı sağın yükseldiği dillendiriliyor. Daha önce, aşırı sağın denildiği gibi Avrupa geleneğine bir tehdit teşkil etmediğini, bunun yerine Avrupa’nın solla birlikte iki ayağından birini temsil ettiğine dair birkaç yazı yazmıştım. Bu sefer, ne oluyor da aşırı sağ bu derece yükseliyor sorusuna birkaç yönden cevap vereceğim.
Bunu anlamak için modern Avrupa tarihine bir göz atmak faydalı olabilir. Avrupa’da yüzyıllar süren kanlı savaşlardan sonra liberal bir gelenek tesis edildi. Bu gelenek, geçmişin naftalin kokan bir rafından söküp aldığı demokrasiyle insanlığa ama özellikle de Avrupa’nın kendisine büyük umutlar veriyordu. Demokrasi dediğimiz şey -ne olduğuna dair teferruata girmeye gerek duymadan söylemek gerekirse- her derdin devası olacaktı. Öyle ki, demokrasinin ithal edildiği bir ülkede bile “demokraside çareler tükenmez” diye bir söz ortaya çıkmıştır.
Demokrasiye karşı bu naif güven, beraberinde birçok sorunu da getirecekti. Beşerî olan bir şeyin mutlaklaştırılması, yani demokrasinin sorgulanamaz kılınışı birçok anlamda demokrasiyi işleyemez ya da vaadini gerçekleştirilemez hale getirdi. Derrida’nın demokrasiyi eleştirirken, demokrasiyi demokrasi yapacak şeyin onun tamamlanamayan bir şey olmasında gizli olduğunu söyleyerek onu aynı zamanda methetmesi bundandı. Yani liberal demokrasinin getirdiği özgürlük, kendi kendisini de sorgulamaya da izin veriyorsa özgürlüktür. Bu cümleden, özgürlük anlamında bir şeylerin ters gittiğini anlıyoruz. Özgürlüğe erişmek için kanların döküldüğü Avrupa’da özgürlük, artık insanların gönlünü okşayan bir şey haline gelmiştir. Kendisine demokrat diyen herkesin her şeyi yapabildiği bir özgürlük ortamı. Öyle ki, 20. yy’ın ilk çeyreğinde iktidar olmanın yolu ya da iktidarda olanın istediği bir şeyi yapmasının yolu kitlelere karşı soytarılıktan geçiyordu. Uğruna kanlar dökülen rejim buna evrilmişti işte.
Böyle bir durumda faşist ideolojinin önderleri “böyle saçmalık olmaz” diyerek yola çıktı ve devleti soytarılıkla yönetmektense faşizmin buyrukları doğrultusunda devletin menfaatlerini gözeterek ama bunun için de sadece partinin ideolojisini meşruluk kaynağı görerek yönetme yoluna gitmişlerdir. Kısacası ideoloji neyi buyuruyorsa onu yapar, neyden rahatsız oluyorsa da onu ortadan kaldırırlardı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu da halk bilecek değildi. Devletin menfaati her şeyin üstündedir dediğinizde bir kısım rahatsız da olsa başka bir kısım “elbette öyledir” diyebilir. Kavramlar üzerinde çok fazla düşünme zahmetine girmeyenler, devletin menfaatine olan şeylerin devlet adamları tarafından her zaman layıkıyla yerine getirilebileceğini düşünürler. Örneğin, bir İkinci Dünya Savaşı’nın meydana geleceğini öngöremezler.
Dünya nüfusunun yüzde 3’ünün öldüğü tarihin en vahşi savaşlarının birinden sonra elbette bir daha bu tecrübenin yaşanmaması için herkes ant içercesine elini taşın altına koydu. Faşizm, ırkçılık, sağcılık hatta milliyetçilik öyle bir damgalandı ki insanlar bu ideolojilerin mensubu olduklarını çoğu zaman liberal bir kisveye bürünerek dile getirebiliyordu. Alman yapımı Die Welle filmindeki öğretmen öğrencilere “faşizm tekrar bu topraklara gelebilir mi?” diye bir soru sorduğunda, öğrenciler dalga geçercesine bir üslupla, bunun mümkün olmayacağını söylemişti. Sonrasında öğretmenin sınıfta oynattığı oyunda öğrenciler için öyle bir ortam yarattı ki, birbirlerine karşı faşist olmak dışında başka bir tepki gösteremediler. İlerleyen satırlarda neoliberalizmin kriziyle insanların Die Welle filmindeki öğrencilere nasıl evrildiğini göreceğiz. Ama şimdilik neoliberalizmin nasıl ortaya çıktığıyla devam edelim.
Faşizm, liberalizmin soytarılığına karşı ortaya çıktıysa eğer ama faşizm de kötü bir şey olduğuna göre yeni bir liberalizme ihtiyaç duyarız yani neoliberalizme. Neoliberalizm birçok alanda liberalizmin ifrat versiyonudur. Refah devletinin ortadan kaldırılması, insanların kendi kendilerine yetebilecek şekilde çalışmaları; gelir eşitliğini sağlamaktansa, eşitsizliğin sebebinin bireyin kendi başarısızlığında görülmesi; şirketlerin devletlerden daha zengin hale gelerek küresel anlamda söz sahibi olması vesaire. Bununla birlikte liberal dönemde görülmeyen sosyal ve kültürel anlamda özgürlükler de görülmeye başlandı. 100 yıl öncesinin Avrupasında kadınların plajdayken bile boyunlarını dahi örtmesini sağlayan değerler yerini herkesin kendi güzelliğini gösterebilmesinin temel bir özgürlük haline geldiği değerlere bıraktı. Erkeklerin futbol maçlarında dahi şort giymesinin eleştirildiği değerler yerini vücutlarının sergilendiği değerlere bıraktı. Özellikle 20’lerden sonra başlayan ve faşist iktidarla birlikte iyice artan, ‘aile toplumun yapı taşıdır’ önermesini icat eden, kadın ve erkeğin rollerini belirleyen ve çocuk yapmaya teşvik eden politikalar yerini cinsiyet eşitliğinden başlamak üzere queer teoriye varana değin cinsiyette ve cinsellikle sınırları kaldıran politikalara bıraktı.
Ne kadar fark ediliyor bilmiyorum ama bu son politikalar günümüzde devam ederken ve ciddi anlamda bir tehlike olarak görülürken ama aynı zamanda da bunlar aleyhine bir şey söylemek medeniyetsizlik olarak kabul edilirken, son 1-2 yılda bu politikalar halk içinde en azından gençler arasında kara mizah üslubuna varan derecelerde eleştirilmeye başlandı. Bunlarla birlikte kara mizah kapsamına ırkçı şakalar da eklendi. Eskiden ırkçı olmanın utanç verici bir şey olduğu dünyada artık rüzgarlar tersine dönmeye başlamış ve arkadaşlar birbirlerine şakayla karışık, “biz ırkçılar…” diyerek bir şeyleri anlatır hale gelmişlerdir. Çok fazla aç kalan bir insan çok fazla yemek yer, çok fazla şiddet gören bir insan çok sert tepkiler gösterir, gözü ışığa çok fazla maruz kalan insan hiçbir şey göremez hale gelir. Bu tarz aşırılıklar insanları, o eylemin zıddına yöneltir. Hele ki bir şeyin boşluğu fazlasıyla hissediliyorsa. Faşistler otorite boşluğunu doldururken özgürlük anlamında boşluk yarattı.
Bugün geldiğimiz noktada aşırı sağın yükselişini neoliberalizmin yaşadığı krizden bağımsız düşünmek bizi birçok noktayı görmekten alıkoyar. Neoliberalizm de, liberalizm ve faşizm nasıl krizler yaşadıysa o şekilde bir kriz yaşıyor ve insan doğası bu krizi onarmaya, ne yazık ki aşırı biçimlerde çabalıyor çünkü yaşanan bu krizin kendisi de çok aşırı bir kriz. Liberalizm ve Faşizmin krizlerinin üstünden kabaca geçtik ama güncel olduğu için neoliberalizmin krizlerinin üzerinde daha detaylı duracağız.
Bu krizleri Ekonomik Eşitsizlik ve Toplumsal Adaletsizlik, Kültürel Gerilimler ve Kimlik Siyaseti, Siyasi ve Kurumsal Güvensizlik, Popülizm ve Medya Manipülasyonu, Toplumsal Hareketler ve Direniş başlıkları altında ele alabiliriz ve bu krizlerin devamında gelişen faşizme de neofaşizm diyeceğiz. Liberalizmde devlet bir şeyleri kontrol ediyordu, ancak devletin zayıflığına karşı faşist rejim devleti merkeze oturtarak bir şeyleri düzeltmeye kalkıştı. Neoliberalizmde de devletin önemi iyice azaldı ancak bu sefer oluşan faşist tepki de devlet temelli bir faşist tepkidense sosyal ortamda gelişen bir tepki biçiminde kendisini gösteriyor. İşte neofaşizm budur: Bu sefer devlet halkı faşist olmaya değil halk devleti faşist olmaya zorluyor. Partiler ancak faşist söylemlerle oylarını koruyabiliyor ya da arttırabiliyor. Şimdi tek tek bu başlıkları ele alalım.
Neoliberal politikalar bir yandan serbest piyasa ekonomisinin avantajlarını savunurken öbür yandan gelir dağılımında adaletsizliğe ve toplumsal eşitsizliğin artmasına yol açmıştır. Özellikle özelleştirme, deregülasyon ve kamu harcamalarının kısılması gibi uygulamalar, sosyal güvenlik ağlarının zayıflamasına neden olmuştur. Bu durum, özellikle düşük gelirli ve dezavantajlı grupların ekonomik güvencesizliğini artırmış ve geniş bir halk kesiminde hoşnutsuzluk yaratmıştır. Toplumun bu kesimleri, mevcut durumu sorumlu tutarak daha radikal ve otoriter çözümler aramaya yönelmiştir.
Neoliberal politikaların küreselleşmeyi hızlandırması, göç hareketlerini artırmış ve farklı kültürel grupların bir arada yaşamasının yolunu açmıştır. Ne var ki bu göç dalgaları çoğu zaman hiç beklenmedik zamanda, hiç beklenmedik bir yoğunlukta gerçekleşince toplumda kültürel gerilimlere neden olmuştur. Özellikle milliyetçi ve etnik kimliklerin güçlendiği bu dönemde, neoliberal politikaların getirdiği değişiklikler ve göç dalgaları, toplumsal kutuplaşmayı artırmış ve bazı grupların kendi kimliklerini tehdit altında hissetmelerine yol açmıştır. Bu his, neofaşist hareketlerin yükselmesine uygun bir zemin hazırlamıştır.
Neoliberalizm, devletin ekonomik alandaki rolünü azaltmayı amaçlarken, bu durum aynı zamanda devlet kurumlarına olan güvenin azalmasına neden olmuştur. Piyasa odaklı politikaların, yolsuzluk ve kayırmacılık gibi olumsuz sonuçları, halkın siyasi ve kurumsal sistemlere olan güvenini sarsmıştır. Bu güvensizlik ortamında, daha otoriter ve güçlü liderlik vadeden popülist hareketler ve faşist gruplar cazip hale gelmiştir. Bu hareketler, mevcut sistemin yıkılmasını ve yerine daha ‘güçlü’ ve ‘etkili’ bir yönetim biçiminin gelmesini savunarak destek toplamıştır.
Neoliberal dönemde, medya ve iletişim teknolojilerinin gelişimi, bilgi akışının hızlanmasını sağlarken aynı zamanda dezenformasyonun yayılmasına da zemin hazırlamıştır. Popülist liderler ve faşist gruplar, medyayı kullanarak toplumsal hoşnutsuzlukları ve korkuları manipüle etmiş, propaganda yoluyla destekçi toplamışlardır. Medya manipülasyonu, toplumsal gerçeklik algısını şekillendirerek, toplumun geniş kesimlerinde neoliberal politikaların başarısız olduğuna dair bir inanç oluşturmuştur.
Neoliberalizmin getirdiği ekonomik ve sosyal sıkıntılar, çeşitli toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ancak, bu hareketlerin bazıları radikal ve otoriter çözümleri savunmuş, faşist ideolojilere yakın söylemler geliştirmiştir. Ekonomik krizler ve sosyal huzursuzluklar, bu tür hareketlerin toplumsal destek bulmasını kolaylaştırmıştır.
Velhasılı, Neoliberalizmin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, kültürel gerilimler, siyasi güvensizlikler ve medya manipülasyonları, neofaşist dalgaların yükselmesine katkıda bulunmuştur. Bu faktörler, toplumun geniş kesimlerinde mevcut duruma karşı hoşnutsuzluk ve değişim isteği yaratmış, radikal ve otoriter çözümler vadeden faşist hareketlerin yükselmesine zemin hazırlamıştır.
İşte bugün, bir dönem ırkçı olmaktan utanan insanlar, Die Welle filmindeki bir anda faşist tavırlar sergilemeye başlayan öğrencilere benzer şekilde faşist bir karaktere büründü. İnsanlar, “Bizim ülkemizin çocuğuna yalnızca bizim ülkenin insanı tecavüz edebilir” dercesine bir tecavüz haberinden sonra ortalığı ateşe verebilir ama kendi ülkesinden biri tecavüz ettiğinde kendi milletini bundan sorumlu tutmaz. Avrupa’da futbolcular gol attıktan sonra çetnik selamı verebilir, ama çetnik selamı verenlerin katlettiği insanlar bozkurt işareti yapamaz. En nihayetinde çok az aklını kullanma becerisi gösteren siyasi partiler söylemlerini sağa kaydırarak hem neoliberalizmin nimetlerinden yararlanmaya devam eder hem de ayakta kalır.